BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Haksöz ve Özgür-Der Çevresinin 90’lı Yıllarda Yazılı Hale Getirdikleri İlkeleri ve 2007’ye Kadarki Tutumları Bugünkü Tutumlarına Uygun mu? Okuyun ve Siz Karar Verin.

Haksöz ve Özgür-Der Çevresinin 90’lı Yıllarda Yazılı Hale Getirdikleri İlkeleri ve 2007’ye Kadarki Tutumları Bugünkü Tutumlarına Uygun mu? Okuyun ve Siz Karar Verin.

Değerli kardeşlerim!

Tarihe ışık tutup not düşmek, “emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” görevimizi ve yeni nesillerin aynı delikten ısırılmaması için adil şahidlik sorumluluğumuzu yerine getirmek amacıyla ibret alınacak yazılar paylaşmaya devam ediyorum.

Şahsen çok büyük katkım olan ülke çapında örgütlü Özgür-Der, AKDAV-Anadolu Platformu başta olmak üzere tevhidî uyanış süreci bakıyesi grupların ve öncülerinin tamamına yakını, 1990’lı yıllardan itibaren kuruluş çizgisine ihanet edecek derecede saparak sekülerleşen Mazlum-Der’in yolunu izlediler. Özellikle 2007 yılından sonra ve tam anlamıyla da 2010 yılından sonra, daha önce hep birlikte savuna geldiğimiz ilkeleri ihlal eden büyük bir savrulma sürecine girdiler. Gazetelere ilanlar vererek, medyada ortak çağrılar yaparak 2010 şirk anayasası referandumuna oy verme davetini tevhidî davete şirk koşarak çok büyük bir kirlenmeye ve yozlaşmaya yol açtılar.

Yıllarca tevhidde vahdet oluşturmalarına vesile olmak için çırpındığımız halde, bir türlü bu konuda uyum sağlayıp grup taasubunu aşarak tevhidde vahdet oluşturamayanlar, referandumlarda şirk yasasına oy vermekle başlayan bu savrulma çizgisini kalıcı hale getirerek, süreklilik arz eden bir birlikte hareket başarısı gösterdiler ve maalesef demokrasi sandığında vahdet oluşturdular.

 Sistem içi demokratikleşmeye, şirk sisteminin anayasasının aynı laik kemalist ilkelerle yenilenmesine, sözüm ona “sivil anaysa talebi”ne aktif destek vermekte kolayca bütünleştiler ve onlarca yıllık ortak birikimimizi kısa sürede batıl yolda harcayıp tükettiler. Sonuçta da hem kendi batıl tercihlerini İslamî sorumluluk olarak gösterdikleri için hem de destekledikleri iktidarın sebep olduğu bütün adaletsizliklerin, yoksulluk ve yolsuzlukların, hırsızlık, rüşvet, sömürü ve adam kayırmaların faturasının İslam’a kesilmesine yol açarak yaşanan büyük toplumsal yozlaşmanın müsebbipleri arasında yer aldılar.

Üstelik yıllarca süren özel uyarılarımıza ve “emr-i bi’l mâ’ruf nehy-i ani’l münker” çabalarımıza hep olumsuz karşılık verip bu sapma ve savrulmalarını savundular ve hatta meşrulaştırmak için İslam’ı da araçsallaştıracak derecede tahrife yönelen yorumlara bile tevessül ettiler. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin Müslüman” olduklarını iddia edip ısrarla savundular ve böylece tevhidî bilincin gerilemesine, Müslüman zihinlerin kirlenmesine ve yansıma suretiyle toplumda da çok yaygın bir yozlaşmanın yaşanmasına sebep oldular.

İşte bu sebeple, yıllarca süren uyarılarımıza, “bizim önceki halimizle bugünkü yaptıklarımızın, önceki yazdıklarımızla bugün yazdıklarımızın bir farkı yok, biz hep böyle inanıyor, böyle yazıyor ve böyle amel ediyorduk” diyerek, bu büyük savrulmayı meşrulaştırma ve sürdürme çabası içinde olmaları sebebiyle, 2010 öncesi yazdıkları ve tutumları ile sonraki yazıp yaptıklarının nasıl büyük bir zıtlık içinde olduğu gerçeğini ortaya koyarak hiç değilse çevrelerindeki iyi niyetli Müslümanların ve sonraki nesillerin gerçeği fark etmelerine ve bu büyük kirlenmeden kurtulmalarına vesile olmak üzere, söz konusu iki dönemle ilgili yazıp söylenenler arasındaki büyük farkı ortaya koymak üzere bu yazıları yayınlamaya karar verdim.

Özellikle de daha önceki bölümlerde ifade ettiğim üzere, Haksöz ve Özgür-der öncülerinin “biz daha önce de bugünkü gibi inanıyor ve yazıyorduk. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen RP ve AKP gibi hükümetlerde ve laik parlamentoda yer alanların imânî konumlarının ve İslamî kimliklerinin bu görevlerde yer almakla zarar görmeyeceğine, yani ‘mü’min ve Müslüman’ olmaya devam edeceklerine ve desteklenmeleri gerektiğine bugün olduğu gibi eskiden de inanıyordukve hattaeskiden de oy veriyorduk” mealindeki açıklamaları sebebiyle, bu bölümde 2007 yılına kadar yazdıklarını, bir sonraki bölümde de 2010 yılı sonrası yazılarından bazı alıntıları olduğu gibi yorumsuz olarak ilginize sunmaya çalışacağım.

Bu ibretlik serüveni dikkatle okuyun ve okutun. Gerçekten iddia ettikleri gibi aynı şeylere mi inanıyorlarmış, aynı çizgide mi bulunuyorlarmış yoksa sonraki süreçte önceki yazdıklarının tam zıttı olan bir noktaya mı savrulmuşlar, siz karar verin. Gördüğünüz ve fark ettiğiniz gerçeği de yayın ki, başkaları ve gelecek nesiller aynı hataları tekrarlama gafletine düşmesinler.

Mehmet Pamak

 

1996’da Ekin Yayınları Tarafından Yayınlanan “İslamî Kimlik, İlkeler ve Hareket” Kitabından Alıntı

Yeryüzünün bütününde olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız topraklarda da Müslümanların öncelikli hedefi, ilahlık iddiasındaki zorba güçlerin zulme ve baskıya dayanan otoritelerinin sarsılması ve hükmün yalnızca Allah’ın olduğu akidesinin fiilen gerçekleştirilmesidir. 

Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi ve her şeyden daha da önemlisi, Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için, en önemli ve zorlu mesele saf ve katışıksız bir İslamî kimlikle mücadele sahasında yer alabilmektir. İslamî mücadele, ancak eksiksiz ve fazlasız bir İslamî kimlikle mümkündür. Bunun içinse, hem tağutî sistemin kurumları, kuralları, yönlendirmeleri ve dayatmalarından bağımsız, hem de toplumun ve geleneğin cahilî etki ve kalıplarından, uzlaşmacı, sentezci anlayış ve pratiklerden arınmış, yalnızca Kur’an’ı kendisine ölçü ve rehber edinmiş olmak gerekir.

Tağutu red ve inkâr

Yeryüzünde ‘tağut’ları inkar edip, tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesini sürdürürken, İslamî kimliğin toplumsal pratiğe yansıyan en temel vasfı, tağutî otoriteye ve bu otoriteyi temsil eden kurumlara ve şahıslara karşı açık bir red tavrına sahip olmasıdır. Al­lah’ın uluhiyet ve rububiyetine karşı istiğna ve tuğyan içinde olan (kendini bağımsız ve yeterli görerek azgınlaşan) her türlü kişi, kurum ve gücü kapsayan ‘tağut’ kavramı, şüphesiz günümüzde en açık olarak otoriteyi elinde bulunduran devlet ve sistemin şahsında somutlaşmaktadır.

Rabbimiz, Kur’an’da bizlerden sadece lafzen değil, sadece ifadeyle, sloganla değil, pratik hayatımızla da tağutu inkar ve reddetmemizi istemektedir…. Kur’an, tağutun inkarını, imanın, Allah’a yönelmenin bir ön şartı (Taguta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır… (Zümer,39/17))olarak vurgular.

İslami bir kimlikle mücadele zemininde yer alma iddiasına sahip bir oluşum, bir hareket, her şeyden önce tağuti güçlere karşı konumunu netleştirmeli, tağuti güçlere karşı tavır almalıdır.

Mevcut şirk sistemine yaklaşım ve ilişkilerde, İslamî ölçüler ve ilkeler doğrultusunda İslamî bir kimlik geliştirmek yerine, genelde uzlaşmacı, sentezci ve giderek teslimiyetçi bir kimlik öne çıkartılmış ve halen de bu tavır sürdürülmektedir.

Önceki süreçte Müslüman kimliğine eklemlenmiş bulunan sağcılık, milliyetçilik, muhafazakarlık kavramları ciddi bir biçimde sorgulanmış, bu cahili anlayış ve pratiklerden tümüyle kopulmaya gayret edilmiştir. …. Devletin, sistemin yönetici şahıs ve zümrelerden bağımsız, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı, ideoloji ve işleyişe sahip bulunduğu gerçeğinin görülmesiyle birlikte uzlaşmacı, reformcu yaklaşım sorgulanarak, inkılapçı (devrimci) yaklaşım benimsenmeye çalışılmıştır.

İslami kimlik iddiası taşıyan oluşumların mevcut sisteme ilişkin tavırlarında netliğin slogan düzeyinde kalması ve pratikte savrulmalar yaşanması İsla­mi kimlik iddiasını örseleyen, boşa çıkartan bir zaaftır. Gerek geçmiş dönemlerde Müslüman kavramının önüne eklenmiş bulunan sağcı, muhafazakâr, milliyetçi vb. sıfatlar, gerekse son zamanlarda eklenmeye çalışıldığı görülen demokrat sıfatı sadece kavramsal düzeyde değil, içerik itibariyle de tümüyle reddedilmeli, bu tür çarpık anlayışların etki alanlarından bütünüyle kopulmalıdır.

İslami kimlik tağuti sisteme karşı net, tavizsiz ve devrimci bir tavrı gerektirir. Bu tavır alış ilkesel bir zorunluluktur ve asla şartların değişmesi, düşmanın tavrının farklılaşması ya da zafere ulaşmada, sonuç almada etkili olunup olunamaması gibi gerekçelerle bundan vazgeçilemez.

Baskı ve zorla birlikte, oluşum aşamasındaki İslami bir ha­reketi uzlaşma batağına çekerek çözmeye çalışmak, tağuti güçlerin her zaman başvurdukları bir politika olmuştur. Bu hususla ilgili olarak Rabbimiz Yüce Kitabı’nda şöyle buyurmaktadır: “Onlar isterler ki sen onlarla uzlaşasın da, onlar da seninle uzlaşsınlar”(Kalem:68/9). Egemen şirk sisteminin dayatmaları karşısında uzlaşıcı, tavizkar tavır alışlar, sonunda İslami ilkelilik ve duyarlılığın tümüyle tasfiyesini doğurabilecek çıkmaz bir sokaktır.

İçinde yaşadığımız toplumun genel olarak Rabbimizin şu ayetinde vasfettiği hal üze­re bulunduğu bir gerçektir: “Onların çoğu, Allah’a or­tak koşmadan inanmazlar.” (Yusuf:12/106)

Her şeyden evvel unutulmamalıdır ki, egemen otoritenin temsil ettiği olumsuzluk, toplu­mun genel anlamda içinde bulunduğu olumsuzluğun bir sonucu, bir yansımasıdır. Toplumun büyük çoğunluğu egemen sistemi gönül rızasıyla desteklemeyebilir fakat en azından karsı çıkmamakta, gönülsüz de olsa itaat etmekte, dolayısıyla sistemin devamına katkı sağlamak­tadır. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek; “… Bir toplum özün-dekini değiştirmedikçe Allah da o toplumun durumunu değiştirmez” (Rad:13/11) şeklinde ifade edilmektedir.

İslami kimlikli bir kalkış, kendisine düşman ola­rak, temel hedef olarak mutlaka ülkeye ve topluma egemen şirk sistemini seçmeli; bununla beraber, toplu­mun içinde bulunduğu yaygın cahili anlayış ve pratik­leri de değiştirmeyi-dönüştürmeyi, amaçladığı öncelik­li hedefleri arasında belirlemelidir. Dün olduğu gibi bugün de toplumun sahip olduğu geleneksel din anla­yışı, ancak muharref bir din kültürü şeklinde tanım­lanmaya müsait bir görüntü arzetmektedir. Tasavvuf kültürü, kelamcılık, mezhepçilik gibi İslam’ın özüne yabancı tarihsel oluşumların gölgesi altında Kur’an’ın saf, berrak mesajı ve Resulullah’ın pak sünneti alabil­diğine bulanıklaştırılmış, anlaşılmaz kılınmıştır.

İslam anlayışının bu şekilde eklektik bir nitelik ka­zanmasında asıl sorumluluk baskıcı, zalim yönetimlerin olmakla birlikte, tevhid akidesine tümüyle aykırı bir biçimde gelişen ve palazlanan ‘ulema’ sıfatlı bir ruhban sınıfı olgusunun payı da gözardı edilmeme­lidir. Kur’an’da müminlerin bir sıfatı, sahip olmaları gereken bir özellikleri olarak vurgulanan ”ilim” olgu­sunun, tarih içinde adeta sınıfsal bir tekele, insanlar ile Allah arasında, insanlar ile Allah’ın Kitab’ı arasın­da bir aracılık müessesesine dönüştürülmüş olması, din anlayışının tahrife uğramasında belirleyici bir rol oynamıştır.

“Halk hareketi”, “halka dayanan ha­reket” gibi sloganları kendisine şiar edinmiş ve buna uygun faaliyet gösteren hareketler belki kitleselleşme, geniş kitlelere ulaşma anlamında başarılı olabilirler; ama İslami ilkelerden, İslami doğrulardan tavizler pa­hasına ulaşılan başarıların İslami bîr değer taşımaya­cağı açıktır. Aslolan kitlelerle bir noktada buluşmak, kitlelerin doğrularını doğru kabul edip yüceltmek de­ğil, ilahi ölçüleri baz alarak kitleleri eğitmek, doğrula­rı ulaştırmaktır. Aslolan halka değil, Kur’an’a dayan­maktır, Kur’an’ı Ölçü almaktır.

Kitleye ilişkin politika belirlerken, geniş kitlelere mesajı ulaştırma adına ilkeselliği göz ardı etmenin so­nuçta ciddi bir kimlik erozyonu doğurması kaçınılmaz­dır. Kitleleri kuşatıcılık, kitleleri kucaklama iddiaları­nı bekleyen muhtemel akibet kimliksizlik batağıdır. Yapılması gereken şey, kitle kuyrukçuluğu anlamına gelecek şekilde kitlelerin peşine takılmak, kitlelerin peşinde sürüklenmek değil, kitlelere öncülük sorumlu­luğuna uygun davranmaktır.

İslami mücadele ancak uygun yöntem ve araçlarla ger­çekleşebilir. Bu noktada tağuti sisteme karşı devrimci ve toplumun cahili gelenek ve pratiklerinden bağımsız bir tavır, İslami kimliğin en belirgin vasıfları olarak sahip olun­ması gereken temel ölçülerdir. İslami kimlik ancak bu temel ölçüler üzerine bina edilebilir.

İslam İnancı Soyut ve Bilgi Düzeyinde Kalan Bir Akide Değildir!

İslam inancının kaynağı ve ölçüsü Kur’an’a daya­nır. Bu inanç; soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akideyi değil, toplumsal yaşamda şahitlik oluştura­cak itikadi tavır ve kabulleri gerekli kılar. İslam itika­dı, vahyi bilgiyi ve mücadele yükümlülüğünü gerektiren; hayatın öncesini, sonrasını ve yaşanılan anı kuşa­tan bir bütündür. Bu inanç soyut bir akide değil, bağlı­larına gerek zihinsel ve gerekse ameli alanda her türlü bozulmaya (ifsada) karşı “La” dedirtip, düzeltme-dönüştürme (ıslah) görevini yükleyen devrimci bir kabul­dür.

Tevhid akidesi, bilgi ve eylemi birbirinden ayrıştır­mayan dinamik bir inançtır. Tevhidi bilince ulaşan bir kişi İslam adına inanç ile ameli, düşünce ile eylemi, itikad ile siyaseti ayrıştıramaz. Tevhid inancına sahip olan herkes, her türlü şirke, zulme ve ifsada karşı inanç, düşünce, tavır ve hareket birliği içinde İslami mücadeleye katılmak; edindiği Kitabi bilgiyi imanlaştırmak için “cihad”ı üstlenmek zorundadır.

Kur’an’ın Mekke ve Medine döneminde inzal olan bütün ayetlerinde, soyut ve teorik bir davet değil, ame­li sorumluluklar yükleyen bir çağrı vardır. O, Rabbimize itaat etmeye; gerek gaybî gerekse sosyal, idari, siya­si, ekonomik alanlarda yaşanan şirk ve zulümden uzaklaşmaya dair bir uyarıdır, Mekke’de başlayan İslami mücadele, Rabbimizin ismini yüceltmeye yönelen akidevî bir eylemdi.

Kur’an’ın bildirdiği ilah inancı ve itikadi bağ; soyut bir “inanç Sistemi’ni değil, hayatın tümünü kuşatan bir “dünya görüşü”nü önermekte ve vahiy dışı tüm güç, otorite ve uygulamaları tasfiye etmeyi hayatî bir görev olarak belirlemektedir.

Mekke cahil ortamında Kur’an’ın çağrısı; müminle­ri cahili inanç ve tutumlardan hicret etmeye ve haksız­lık karşısında tavır almaya teşvik eden, hayatın bü­tün ünitelerini kuşatan bir akidevi davet olarak insan­ların gündemine giriyordu, Rabbimizi tekbir etmekle, her türlü kirlilikten arınmak iç içe bir eylemdi. “Kalk ve uyar. Rabbini tekbir et. Kendini arındır.” (Müddessir, 74/2-5).

Vahyî çağrının, insanları pratik sorunlarımızla doğ­rudan ilgili olan bir Allah inancına, hayatı kuşatan bir akideye, düşünce ve eylem planında her türlü şirke karşı tavır alışa yönelttiğine birçok ayet şahitlik etmektedir.

Hele siyasi veya ekonomik sahada Rabbani ölçüleri gözetmeyen uygulamaların, ameli sapmaların, itikadı (akideyi) ilgilendirmediği iddiası içinde olanlara veya inanç-amel ayırımı yapanlara en güzel hatırlatma, yi­ne Kur’an’ın ayetlerindedir. “Dini yalanlayanı gördün mü? Yetimi itip-kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz. Vay şu namaz kılanların haline. Onlar kıldıkları namazdan gaflet içindedirler…” (Maun,107/1-4). Tevhid ve adaleti ikame etmek için bildirilmiş olan Kur’an, bu ayetlerde görüldüğü gibi yetime ve yoksula karşı amelî görevini yapmayan veya öksüzün ezilmesine ve yoksulluğun artmasına neden olan güç sahiplerine karşı tavır al­mayan kişilerin teoride kalan tevhid inancını, din inancını, kitap inancını kabul etmez.

Müslüman olmak, tevhid akidesini kabul etmektir. Bu inancın soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akide olmadığı açıktır. Bu akide, bağlısını gerek zihin­sel ve gaybi alandaki; gerekse sosyal, siyasal, ekono­mik veya ameli alandaki her türlü şirke, zulme, hak­sızlığa karşı mücadele etmeye sevk eder. İslam inancı, İslami mücadeleyi üstlenmeden yaşanamaz. İslami mücadele ise akidevi temelli bir harekettir.

O halde Müslüman oluşumuz bize iç eğiti­mimizi tamamlamak ve olgunlaştırmak için “Kur’an’ı tertil üzere okuma” (Furkan,25/32;Müzemmil,73/4) görevi yanında; her türlü zulme, baskıya, şirke ve müşrik otoriteye karşı tevhidî haki­kati hakim kılma mücadelesini de yüklemektedir. An­cak böylesi bir mücadele sürecine katılarak şahitliğimizi yerine getirebilir ve şahitliğimizle imanımızı doğ­rulamış oluruz. Ve biliriz ki müminler, “şahitliklerinde dosdoğru davrananlardır” (Mearic,70/33). Hakikatin şahitliğini yap­mak, hakikate inanmaktır. Şahitlik, İslami mücadele­ye katılmaktır.

Tevhid inancı, kişileri ve toplumları ifsad eden yapı ve anlayışları kökten değiştirmeyi ve her türlü zulüm ve tuğyanı ortadan kaldırmayı amaçlar; sürekli olarak dönüştürme sorumluluğunu ve devrimci eylemliliği gerekli kılar…. Tevhid akidesi, düşünce sistemimizi belirlediği kadar, hayat tarzımızı, tebliğ ve mücadele yöntemimizi de belirler.

Gerek amacımızın, gerekse amaca götürecek metodun tesbitinde, esas alınacak ölçü, inancımızın kaynağı olan Kur’an’dır. Dolayısıyla İslami mücadelede yöntem, akîde temelli olmak zorundadır. Ancak Kur’an nassları ile yaşanılan sorunlar arasında bağ kurmak ve mevcut durumumuzu yorumlamak, metodik bir zorunluluk olmakla birlikte, bu konuda ulaşılan tesbitler mutlaklık ifade etmez. Bu çaba, “esas”ı pratiğe indirgemeye çalışan “içtihadlar”la alakalı bir durumdur. Fakat amacın veya yöntemin tayininde, Kur’an nassları dışında temel bir belirleyici olamaz. Tevhid inancına sahip olanlar için bu konuda muhayyerlik yoktur.

…egemen şirk güçlerine karşı direnmeliyiz. Direnişi güçlendirmenin yolu, Kur’an dışı kabuller ve eklektik anlayışlarla üreyen hastalıklardan bizi arındıracak olan “ıslah projesinin yaygınlaştırılmasından geçer. İşte köklü değişim, eski halden yeni hale geçiş için görev ve sorumluluk bildiren, tebliğ ve mücadele anlayışlarını bütünleşti­ren iki kelime: Direniş ve ıslah. Cahiliyeye direniş ve cahili olanı değiştirme amacı, düşünsel ve siyasal mücadele bütünlüğünün eksenini oluşturur. Direniş ve ıslah; tevhidi, fikrî ve siyasal boyutuyla kavrama eylemidir. Ve İslam devrimi yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar kulluk bilincimizin kesintisiz ifasıyla yaşayacak ve yükseltilecek bir süreç olarak algılanmalıdır.

Ancak tevhidî şahitliği üstlenecek yeterli bir yapı oluşturamadan, gerekli ve yeterli donanıma sahip olmadan öncelenen bir iktidar hedefi yanlıştır. Herşeye rağmen iktidarı amaçlamak anlayışı, siyasal ve toplumsal alanda pragmatik ve uzlaşmacı davranmayı getirir. Cahili güçlerce kuşatılmış olan müslümanlar, ilk olarak, kendi birlikteliklerini nasıl bir nitelikle oluşturduklarını ve istikbar karşısında toplumsal muhalefeti nasıl örgütleyebileceklerini düşünmelidirler.

Şirki ve şirk güçlerini reddetmek ve Rabbimizin adını yüceltmek ifadesiyle de özetlenebilecek olan vahyî mesaj, ilk ayetlerde de son inzal olan ayetlerde de bize hep aynı sorumluluğu yüklemektedir: Müstekbirlere, müfsidlere, batıl itikat­lara karşı tavır alma, şirkten ayrışma ve dini yalnız Allah’a has kılma… gerek cahili ekonomik, siyasi ve hukuki yapıya; gerek cahili kabullere karşı açık ve net tavır, ilk inzal olan ayetlerden itibaren hep vardır.

Kadrolaşma faaliyeti kitleden veya halktan kopukluk anlamına gelmemelidir. Kadrolaşma, içinde yaşanan toplumun reel şartları gözetilerek gerçekleştirilmelidir. Bunun için de, İslami mücadeleyi üstlenecek oluşumun hazırlık safhasını, realiteden kopmadan ve dışa dönük bir eylemlilik içinde gerçekleştirmesi gerekir. Bu safhada, içinde yaşanılan topluma ve egemen güçlere karşı ilgisiz ve tavırsız kalınamaz. Ancak olu­şum safhasında, kitlenin sorunlarıyla ilgilenmemiz, bu sorunları çözmekten çok, sorunların kaynağını göstererek kitlelerin gündemini küfür güçlerine karşı belirlemek, egemen güçlerin zulüm ve haksızlıklarını deşifre etmek ve kitlelere sorumluluklarını hatırlatmak şeklinde algılanmalıdır.

Kur’an nesli” diyebileceğimiz bir oluşumun gerçekleşemediği coğrafyalarda, mesaimiz öncelikli olarak bu oluşumun tesisi için harcanmalıdır. 

Sözü ya da yazısı ile ameli uyum içinde olmayan kişilerin, daveti gereğince yerine getirdiklerinden söz edemeyiz. İslamî tebliğ, ancak tevhid ve adaletin şahitliğini üstlenen bir mücadele sıcaklığı içinde yerine getirilecek bir eylemdir.

Uzlaşma, vahiy dışı inanç, kültür ve alışkanlıklarla bir arada yaşamaktır ki; bu inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesi anlamına gelir. Uzlaşma, vahyî mesajın parçalanmasıdır. Laiklik, milliyetçilik, demokratlık gibi modern; mezhepçilik, saltanatçılık, tarih kutsayıcılığı, tasavvuf gibi geleneksel sapmaların kirine bulaşan uzlaşmacı kimliklerden arınmadan, sahih ve kuşatıcı İslamî bir dönüşüm gerçekleştirilemez.

Tağutî sistemlerce kuşatılmış olan müslümanlar İslamî mücadeleyi yükseltmek maksadıyla dergi, dernek, vakıf, radyo, parti gibi sistem içi araçları, uzlaşmacılığı seçerek değil, ancak inkılapçı tavırlarından ve açık kimliklerinden taviz vermeksizin kullanmalıdırlar. Egemen sistemin kendi işleyişine katma ve kuşatma fonksiyonu taşıyan araçlarına, uzlaşmacı bir tavırla yaklaşım, İslamî duyarlılığın karşıt güçlerce kuşatılması akıbetini getirir.

 Gayri İslami sistemlerden kopmak ve sistemi red­detmek öncelikle ilkesel bir zorunluluktur. Müslüman olarak bizler, bize hâkim olan cahili sistemlerin tüm değerlerinden öncelikle zihinsel olarak hicret etmek ve bağımsız müslüman kimliğimizi oluşturmak durumundayız.

Sis­tem içinde hangi araç kullanılırsa kullanılsın, taviz ve­rilemeyecek olan, kimliğimizin netliği ve ilkelerimizdir. Dernek, gazete, şirket, cami vb. hangi aracı kulla­nırsak kullanalım, cahilî sistem ve egemen iktidara muhalif kimliğimizi vurgulamalıyız.

Davet geneldir; bu­nunla beraber öncelikle zulüm ve şirkten arınma tale­binde bulunanlara veya duyarlı ve sorumluluk sahibi kişilere yönelinmelidir. Vahyi mesaj, güven ve ciddiyet telkin etmeyen müstağni kişilere değil, öncelikle arınmayı talep eden, doğru ve adil olanı yaşama endişesi taşıyan kişilere (Abese,80/1-3; A’la,87/9) ulaştırılmalıdır. Zulmü sorgulayan, hakikati arayan, duyarlı, temiz ve samimi insanlar dururken; egemen düzenle ilişkileri sıkı ve fitri özellik­leri tahrif olmuş, çıkarcı, zalim, ahlaksız, mütekebbir tiplere yönelmek, zaman kaybıdır.

(M.P. Bugün ise, yukarıdaki paragraftaki kendi ifadeleriyle tebliğde bile öncelenmemesi gerektiğini söyledikleri kimselerin hâkim olduğu şirk yönetimlerine ve onların şirk anayasası yapmalarına ve şirkle hükmetmelerine “aktif destek” için oy verme çağrısı yapma noktasına kadar savrulmuşlardır. Müslümanları ve davetin muhataplarını, bu laik siyasetten yana tarafını belli etmeye çağırmışlar, üstelik geleneksel ve modern hurafelerle sentez edilmiş bir din anlayışları olan ve şirkle hükmeden, laiklikle İslam’ın bağdaştığına dair tahrif edici iddia ve iftiralarını tüm ümmete yaymaya çalışan laik bir siyasi lideri “mümin, muvahhid ve ümmetim umudu” olarak nitelendirebilmişlerdir.)

İslamî kimlik sorununu çözümlemiş ve mücadele metodu konusunda öncelikli konulara dikkat eden bir hareket; içinde bulunduğumuz fiilî konumda, kitleleri gerek batıl inanç ve kabullerden arındırmak ve gerek­se egemen şirk sistemine karşı mücadeleye sevk etmek için gündem oluşturmalı, duyarlı ve sorumluluk taşı­yan muhatapları eğitmelidir.

TC sisteminin İslam’a ilişkin klasik tavrının farklılaşmasında çok önemli bir olgu da özellikle son on yıllarda izlenen İslamizasyon politikasıdır. Gerek tüm dünyada yükselen İslami canlılık, gerekse de ülke içinde hızlanan İslami hareketliliğe karşı bir cevap, bir tedbir olarak sistem “İslam’a karşı İslam” siyasetine daha sıkıca sarılmıştır. Bu noktada örneğin Diyanet Teşkilatına bakış farklılaşmıştır. Diyanet’e karşı TC’nin pek umursamayan, dar bir alana sıkıştırmaya yönelik klasik yaklaşımı terk edilerek, devletin resmi politikalarının dini bir kılıf giydirilmek suretiyle kitlelere aktarılmasında, dolayısıyla meşrulaştırılmasında etkili bir kurum fonksiyonu yüklenmiştir. Temelde sistemin varlığına bir tehdit teşkil etmeyen ve sistemle uzlaşmaya yatkın bir düzleme oturan İslami sıfatı taşıyan her türlü fikir, yapı, şahsiyet sisteme entegre edilmek suretiyle köklü ve devrimci bir İslami tehlikeye karşı bir tür panzehir olarak sistemin hizmetine sunulmuştur.

Ayrıca faizsiz bankacılığın yaygınlaşması veya MÜSİAD’ın TÜSİAD’ın yerini alması ile kapitalist mekanizmanın son bulmayacağı; “vatanın bölünmez bütünlüğü” adına zulme ve baskıya arka çıkarak, düzenin terör tanımlamasını sorgulamaksızın benimseyerek, dünyanın çeşitli yörelerinde zulüm gören müslümanlara yardımcı olması için laik düzeni koruma ve kollama misyonunu taşıyan orduyu “Peygamber Ocağı” yakıştırmasıyla sahiplenerek şuraya buraya gönderme -“Ordu Bosna’ya” sloganında olduğu gibi- çağrılarında bulunarak, “aynı gemideyiz” edebiyatıyla milliyetçi eğilimler geliştirerek de sisteme karşı olunamayacağı anlaşılacaktır.

Sistem denilen tüzel kişiliğin kişilerden, yöneticilerden, görevlilerden bağımsız bir mekanizma olduğunun görülememesi sistemin bir küfür sistemi olduğu gerçeğinin fark edilememesi sonucunu doğurabilmektedir.

Küfrü ve şirki temsil eden egemen sistemi reddetmek, Allah’a imanın ve “Lâ ilâhe” şiarının bir şartı, bir gerekliliği olarak düşünülmeli ve laik, kapitalist, batıcı sisteme karşı tavır, iman-amel bütünlüğünün bir yansıması olarak algılanmalıdır.

Çok etkili mevkilerde de bulunsalar, çok geniş yetkilere de sahip olsalar, sistemin işleyiş mantığı ve mekanizmasının dışına çıkılması mümkün olamayacağından sisteme muhalif bir yaklaşıma sahip şahısların, grupların, partilerin varlığı, sistemin küfür sistemi olduğu gerçeğini değiştirmez.

Müslümanlar, küfrü ve zulmü temsil eden sisteme karşı bütüncül bir tavır sahibi olmalı ve sistemin şu ya da bu kurumunu, şu ya da bu politikasını değil, bütününü red tavrı içinde olmalı ve bütününü tasfiyeye yönelmelidirler.

 

Mehmet Pamak; Uzlaşanlar özgürlüğe ulaşamazlar

Haksöz Dergisi – Sayı: 57 – Aralık 95

…kandırılmaya son derece müsait olan kitleler laik rejimin içinden çıkan alternatiflerden birini tercihe zorlanmaktadırlar. Birbirine alternatifmiş gibi sunulan partilerin tümü laiklik, devletten yana olma ve değişik dozlarda da olsa ulusalcılık ortak paydalarında buluştukları halde, insanlara farklı ve düzeni değiştirmeye talip oldukları imajını vermeye çalışmaktadırlar.

“Zulumat”tan (karanlıklardan-batıldan) “nur”a (aydınlığa-Hak’ka) doğru olması gereken köklü müsbet değişim yerine zulumatın değişik tonlu kulvarları arasında yer değiştirme şeklinde açıklanabilecek “gri” (hak-batıl karışımı) değişimlere çağrılan insanlar, bilgisizlik sebebiyle bu istikametlere doğru meyletme emarelerini gösteriyorlar.

Halbuki zulumat ideolojilerinin birinden diğerine geçiş, karanlıkların tonları arasında yer değiştirme, gerçek bir değişim değildir. Bu tür değişiklik çabalan aldatmayı esas alan; statükoyu sürdürebilmek, rejimin ömrünü biraz daha uzatabilmek için başvurulan bir taktikten ibarettir.

Resmi ideolojili TC yerine resmi ideolojisiz TC veya baskıcı kemalist demokrasi yerine biraz daha özgürlükçü liberal demokrasi, baskıcı laiklik yerine biraz daha din özgürlüğü tanıyan batı standardında laiklik, devletçi ekonomi yerine piyasa ekonomisine geçişin ifade ettiği değişiklikler, köklü bir değişimden ziyade karanlıkların tonları arasında değişiklik yapmaktan ibarettir. Ve dolayısıyla Zulumat’tan Nur’a çıkarmayan, zulumatta çakılı kalan bu tür değişiklik rüzgarlarına kapılmak ve hatta bunu arzulayarak bu istikamette faaliyet gösterip destek vermek müslümanın akidesiyle bağdaşmaz.

Geniş halk kitleleri bilgisizlik sebebiyle bu aldatmacaların peşinden bir o yana bir bu yana sürüklenip, bir türlü gerçek, net ve müsbet değişimi yakalayamamakta, adalet yönetimine ulaşamamaktadırlar.

Peki ya tevhidi idrak ettiğini söyleyenler, neden rejimin şu veya bu partisinin peşinden koşmaktadırlar?

Birkaç özgürlük vaadi karşılığında gevşeyerek zulumat’ın değişik versiyonları (karanlık-batıl alternatifler) arasında savrulmak hiç şüphesiz ilkelerine, ölçülerine sadık müslümanların yapacağı bir şey değildir. Ama ilkesiz, istikrarsız olanlar, birtakım korkuları, ikbal beklentilerini ön plana çıkartanlar, çıkar hesapları peşinde koşanlar, kitlelere mal olmak isteyenler, uzun vadeli mücadeleye soluğu yetmeyenler, her şeye rağmen bir an önce iktidar olmak isteyenler, kaçınılmaz olarak bu zillete yuvarlanmaktadırlar.

Bazı küçük vaadlerle, hedefimiz ve gündemimiz saptırılmak, esas hedefe yönelik köklü değişim taleplerimizden ye mücadelemizden alıkonulmak istenmekteyiz. Bu oyuna gelinmemelidir.

Aynı karanlık zeminde, fakat farklı noktalarda bulunmak değişimden ziyade zulumat (karanlıklar) içinde yer değişikliği olabilir. Gerçek müsbet değişim, Rasulullah (sav)’ın örnekliğinde Allah’a doğru götüren, şirk sisteminden, müesseselerinden ve şirk hukukundan uzaklaştıran değişimdir. Allah’ın nasslarını hiçe sayan zeminde, heva istikametinde kanun yapmaya iştirak etmek bakımından ilahlığa talip partilerden birini bırakıp diğerine geçmek zulumattan nura (karanlıklardan aydınlığa) geçmek değildir.

Toplumu hak istikametinde değiştirip, dönüştürmek son derece zor ve riskli bir mücadeledir. Toplum değişime direndiğinde, yalnız Allah’a kulluk bilinci ve heyecanıyla sebat etmek gerçekten zordur. Çoğu kez bu sebat ve mücadele terk edilerek, direnen toplumun yanlışları istikametinde savrulmak ve bu manadaki değişiklikleri de Hak değişimin bir parçası sanmak yanılgısına düşmek söz konusu olabilmektedir.

Sistemin partilerinin birinden diğerine geçerek buradaki Hak-Batıl karışımını Hak zannetmekte olduğu gibi, kafirlerle müslümanların eşit katılımını esas alan devlet modellerinin üretilmesi, kafirlere kendi batıl inançlarını İslam toplumuna propaganda etme imkanı, İslam toplumunda kafirlere muhalefet ve iktidar olma hakları tanıyan yeni toplum modellerinin hem de İslam adına gündeme getirilmesi ve buna da “Medine Vesikasının haksız yere örnek gösterilmesi hep bu tür savrulmalardandır.

İslami yönetim, Hak ile batılı karıştırmayan, sadece Hak’ka çağıran net bir tevhidî davetin yaygınlaştırılması, toplumun ise bu davete icabet edip kendi özündekini değiştirmesinin sonucunda Allah’ın o toplumun durumunu değiştirmesi şeklinde tecelli edecek takdirinin ifadesi olabilir.

Tekrar belirtmek gerekirse, İslam’ın yolu toplumu değiştirip, dönüştürmek suretiyle ilahî değişim kanununa zemin hazırlamaktan geçmektedir. Öncelikle tevhidî bir değişimi esas almaktan, insanların nefislerindeki yanlış itikadların yerine tevhidi esasları ikame etmek suretiyle, düşünsel ve kültürel planda, Allah’a teslimiyet çizgisinde bir değişim gerçekleştirmekten geçmektedir.

(Bâtıl sistem içi partilerden birisi olan RP’nin davetine icabet edip o partiye giden) İnsanlar RP’li olmakta, ama müslüman olmamaktadırlar. Yani tevhidî davet olmayınca, toplum RP’nin “gri”, yani (Hak+Batıl) karışımı davetine icabet edip, “gri” bir değişim geçirmektedir. Bunun sonucu olarak RP’yi iktidara taşıyacak bir değişim bile toplumun İslami bir değişim geçirdiğinin göstergesi olmayacaktır. Tabii ki, bu sebeple de, toplum laik, demokrat, ulusalcı gayri İslami bir yönetime layık olmaya devam ettiği için, RP iktidarı bu anlamda batılın, zulumatın bir başka kulvarını oluşturacaktır. Yani belki … biraz daha özgürlük getiren, zulmü biraz daha azaltan, ekonomik refahı biraz daha yükselten, Silahlı Kuvvetleri biraz daha güçlendiren ama laik, demokrat ve Atatürkçü vasıfları devam eden yeni bir şirk yönetimi teşekkül etmiş olacaktır.

Bunları söylediğimiz zaman, hemen “siz mevcut zulmün devamından mı yanaşınız? İslam’ın hakimiyetini sağlamak bugün için mümkün değil. Hiç olmazsa böyle demokratik yoldan yapılacak bir çalışmayla zulüm azaltılabilir. İslam’ın önündeki engeller kaldırılabilir” gibi cümleler sıralanıvermekte ve sistem içi, Hak-batıl karışımı bir mücadelenin meşruluğu anlatılmaktadır.

Müslümanların baskı ve şiddet ortamını arzulaması mümkün değildir. Ancak sırf baskı ve şiddet ortamından kurtulmak için köklü İslami değişim talebimizden ve bu uğurda İslami davet ve mücadelemizden, bizden gasbedilmiş tüm haklarımızı geri almaktan vazgeçmeyi kabul etmemiz de mümkün değildir. Baskı ve şiddet görmeyelim diye şirk sisteminin kendisini yenileme, taze kan alma operasyonlarına destek vermemizi de kimse bizden isteyemez.

Her şeye rağmen, her türlü baskı ve zulme rağmen, Allah’a kulluk bilinci ve bu istikametteki iman ve heyecanla, ne kadar uzak görünse ve zor olsa da, tevhide daveti ve İslami değişimi esas alan İslamî hareketin içinden (ve istikametinden) ayrılmadan toplumu dönüştürmekte direnmeliyiz. Müslümana yakışan böyle bir sebat, sabır ve direniştir. İsterse Nuh (as) örneğinde olduğu gibi 950 yılda netice alınamayacak gibi de görünse, Yunus (as) gibi yalnızlığa itilip toplumumuzu terke sebep olacak derecede işkence görsek de, Hz. Muhammed (sav)’in ashabı gibi “Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar baskı ve zulümlerden daralsak” dahi yine de tevhid akidesine doğru toplumu değiştirmeye vesile olacak davetten ve Allah’ın rızasını kazanma çizgisinden vazgeçmemeliyiz, taviz vermemeliyiz, batılla uzlaşmamalıyız.

Mevcut zulüm ve şirk sisteminin sadece kendisini yenileyip daha uzun ömürlü kılmak, istikrar kazanmak için bir takım özgürlükleri vermeye, gasbettiği haklarımızdan bir kısmını iade etmeye ve İslamizasyon gereği daha fazla İslami motife bünyesini açmaya yönelik değişiklik vaadlerine hiçbir sebeple itibar etmemeliyiz. Bu tür gri değişimlerin peşine takılmamalıyız.

Bazı özgürlük vaadleri karşılığında sistemle uzlaşmaya varanlar, daha fazla özgürlük elde etme imkanından mahrum kalırlar. Allah’ın hükmünün hakimiyetine hiçbir zaman vesile olamazlar. İslami toplumsal değişimi gerçekleştiremezler. Bilinmelidir ki, laik rejim çeşitli partileri vasıtasıyla zulumatın en koyu tonlu kulvarından en açık tonlu kulvarına kadar değişik alternatifleri topluma sunmaktadır. Rejimin “değişmez, değiştirilemez, hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olarak nitelendirdiği putlaştırılan ilkelerine sadakat sözü vermeyen ve parti programı ile topluma çağrısına, bu ilkeleri hakim kılmayan hiçbir grubun ise seçimlere girmesine yani toplum önüne alternatif olarak çıkmasına müsaade etmemektedir.

Zalim müstekbirlerin şeytani alternatiflerinden birisini tercih etmek hastalığı maalesef müslümanlara da bulaşmış ve müslümanlar arasında “ehven-i şer” tercih edilebilir mantığının doğmasına ve bazı çevrelerde yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Alternatiflerin hak mı, batıl mı olduğunu düşünmeden hangisinin daha ehven olduğu düşünülmeye başlanmıştır.

Halbuki Allah’a kulluk çerçevesinde bir imtihandan geçtiğimiz dünya hayatımızda, ilahi vahyin bizlere sunduğundan başka tercih hakkımız yoktur. Hak veya batıldan başka tercih edilecek alternatif yoktur. Müslümanlar Hak’kı tercihi ve bu tercihe yönelik mücadeleyi bir tarafa bırakıp veya geçici olarak erteleyip batılın değişik versiyonlarından, değişik alternatiflerinden birini tercih etme yoluna gidemezler. Bir takım maslahat ve çıkarlar uğruna batıl alternatiflerden herhangi birisini ehven mantığı ile tercih etmek, hak olan Allah’ın dinini tercih dışı bırakmak demektir. Hak ile batılın karışımından meydana gelen alternatifler de genelde Hak gibi algılanabilmektedir. %99 hak %1 batıl karışımından meydana gelen alternatifin dahi batıl olduğu bilinmelidir. “Ehven-i şer” de netice itibariyle şer’dir.

Buna rağmen değişik oranlarda da olsa Hak ile batılı karıştırarak oluşturulan bazı alternatifler Hak olarak takdim edilebilmekte ve pek çok müslüman da bu aldatmacanın peşine takılabilmektedir.

…bütün partiler, laik-demokratik sistem içinde, seküler bir anlayışla ülkeyi kimin yöneteceğini tesbite yaramaktadırlar. Heva ve heves istikametinde kaldırılan parmaklarla nihai otorite olarak kanun yaparak ilahlaşan (tağutlaşan) parlamentoya girmeye yönelen partilerin hepsinin konumu ilahlık yapmaya talip olmaktan başka bir şey değildir. “İnil hükmü İlla lillah” (hüküm ancak Allah’ındır) ayetine karşı “İnil hükmü illa parlamento” (hüküm ancak parlamentonundur) diyerek tağutlaşan parlamentonun yapısı aynı kaldıkça, kanun yapmak noktasında tek ve nihai otorite olarak Allah kabul edilip, O’na teslim olunmadıkça ve şirk sistemi aynen devam ettiği sürece, bu gayri İslami konuma talip olan partilerin biri diğerinden farklı olmayacaktır.

Netice olarak; bu ülke insanı laik, kemalist, baskıcı TC rejimine layık olduğu sürece bu şekilde yönetilmeye devam edilecektir. Hem de hangi parti iktidar olursa olsun. Ama, tevhidi davet yaygınlaştırılır, toplum da bu davete icabet ederek özündekini müsbet manada değiştirirse, o zaman da bu sistemi hiçbir güç ayakta tutamayacaktır.

 

Rıdvan Kaya; Sistem ve Sisteme Karşı Tavır

Şubat 1996

Yaşadığımız ülkeye egemen olan mevcut sistemin Müslümanlar açısından en temel vasfı tağutî bir kimliğe sahip olmasıdır. Yeryüzünde adaletin ve barışın ikamesi için insanlara bir yol gösterici olarak indirilmiş bulunan ve sadece insanların içsel hayatlarında değil, siyasî, ekonomik, kültürel, askerî vb. tüm toplumsal alanlarda temel ölçü (düzenleyici), tek hükmedici olması gereken Allah’ın dinini laiklik adına insanların vicdanlarına ve kısmen de bir takım ibadethanelere hapseden bu sistem Allah’ın iradesine bir karşı koyuşu ve O’nun ulûhiyetinin reddini temsil etmektedir.

Temelde sistemin varlığına bir tehdit teşkil etmeyen ve sistemle uzlaşmaya yatkın bir düzleme oturan İslami sıfatı taşıyan her türlü fikir, yapı, şahsiyet sisteme entegre edilmek suretiyle köklü ve devrimci bir İslami tehlikeye karşı bir tür panzehir olarak sistemin hizmetine sunulmuştur. Sistemin bu tür sahte ve “kullanışlı” bir İslami destek arayışında şüphesiz egemen ideolojinin tebasına vermeye çalıştığı kimliğin yetersiz ve iğreti kaldığının artık ortaya çıktığı ve sistemin çıkarlarıyla örtüştürülen bir İslam’ın vatandaşların yaşadığı kimlik boşluğunu doldurmada fonksiyonel olacağının düşünüldüğü belirgindir.

Küfrü ve şirki temsil eden egemen sistemi reddetmek, Allah’a imanın ve “La ilahe” şiarının bir şartı, bir gerekliliği olarak düşünülmeli ve laik, kapitalist, batıcı sisteme karşı tavır, iman-amel bütünlüğünün bir yansıması olarak algılanmalıdır.

Aslolan, sistemin mantığına ve onu ayakta tutan temel mekanizmaya karşı bilinçli, programlı ve örgütlü bir tarzda tavır almaktır. Bu tavır alış reformcu, uzlaşmacı eğilimlerin de bir reddi ve devrimci bir yaklaşımın benimsenmesi anlamına gelmektedir.

 

Fevzi Zülaloğlu; Tağut ve Tuğyanın Çağdaş Boyutu

Haksöz Dergisi Sayı: 76 – Temmuz 1997

Kısaca tağut, Yüce Allah’ın onayına dayanmayan herhangi bir hukuk sistemi, Allah’ın şeriatınca desteklenmeyen her hükümranlık, otoritesinin meşruiyetini Allah’tan almayan her türlü yönetim, uygulamasını Allah’ın şeriatı ile test etmeyen her iktidar, hakka tecavüz eden her zalim düşünce tağuttur… Nasıl Allah’ın indirdiği yasalara göre hareket etmemek bir taşkınlıksa, bu taşkınlığa öncülük eden din adamları, rahipler, hahamlar, kâhinler, beyler, paşalar, efendiler, üstadlar da birer tağuttur.

Tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesi, yeryüzünde görevlendirilmiş bütün elçilerin ve müminlerin uymakla yükümlü, oldukları bazı temel ilkeler üzerinde yükselir. Bu ilkelerin en başta geleni tağutu inkar etmektir; İslamî kimliğin toplumsal hayata yansıyan bariz vasfı tağutî otoriteye, bu otoriteyi temsil eden kurumlara ve şahıslara açık bir red tavrına sahip olmasıdır.

Günümüzde İslamîlik iddiasındaki birçok oluşum mevcut şirk sistemine yaklaşımda ve kurduğu yapısal ilişkilerde genelde tağutla uzlaşmacı sentezci bir yaklaşımı benimsemektedirler. Tağutî bir karaktere sahip olan devleti “aynı gemideyiz” edebiyatı ile koruyucu, kollayıcı pozisyon içerisine girmek son derece yanlıştır.

Egemen şirk sistemi zamana ve zemine göre müslümanları çeşitli yerlere yama olarak eklemek isteyecektir. Bu dayatmalar karşısında tavizkâr bir tutum sergilemek İslamî ilkelerin tasfiyesine kadar gidebilecek çıkmaz bir sokaktır.

 

Hamza Türkmen; “Öncelikle Hedef Neden Tağutî Otoritedir?”

Haksöz Dergisi Sayı: 76 – Temmuz 1997

Rabbimizin çağrısı ise açıktır: “Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının”. Bu çağrı, egemenlerin dayattığı kimlik ve hedefleri reddetmeye ve sadece tevhidî kimliği taşımaya bir davettir. Bu davete idraklerini açanlar ve tevhidî ilkeleri üstlenenler, kimliklerini kendilerini kuşatan cahilî yapıya karşı mücadele zemininde oluşturma, koruma ve tanıklaştırma taahhüdünde bulunurlar.

…hukukî, siyasî, ekonomik alanlarda vahiy dışı ve şirk merkezli ölçü ve yaptırım vaz eden herkes tağuttur.

Egemen tağutî otoritenin kitlelere öncelikli değer olarak dayattığı en önemli kimlik ulusçuluktur. Kişiler tevhid bağı yerine ulus bağı, İslam kardeşliği yerine vatandaş dayanışması, İslam ümmetçiliği yerine ulus “milliyetçiliği” ile tuğyana sevk edilmektedirler. Bu yüzden İslam coğrafyasında belirginleşen en yaygın şirk, ulusçuluk düzleminde gelişmektedir. Farklı bölgelerde ulusçuluğun yanında laiklik, sosyalizm, dindarlık veya demokrasi, çağdaşlaşma, laiklik adına yürütülen batıcılık, tağutî otoritenin baskın kimliğini çeşitlendiren renkleri ifade etmektedir. Batıcılık/modernleşme temelinde kurulan ulus-devletler, tebalaştırdıkları İslamî kitlelere savundukları cahilî kimlikleri dayatmakta ve hukuk alanından askerlik sahasına kadar eğitim ve iletişim araçlarını kendi inisiyatifleri ve emelleri doğrultusunda kullanıp tuğyanı yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar.

Bazı bölgelerde kapılarına ulusal bayraklar asan camiler, cemaatlerini artık iman esası üzerine değil, ulus kimliği ortak paydasında toparlayabiliyorlar. Tağutî devletin vatandaşı olmaya razı bir anlayışla dinî merasimlerini devam ettiren geleneksel cemaatleri en fazla heyecanlandıran nedenler, ulusal çıkarlar ve ulusal orduların sınır harekâtlarındaki başarıları değil mi?

Cevşen gibi muska özelliği atfedilen hurafeler, modern hurafelerin ürettiği etkinliklerde başarılı olmak için boyunlara takılıyorsa, bu konuda tağut kadar, tağuta kulluk etme eğilimiyle de bir sorunumuz var demektir. Zaten geleneksel cemaatler muharref anlayışları çerçevesinde içe dönük zikir ve vird törenlerinin yapılmasına fırsat veren modern devletlere dua etmiyorlar mı? Böylece geleneksel tuğyan ile egemen tağut arasında “kullanma”ya dönük de olsa Tevhidî anlayışı bütün olarak kavramamış, sorunlarını çözmek için Kur’an’ın nasslarına gönlünü açamamış kişi ve cemaatlerin tuğyanı, tağutî otoriteyi sevindiren bir tutumdur. Çünkü, “tağut küfredenlerin velisidir”. Veli-teba ilişkisinin, devlet-toplum ilişkisine tekâbuliyeti vardır.

O buyruk ki, “Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının” hükmüyle kulluğumuzu Rabbimize yöneltmemizi, tağutî otoriteden kopmamızı istiyor, üzerimize düşen her türlü tağutu “veli” edinmekten kaçınma bilinci içinde mücadelemizi yürütmeli gelişen ve güçlenen İslamî kimliğimizi ve gücümüzü ezmek için “küfrün tek millet olduğu”‘nu sergileyen bir tutumla diğer tağutî güçleri de yedeğine almaya çalışan egemen tağutî otoriteyi ifşa ve tasfiye kararlılığı ile davranmalıyız.

 

Hamza Türkmen; Kuran Neslinin Oluşumu ve Mekke’deki İlk Yapılanma

Temmuz 1997

Cahili yapıdan ayrışma ve müşriklerin meclisine (nadiye) itaat etmeme tavrı bu birlikteliği pekiştirmektedir. Artık kulluk şekilleri ve dinlerin farklılığı belirginleşmekte (Kâfirun, 109/1-6) ve işler ayrışmaktadır. (Kasas, 28/55) Kafirler yeni yapılanmanın farkındadırlar. Ve yeni yapılanmanın da bir karar mekanizması (nadiyyen) vardır. Ve vahyi mesaj açıkça Mekke toplum yapısında gündem tuttukça iki farklı toplum belirginleşmekte ve iki toplumun karar mekanizması hakkında kafirler tartışmaya girişmektedirler: “… İki toplumdan hangisinin makamı daha hayırlı meclisi daha güzeldir” (Meryem, 19/73)

Mekke müşrikleri tevhidî çağrının yükselen gücü karşısında azgınlaşıp şirretleşmeye ve müslümanlar üzerinde işkence ve baskıları yoğunlaştırmaya başlamışlardı. Ancak Mekke’nin ilk Kür’an nesli “insanlar yalnız inandık demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?”  (Ankebut, 29/2) sorusunu büyük ölçüde edindikleri iç eğitim ve örgütlülükleri sayesinde kolaylıkla cevaplandırabiliyorlardı.

Habbab’ın közler üzerlerinde dağlanması, Zinnire’nin bir gözünün çıkarılması, Zübeyr’in sık sık boğucu dumanla işkenceye tabi tutulması, Bilal’in çıplak vücudunun kızgın çöllerde sürüklenmesi, Sümeyye’nin ve Ammar’ın öldürülmeleri ve daha bir çok işkence olayı müslümanları yıldırmıyor; ilerleyen yıllarda üç yıl süren sosyal ve ekonomik bir ambargo ile Mekke’nin dar bir bölgesinde kuşatılmış olmaları onların birlikteliğini çözmüyordu. Artan işkenceler altında dahi kendilerine tanınan Hicret iznini (Zümer, 39/10) ve takiyye yapma ruhsatını (Nahl, 16/106) büyük bir çoğunluk kullanmayarak Rasulullah’ın etrafında kenetleniyor ve direnişlerini güçlendiriyorlardı.

Rabbimiz niceliksel zayıflıklarına rağmen ciddi bir sınav veren, iç yapılanma ve dayanışmalarını mükemmelleştiren bu ilk Kur’an neslinin sahip olduğu keyfiyete işaret ederken, bu dönemdeki inanmış 20 kişinin kafirlerden 200 kişiye bedel olacağına atıfta bulunmaktadır (Enfal, 8/65-66). Güçlü bir nitelikle oluşan bu ilk İslam halkasını, Rabbimiz sağlıklı bir tohumdan çıkan ekine benzetmiştir.

“…Sanki bir ekin, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış sonra sapları (dalları gövdesi) üzerinde doğrulup boy atmış, (ki bu) ekincilerin hoşuna gider. Onunla kafirleri öfkelendirir. Allah, işlerinden iman edip, salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vaadetmiştir”(Fetih, 48/29)

Rasulullah ve arkadaşlarının Mekke dönemindeki pratikleri, başarı için başarının altyapısını; hoşa giden bir ekin için ekinin sağlıklı tohumunu oluşturmanın çabası içinde geçmiştir. Yitirilen İslam ümmetini yeniden ihya etmenin ve zinde bir Kur’an neslini yeniden oluşturmanın bilinç ve kararlılığı içinde olan herkesin öncelikle dikkat etmesi gereken husus; Mekke dönemindeki pratiğin içinde ve mücadele zemininde gerçekleştirilen bu örnek Kur’an neslinin oluşumunun seyri, ilkeleri ve kullandığı imkanlar olmalıdır.

 

Hamza Türkmen; Tevhidî Bilinçlenme Süreci Milliyetçi-Mukaddesatçı Çizgiyi İkinci Kez Aşmalıdır

Haksöz Dergisi Sayı: 89 – Ağustos 1998

İslamî duyarlılığı, parlamenter alana ve piyasa ekonomisine uzatılan yolluklarla sisteme katmaya çalışan devlet politikaları ve sistemin şemsiyesine sığınan bulanık kimlikli milliyetçi-mukaddesatçı uzlaşma projeleri, bu duyarlılığı, sistemin sembol ve değerlerinden koparmaya ve tevhidî ilkelerle bilinçlendirmeye çalışan Kur’an merkezli İslamî mücadele kadrolarının etkisinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.

Geleneksel cemaatlerin karalama ve hedef göstermeleriyle, düzenin baskı ve takibatlarıyla, tevhidî bilinçlenme süreci engellenmeye ve aydınlanma gayreti içine giren zihinler bulandırılmaya çalışılmaktadır.

70’li yıllarda devletçi, Türkçü, sağcı, Osmanlıcı söylemleri aşıp tevhidî bilinci ve ümmet idealini yeniden kurumlaştırma konusunda elde edilen başarıya karşı taşınan yatışmamış öfkelerdir. Ve gerek devlet tarafından, gerek milliyetçi-mukaddesatçı ekoller tarafından, gerekse kazanımlarını amelleştiremeyen veya cahilî güçlere az bir paha karşılığı teslim olan “zihni bulanıklar” ve “dönekler” tarafından gerçekleştirilen çeşitli etkinliklerle İslamî kamuoyunun gündemi yeniden vatan, millet, bayrak ve milli kültür mirasına bağlılık gibi konularla kuşatılmaya çalışılmaktadır. Demokrasi, tarihselcilik, görelilik tartışmaları hem geleneksel cemaatler ve dönek aydınlar hem de devlet tarafından sürekli olarak ısıtılıp ısıtılıp İslam’a ilgi duyan ve onu yaşamlaştırmak isteyen çevrelerin gündemine sokulmaya çalışılmaktadır.

Artık İslamî referansların, sembollerin, kavramların bulanık bir tartışma ortamımda içeriksizleştirildiği, aşağılanıp küçümsendiği bir süreçle karşı karşıya gelinmiş bulunulmaktadır. Islah sürecinin genişleyen dairesi kemirilmek, İslamî kamuoyunun gündemi 70’li yıllarda aşmaya başladığımız “bin yıllık hurafeler”in zihinsel ve kavramsal çizgisine yeniden taşınmak istenmektedir.

Eklektik ve bulanık anlayışlarını “İslamî gelenek” olarak pazarlayan bu taassubi akım, bazı ibadî farzların gelecek nesillere taşınmasından başka, kitlelerin İslam’a olan ilgisine vahiy temelli bir ufuk sunmamaktadır. Aksine kitlelerin İslamî kimliklerini tasavvufî, mezhebî, saltanatçı, milliyetçi yaklaşımlarıyla kirletmektedir. Gelenekçi akım bu açıdan batılı değerlerin pozitivist telkinleri karşısında direnirken, ulusalcılık anlayışında resmi ideoloji ile uzlaşmaktadır. Ulusal değerleri “millet, şehadet, ibadet” gibi çarpıttığı İslamî terimlerle gizlemeyi beceren bu akım, pozitivizme karşı çıkarken de insanlara muharref değerleri İslam’danmış gibi sunmaya çalışarak kitlesel aldanışlar oluşturmaktadır.

Pozitivist, jakoben ve aşırı batı taklitçisi uygulamaları eleştirmekle birlikte Türk kimliğine, Türk tarihine ve Türk devletine ideolojik boyutuyla sahip çıkan geleneksel ulema ve aydın takımı, Osmanlı karşıtı-pozitivist kanada karşı çıkarken sistem içi konumunu “muvazaa partileri”nin yanında belirledi. Rejime tepki konusunda Şeyh Said ile yaşanan İslamî duyarlılık dışında, halkın dinî duyarlılığı hep laik-pozitivist kanada muhalif ama ulusal değerleri içselleştirmiş sistem içi bir muhalefet anlayışıyla kuşatıldı. Bu anlamıyla Türkiye’deki İslamî uyanış süreci içinde isimlerine yer verilmeye çalışılan Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Necmeddin Erbakan gibi isimlerin ve “Süleymancılık”, “Nurculuk”, “Anadoluculuk”, “Milli Görüşcülük” gibi akımların mücadelesini, tevhidî bilinci yaygınlaştırma çabası veya İslamî hareket olarak tanımlamamız mümkün değildir.

Yukarıda bahsedilen isim ve akımlar hiçbir zaman Türkiye halkına kimliklerini netleştirip ulusal kimlikten ayrışacakları, Kur’an’la ilişkilerini güçlendirip yeniden vahyin şahidliğini üstlenecekleri, tevhidî ilkeleri şiarlaştırarak Türkiye’de tağutî otoriteyi temsil eden devlet gücüne ve zulme karşı bir direniş bilinci aşılayacakları bir çağrıda bulunmadılar. Onlar ancak mukaddes bildikleri değerleri, “sahih” ve “muharref” ayrımı yapmadan veya bu ayrımı yapabilecekleri ölçüyü edinme endişesi duymadan, millilik şemsiyesini kullanarak ve devlet politikalarıyla uzlaştıklarını ilan ederek korumaya çalıştılar.

tevhidî söylemi itham altında tutabilmek için geleneksel camia ve ayrıca resmi ideoloji tarafından kullanılan “İslamcılık” veya “siyasal İslamcılık” kavramları en fazla milliyetçi-mukaddesatçı camia ve yazarlara yakışmaktadır.

Bu anlamda “radikal İslam” eleştirilerinin, “kökü dışarıda” ithamlarının, Kur’an’ın anlaşılmasında “görelilik” ve “tarihsellik” tartışmalarının Türkiye milliyetçilerinin veya gelenekçilerin stratejilerinden mi; yoksa devletin “İslamizasyon politikaları”yla ürettiği politikalardan mı kaynaklandığını pek ayrıştıramıyoruz.

 

Hamza Türkmen; Kuran Neslinden Ümmete Yitirileni Yeniden Oluşturmak

Eylül 1998

…ifsad varolduğu müddetçe müslüman kimliğin kaçınılmaz olarak çatışmacı bir özellik taşıyacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira İslam, kimlik ve ilke bazında hiçbir uzlaşmayı onaylamaz. Dün saltanat sistemleriyle, taklitçi ve ruhçu akımlarla çatışmak kaçınılmazdı; bugün ise ulusalcı, laik, maddeci modern şirk sistemlerinin egemen olduğu çevrelerle çatışma kaçınılmazdır

Hz. Osman döneminde başlayan yönetim planındaki cahili sapmalar, peşi sıra sökün eden Yahudi israiliyatının, hristiyan teolojisinin, paganist mitolojilerin, Hint-Yunan felsefelerinin ve düşünme biçimlerinin etkisi ile birleşince, ümmetin inhitatı kaçınılmaz oldu. Tevhidi bilinçle oluşan ümmet bilinci, gerek gayb alanında gerek yönetim mekanizmasında Kur’an’ı ölçü edinmekten uzaklaştıkça iç zindeliğini yitirdi. İman, rabbani olmaktan çok menkıbevi bir hal aldı ve her türlü şirke, zulme, haksızlığa, sömürüye karşı hakkın ve adaletin mücadelesini yükseltmesi ve vahyin tanıklığını yapması gereken bir ümmet, saltanat toplumuna dönüşmeye başladı.

Ne tarikatçının şekilsel zikirlere hapsolan inzivası, ne sufinin hududullahı aşan ve mutlak gaybı keşfe yönelen vehim ve zanları, ne taklit ve tekrarı çözüm sanan fıkıhçı mukallitlerin mezhepçiliği, ne Rasulullah’ı “kul” olmaktan uzaklaştırıp melekvari sıfatlarla ilahlaştırmaya çalışan “hadis ekolü”nün zanni veya mevzu rivayetleri, ne de saltanatçı veya işbirlikçi ulusal yönetimler karşısında eğilen “ulema”nın ikiyüzlü fetvaları yeni bir diriliş hamlesinin temelini oluşturabilirlerdi. Bütün bunlar İslam ümmeti ile temel kılavuzumuz olan Kur’an ve Rasulullah’ın Kur’an’la şekillenen sünneti ve ahlakı arasına girmiş olan tarihi kültürün din adına ürettiği tahrifatın ve sapmanın kaynaklarıydı.

İslami çabaların ulaştığı seyir itibariyle ümmet yapısını tahrif eden anlayış ve tutumları aşma konusunda önemli kazanımlar elde edilmiş ve İslami uyanış güçlenmişti.

Emperyalizme, istibdada ve vesayet rejimlerine karşı gelişen direniş bilinci, sahte tevekkül anlayışını ve kaderciliğin sorumsuzluğu besleyen köleleştirici tavırsızlığını sarsmaktaydı. İslam’ı, Kitap ve sünnetten öğrenme çağrısı bütün zaaf ve eksikliklere rağmen mezhepçi ve hurafeci anlayışların aşılmasına vesile oluyordu. Ümmeti yeniden inşa etme ideali ve İslami hareketlerin evrensel kazanımlarını sahiplenme azmi, emperyalizmin beslediği millilik çemberini kırmakta, geleneksel kültürün tutsaklık duvarlarını yıkmaktaydı.

 

Hamza Türkmen; İlkeli Olmanın Gerekleri İlkesizliğin Sonuçları

Yöntem Tartışmaları – Nisan 1999

İlkeler konusunda bütün müslümanların aynılaşması gereken konular, Kur’an’ın genel geçer evrensel hükümleridir. Örneğin zulmü gidermek için inzal olmuş Kur’an’ın vahyî umdelerine rağmen hiç kimse değişik mülahazalarla zulmün yanında yer alamaz, zulümle uzlaşamaz ve uzlaşılmasını te’vil edemez. Zulmün her çeşidine karşı çıkmak temel bir ilkeyi ifade ederken, zalimlerle uzlaşma eğilimi ise temel bir ilkesizliktir.

…birçok İslamî grup ve çevre, tevhidî sembollerle ulusal sembolleri aynı içtenlikle veya pragmatik evrilmelerle kucaklayabilmekte, ‘millet’, ‘şehidlik’, ‘ulu’l-emr’ gibi Kur’anî kavramları ulusal kimliğe hizmet eder tarzda kullanabilmekte, ak ile karayı birbirine karıştırmaktadır.

Geleneksel cahilî kültür ve değerlerden arınamayan insanlar modern cahiliyenin işini kolaylaştırmakta, geçmiş cahiliyeyle uzlaşan kimlikler, egemen cahiliyenin modern dayatmaları karşısında da eski alışkanlıklarıyla te’vil ve uzlaşma kapılarını sonuna kadar aralayabilmektedirler.

Stratejisini merkezde rol alarak güçlenebiliriz beklentisi üzerine kuran ve amacına ulaşabilmek için ilkesiz ilişkilerden kaçınmayan anlayış ve tavırlar ise, egemen tağutî otoritenin yeni güç kaynaklarını oluşturmaktadırlar. Müşterek ve tutarlı kimlik konusundaki tüm zaafiyetlerine rağmen, İslamî duyarlılıklarını canlı tutabilen yapı ve kişilerin, güç olgusunun cazibesine kapılarak merkezde yer tutmaya yönelik çabaları, kısa bir zaman sonra mutasyon geçirerek ucube bir şekilde merkeze eklemlenmelerini kaçınılmaz kılıyor.

Bazı ilkeli ve mücadeleci kişi ve çevrelerin gündemleştirebilmek uğruna şahidliği üstlenen tavırlarını ya maceracılık ve marjinallikle suçlarlar, ya da hizipçilikle. Rabbimiz Kitabında çoğunluğun genellikle olumluluk anlamına gelmediğini bildirdiği halde, onlar için merkezde olmak, güçlü ve kalabalık görünmek hayatî öneme sahiptir.

 

Hamza Türkmen; Ak Parti İslamî Aidiyetleri Eritiyor

Haksöz Dergisi – Sayı: 170 – Mayıs 05

Ak Parti’nin dayandığı aktif kesimleri ise eski Milli Görüşçüler, İslamcılar, liberaller ve merkez sağ kökenli politikacılar oluşturdu. İslamcılık, hayatı ve siyaseti algılamada dinin aslına dayanmaya çalışan çabaları ve İslamî bilinçlenme sürecini ifade eden dışarıdan bir tanımlama.

ABD ve AB blokları aralarındaki ölçülü rekabete rağmen, stratejik müttefik olarak gördükleri Türkiye’yi hem geniş ve dinamik nüfusuyla potansiyel bir pazar haline getirmek, hem de laik-demokratik bir İslam ülkesi olarak İslam dünyasına sunulacak bir model ülke ve ilişkilerde köprü olarak görmek istiyorlardı. İslam dünyasından İslam’ı söküp atmak mümkün değildi; ama Müslümanları İslamcılıktan uzaklaştırmak ve kimliklerini Batılı değerlerle techiz edip kontrol edilebilir hale getirmek mümkün olabilirdi. Küresel kapitalizm, İsevîliğin Hıristiyanlaştırılması gibi, vahyî olan İslam’ı beşerî bir tasarımla “Ilımlı İslam” haline dönüştürülmek ve Müslümanları kontrol altında tutmak istemekteydi. Bu projede Ak Parti’ye öncülük rolü biçiliyordu.

Vahiy dışı ilke ve taleplerin yürütücüsü konumuna gelen bir Müslüman, Müslümanlığı ve insanlığı ne kadar özgür kılabilecektir? Bu sorun Ak Parti ve Tayyip Erdoğan için yaşanan bir ilk değildir. Zira bu sorular aynı kaptan mahalline çıkan RP kadroları ve Başbakan Erbakan için de söz konusuydu. Söz konusu kaptanlık görevini, tutsağı olduğumuz hapishaneyi aşmak için üstlenilen sistem içi bir rol olarak değerlendirenler de vardır. Ama bu tarz rollerin, gerçekten kuşatıldığımız statüyü aşmaya mı yoksa statü tarafından devşirilmeye mi yaradığı örnekleri ve ölçüleriyle birlikte açıkça ve dürüstçe tartışılmalıdır.

Ak Parti reel şartlara göre kendini tanımlamak gayreti içinde oldu. Önce kendi kimliğini tanımlamak konusunda parti adına Yalçın Akdoğan’a “Muhafazakar Demokrasi” başlıklı bir kitap yazdırıldı. Akdoğan kitabında “Devletin toplumu Müslümanlaştırmasının da Müslüman toplumun devleti dinileştirmesinin de doğru olmadığını” işliyordu.

Başbakan Tayyip Erdoğan, partinin konumuyla ilgili tespitlerini “Muhafazakar Demokrasi Manifestosu” olarak değerlendiren konuşmasıyla ortaya koydu.

Erdoğan bu konuşmasıyla Ak Parti’nin egemen sistemin iç ve dış merkezlerine ne kadar yakın durduğunu ilan ediyordu. Din, vahiy/ilahî temelli değil toplumsal/sosyolojik temelli bir değer olarak algılanmalıydı. Dolayısıyla toplum değiştikçe ve değiştirildikçe din temelli riskler de değişebilir hatta ortadan kaldırılabilirdi. Dinin siyaset alanından ve toplumu ıslah etmek fonksiyonundan soyutlanarak, dar bir inanç ve ahlak alanına sıkıştırılması onaylanıyordu. Ayrıca devleti ideolojik olarak dönüştürmeyi uygun bulmadıkları ilanıyla, devletin laik ve ulusalcı yapısı tabulaştırılmaktaydı.

Dinin bireysel temelde yorumlanması konusunda dış ve iç merkez güçlerle uzlaşma sürecine girilmiş, muhafazakarlığı daha ziyade aile ve toplumsal değerler düzleminde tanımlayıp bu tanım ekseninden muhafazakar insanı modernleştirecek açılımlara adım atılmıştı.

Başörtüsü sorununu, kimliğini sulandıran sığınma motifleriyle çözülebileceğini gündemleştiren ve İslamî kimliği önceleyen direniş hattını gündemden düşüren bu tür yaklaşımlar, ılımlı İslam kurgusuna da uygun düşüyordu.

…bazı uzmanların “Ortadoğu ülkelerinin demokratikleşemeyeceği” yolundaki yaklaşımları karşısında Erdoğan şu görüşlerini ifade etti: “Türkiye örneği, esas itibariyle bu tip bir paradigmanın geçersizliğine işaret etmektedir. Hele İslam kültürünün demokrasiyle bağdaşmadığı görüşüne katiyetle itibar etmiyorum. Dinsel inancı birey düzeyinde yaşayan, siyaseti ise dinin dışında algılayan bir politikacı olarak, bu görüşün ciddi bir yanılgı olduğuna inanıyorum.” (1 Şubat 2004, Yeni Şafak)

Ak Parti kadroları Türkiye’nin bir dramıdır. Müslümanları bulanık kimliklerinden arındırmak ve bağımsızlıklarına kavuşturmak isteyen tevhidî uyanış sürecinin bir zamanlar ki taşıyıcıları ve bazı sempatizanları bugün Ak Parti halkasına bağlanmış durumdadır. Ak Parti’nin dramı, kuşatıldığı ve özde değiştirmek istediği sisteme rağmen, bağımsız bir kimlik geliştirememesinde ve sistem içi araçları -bu araçlara tutsak olmaksızın- kullanmak amacıyla hiçbir sahih ölçüye ve tefekkür çabasına sahip olmamasıdır. Ve bugün iç ve dış egemen güçler kıskacında, eski kimliklerinden sıyrıldıklarını deklare ederek Türkiye’yi taşımak ve Türkiye’nin şartlarını iyileştirmek görevini üstlendiklerini iddia etmektedirler. Bu insanların dramları kulluk ve vatandaşlık görevleri arasında yaptıkları tercihlerinde saklıdır.

 

Tatvanda Tevhid Bilinci Semineri

Tatvan Özgür-Der tarafından düzenlenen Bilinç Seminerlerinde bu hafta A. Beyazyüz ‘Tevhid Bilinci’ni anlattı.

24 Kasım 2012

“Her kim Allah’ın hükümleri ile hüküm etmiyorsa, kendi hükümlerini dayatıyorsa, o kişi Allah katında kafir, zalim ve fasıklardan sayılır. Allah’ın hükmü ile hüküm etmeyenler tağutturlar. Tağutlar insanı nurdan karanlıklara götürür.” (görüldüğü üzere bazılarında önceki hassasiyetler, 2012 yılına kadar sürmüştür. Zaten en büyük çözülme ve savrulma Eylül 2010 şirk anayasası referandumuna oy vermekle başlayan ve o tarihlerden  sonraki süreçte yaygınlaşıp derinleşen bir seyir izlemiştir-MP)

 

Rıdvan Kaya; İslami Hareketler ve Demokrasi

Nisan 2004

…demokrasi düşüncesinin özünde seküler ve hümanist bir dünya görüşü temelinde yükseldiği gerçeğini görmezden gelen tutum öncelikle olguyu yanlış tanımlama ve değerlendirme hatasına düşmekte. Ayrıca bu tutum İslamî kimlik ve taleplerin gölgelenmesi ve giderek buharlaşması tehlikesini de barındırmakta.

Özellikle İslam dışı güçlerden kaynaklanan baskıların hafifletilmesi ve İslamî çalışmaların önlerindeki engellerin kaldırılması, hareket alanlarının genişlemesi gibi kaygılarla zaman zaman demokratik talep ve yönelimlerin öne çıkartılmasının süreç içinde değişik İslamî çalışmalar bünyesinde bir kimlik kaymasına yol açtığı görülmüştür. Oysa sahih İslamî kimliğin konjonktürel kaygılar ve değişen ortamlardan bağımsız tanımlanmak zorunda olduğu açıktır.

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

İşte buraya kadar yaptığım alıntılarla, özellikle ve ağırlıkla 2010 öncesi Haksöz-Özgürder çizgisinin 2007’lere kadar yazdıklarıyla hangi ilkelere bağlı olduklarını, bizzat kendilerinin kitap ve makalelerinden alıntılarla ortaya koymaya çalıştım. Lütfen dikkatli okuyun ve bugünkü çizgilerinin ne kadar büyük bir sapma yaşamış olduğunu bizzat kendiniz görün.

Sonraki halleriyle eski hallerinin farklı olup olmadığı ile ilgili olarak 2017 yılında Haksöz sitesindeki Kenan Alpay yazısı altında yaşanan bir tartışmayı da aşağıdaki yorumlarla dikkatinize sunuyorum.

 

Kenan Alpay’ın, “Gaziyle Kucaklaşma ve Kemalizmle Yenilenme Çığırı” başlıklı yazısının altında yer alan yorumlardan bazıları

 https://www.haksozhaber.net/gaziyle-kucaklasma-ve-kemalizmle-yenilenme-cigiri-32388yy.htm

31 Ekim 2017

  • Rıdvan Kaya/ 31 Ekim 2017 10:06

FASİT DAİRE:
Neden iktidar olmalıyız?
Hakkı hâkim kılmak, egemen, zalim düzeni yıkmak için!
İktidarda kalmak için ne yapmalıyız?
Zulmü kanıksamalı, tağutu içselleştirmeliyiz!

  • Adil/ 31 Ekim 2017 13:00

Rıdvan kardeşim, lutfen meselelere İslami ölçüler çerçevesinden bakma duyarlılığımızı tekrar kazanalım. Böyle bakınca, tağuti sistem içinde tevhidi ilkeleri feda ederek Allah’ın hükmüyle değil de laiklikle hükmetmeye razı olmuş, hatta içselleştirmiş ve bununla da kalmayarak “laiklikle İslam bağdaşır” saptırmasıyla bütün ümmet coğrafyasını protestanlaştırmaya soyunmuş laik demokratik tağut sistem içi bir iktidardan başka bir sonuç beklemek makul ve şer’i midir?

  • Hasan/ 31 Ekim 2017 19:58

Adil kardeşe katılıyorum. Artık Müslümanlar olarak yaptığımız büyük yanlıştan dönmeliyiz. AKP’nin ardından sistem içi siyasetin kirliliğine bulaşmamızın sonunda çok büyük kan kaybı yaşadık ve ciddi boyutta istikamet krizine tutulduk. Hatta kimimiz RTE için “mümin, muvahhid” ve “ümmetin umudu” deyip kefil olacak kadar ölçüyü kaçırıp sistem içi laik demokratik siyasete “meşruiyet” kazandırmaya kadar savrulduk. Tabii sonuçta bu laik demokratik kapitalist iktidarın tüm yolsuzluk, adaletsizlik ve hukuksuzluklarının faturasının da İslam’a ve Müslümanlara kesilmesine sebep olarak büyük vebal altına girdik.

Artık yeter demeli ve sistem içi laik demokratik siyasetin bütününden teberri ederek bağımsız İslami kimlikli bir yapıyı üretmek üzere bir an önce harekete geçmeliyiz. Bunca kan kaybından sonra zararın neresinden dönülse kardır. Haydin kardeşler daha fazla geç kalmayalım ve geri dönülmeyecek noktalara gelmeden istikameti düzeltelim, böylece tevbe edip altına girdiğimiz büyük vebalden kurtulmaya çalışalım.

  • Seyfullah/ 31 Ekim 2017 23:52

Çoğu yorumculara katılıyorum. Evet büyük bir yanlış yaparak akp nin peşine takılıp taraf olduk. Özgün kimliğimiz ilkelerimiz ve mücadele hattımız zaafa uğradı. On yıllarca samimi çabayla ortaya çıkarılan birikimimiz laik demokratik ve bu yazıda da ifade edildiği üzere artık biraz da neo-kemalist olan bir partiden taraf olmak yolunda heba edildi. Artık kendimizi tanıyamaz olduk. Biz kimiz? Daha önceki yıllardaki duyarlılıklarımıza kimlik ve ilkelerimize ne oldu? Bir yorumcunun teklif ettiği gibi tevbe edip dönsek eski hattımıza acaba kaç kişi döner. Terk ettiğimiz eski mevzilerine kaç kişi geri döner. Sistem içi siyasetin kirliliğine bulaşan kaç insanımızı kurtarabiliriz. Hatta Kendimizi ne kadar kurtarabiliriz? Buna rağmen toparlanmalı ve bu bataklıktan kurtarabildiklerimizle ümmeti vahiyle inşa ve Kur’an nesli projemize geri dönmeliyiz. Kendimizi ve ümmeti kurtaracak tek Hak yol olan nebevî yöntemi takip eden yeni bir başlangıç ve yeni bir hamle yapmalıyız.

Rıdvan Kaya’nın cevâbî yorumu

AKP’nin peşine takılmışız, tövbe etmeliymişiz, yeniden eski dosdoğru yola dönmeliymişiz vs.vs. bu söylem vallahi açık bir haksızlık ve usulsüzlüktür! Yok kardeşim böyle bir şey, nereden çıkartıyorsunuz bu basit ithamları? Çizgimiz ortada, yaptıklarımız ve sözlerimiz ortada. İsim vermeden Kenan kardeşimizin bir yazısına atıf yaparak Erdoğan’ın mümin ilan edildiğinden şikayetle ilgili olarak sormuştum, yine sorayım, peki siz ne diyorsunuz kafir mi, müşrik mi? Biz bu çizgideki insanları sadece bugün değil, 10 yıl önce de 20 yıl önce de hiçbir zaman tekfir etmedik ki, her zaman Müslüman olarak gördük…”

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Bu bölümde yayınlanan alıntıların tam zıddını yazıp savundukları 2010 sonrası yazılarından alıntıları da bir sonraki bölümde ilginize sunacağım inşaAllah. Yeter ki, hakikat açık biçimde ortaya çıksın da, sonraki nesiller aynı delikten bir daha ısırılmasınlar.

İlginizi çekebilir

Allah’ın akıdeyle ilgili muhkem nasslarını içtihad adı altında tahrif eden “âlimler” -II-

Altı bölümdür ortaya koymaya çalıştığımız Kur’an’ın bu kadar açık hükümlerine rağmen, Mâide Sûresinin 44, 45 ve 47. âyetlerini, metnine ve Kur’an bütünlüğüne aykırı biçimde saptırarak “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenleri mü’min” ilan eden “Saray Âlimleri” çok büyük bir yozlaşmaya sebep olmuşlardır.

Bir Cevap Yazın