BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Yazı Grubu / Kur'an'ı Hakkıyla Okumak ve Hayatı İbadet Kılmak / Vahiyle Yönlendirilen Rasûlün Mücadele Sünnetini ve “Yoldaki İşaretler”i Terk Eden “Müslümanlar”

Vahiyle Yönlendirilen Rasûlün Mücadele Sünnetini ve “Yoldaki İşaretler”i Terk Eden “Müslümanlar”

Yazıyı dinlemek için tıklayın

Bismillahirrahmanirrahim

Önceki bölümlerde, Kur’an’ın yönlendirmesiyle Rasûlün önderliğindeki ilk örnek neslin bâtıla karşı nasıl uzlaşmaz bir mücadele çizgisi takip ettiklerini ve ameller, hayat tarzı ve itaat edilecek merci bakımından bâtıl olandan nasıl ayrıştıklarını ele almıştık. Şimdi de, Rasûlün (s) şahidliği ve eğitimiyle Mekke-Medine sürecinde ortaya konan mücadele sünnetinin bize bıraktığı yoldaki işaretleri ve günümüz müslümanlarının aykırı tercihlerini değerlendirmeye çalışalım.

İlk Kur’an Neslinin Mekke Örneğinden Çıkarılacak Dersler ve Mekke-Medine Sürecinde Bırakılan “Yoldaki İşaretler”

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, ilk “Kur’an toplumu”nu oluşturan mü’minlerin hepsi Kur’an’ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okuyorlardı. İslami şahsiyeti ve hayatın bütün alanlarını vahiyle inşa etmek amacıyla tertil üzere Kur’an okuyor (Müzzemmil, 73/4; Ahzab, 33/34), Rasûlullah’tan (s) kitabın ve hikmetin eğitimini alıyorlardı. (Cuma Suresi, 62/2; Bakara, 2/129, 151; Âl-i İmran, 3/164). Bütün mü’minler okuyup eğitimini aldıkları Kur’an’dan anladıklarını, fıkhettiklerini hayatlarına taşımaya çalışıyor, birbirleriyle de fikir teatisinde bulunuyorlardı. İşte bu sebeple örneğimiz ilk Kur’an toplumu ictihad kavramının lugavî anlamıyla “müctehid toplum” hüviyetini kazanıyordu. Kur’an okumaları ve eğitimi sonucunda fıkhettiklerini hayatlarında uygulamaya koyuyorlar, cemaat planındaki pratiğe ise şuranın ictihadları yön veriyordu. Kur’an’ı anlama ve uygulamalarında ihtilaf ettikleri konuları Rasûlullah’a (s) soruyorlar, açık bir hüküm yoksa yeni vahyin gelmesi bekleniyordu. Gelen vahiy hemen öğrenilip hâl (ahlâk) ve kâl (söz) ile hayata ve topluma taşınıyordu. Ve işte böyle bir mücadele zemininde şahsiyeti, hayatı ve toplumu dönüştürüp vahiyle inşa ediyorlardı.

Mekke’de Rasûlün önderliğinde ilk Kur’an nesli; çok zor şartlarda sınanarak, ateş çemberinden geçtikleri halde tavize ve uzlaşmaya yanaşmadan sistem içi değişim taleplerine eklemlenmeden, hedef ve talep çıtasını hep en üst seviyeye, Hakk’ın bâtılı yok etmesi ve üstünlük kurması noktasına koymuşlardı. Asla taviz vermeye yanaşmadıkları hedef çıtasını, her şartta, uzlaşmasız, sentezsiz bir biçimde Hakk’ın hâkim kılınması ve mutlaka Allah’ın hükümleriyle hükmedilmesi seviyesinde tuttular. Bu sebeple, önlerine konulan devlet başkanı olma teklifi bile bu çıtanın altında kaldığı için onları sistemin içine çekemedi. Günümüz müslümanlarının, “başörtüsü yasağı kalksın”, “şirk sisteminin şirke dayalı eğitim veren okullarına başörtümüzle girebilelim”, “resmi ideolojiye bağlılık andı kalksın” vb. sistem içi beklentilerle sınırlı talep ve hedef çıtaları ise yerlerde sürününce, laik sistem içi bir iktidar da bu talepleri karşılayıverince sistem içi siyasete savrulup iktidara eklemlenmeleri çok kolay oldu.

Mekke’de ilk Kur’an nesli, ‘ehven-i şer’i hiç gündeme almadan, hep Hakk’ı hâkim kılma iddiasını gündemde tutarak hareket etti. Rasûlullah (s) ve eğittiği ilk nesil, Mekkî Surelerde yer alan “yaratmanın da emretmenin de Allah’a ait olduğu” (Âraf, 7/54), “Allah’ın emrinden oluşan şeriatına uyulması ve bilmeyenlerin hevasına uyulmaması” gerektiği (Casiye, 43/18) ve “hükmün yalnızca Allah’a ait olduğu” (Yusuf, 12/40) ilke ve şiarını en tepede ve belirleyici bir konumda tutarak mücadele ettiler. Ebu Talip’in emanından istifade etseler de onun taraftarı olmadan, onun sistem içi çabalarına aktif destekçi konumuna sürüklenmeden, bâtıl modelleri ve onların inanç bağlantılı kavramlarını ödünç almadan, asla “daha az kötü” ya da “görece olumlu” diye ayrım yapıp bâtılın bazı versiyonlarını tercihe yanaşmadan Mekke’den Medine’ye yürüdüler.

Bugün ise, “Müslüman” olduğunu söyleyen laik kapitalist iktidar, müşrik Ebu Talib’in Rasûlullah’a sağladığı imkan ve korumanın çok azını bile müslümanlara sağlamadığı hâlde, günümüz müslümanları statüko dininin temsilcisi laik siyasi iktidarın liderini “mü’min, muvahhid ve ümmetin umudu”, “İslam’ın ve müslümanların lideri” ilan edip onun taraftarı olabilmişlerdir. Bununla da kalmayıp diğer herkesi de, makaleler yazarak, bildiriler yayınlayarak ondan taraf olmaya çağırabilmişlerdir. Üstelik bu lider, laik olmak ve laiklikle hükmetmekle de kalmayıp “İslam’ın laiklikle bağdaştığını”, “İslam’ın aslında bireysel bir din olduğunu”, “paranın/ekonominin dini, imanı olmadığını” propaganda ederek Allah’a ve dinine birçok iftira atıp toplumun İslam algı ve anlayışını tahrife yönelik çabalar gösterdiği halde, onu eleştirmek ve karşı çıkmak yerine ona destek vermeyi sürdürebilmişlerdir.

Hâlbuki, Mekke’deki ilk nesil, tagutî sistemin nadiyesine/meclisine alternatif nadiye/meclis oluşturmayı ve Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyi ertelemeden, sistemin içindeki şirke ait alternatiflerden birisine taraf olmadan hareket ettiler ve kıyamete kadar gelecek müminlere güzel bir model ve örneklik oluşturdular. Bütün kuşatılmışlığa, çaresizliklere, imkânsızlıklara, zulümlere, işkencelere, katledilmelere, zayıflığa ve bir avuç insan olmalarına rağmen, önlerine gelen; devletin başı olma, devleti birlikte yönetme, zenginleşme vb. tekliflere onurlu bir red cevabı vererek cahiliye sistemiyle uzlaşmadılar, bütünleşmediler. Allah’ın hükümlerini esas almayan cahiliye meclisi/nadiyesi Darü’n Nedve’lere girmek için değil, Allah’ın hükümlerini esas alan İslami nadiye/meclis oluşturup mü’minlerin şurasını kurmakta ve her şeye rağmen tavizsizlikte ısrar ettiler. Cahiliye sisteminden ve şirki esas alan kurumlarından beraatlarını ilan ederek uzaklaştılar.

Bâtılda olanların hayretle karşılayıp alaya aldıkları Nuh (as) gibi tevhidî duruşta ısrar ettiler, baskı, alay ve kınamalara aldırmadan “tevhid gemisi”ni inşa etmeye, alternatif İslami yapıyı oluşturmaya yoğunlaştılar. Sistem içi araçlardan, sadece İslami kimlik ve şeriata ters düşmeden, hududullahı aşmadan kullanabileceklerini, karşılığında hiçbir taviz ve taahhütte bulunmadan kullandılar. Sistemi revize ve reforme etmeye değil, sistemi kökten değiştirmeye ve bu amaçla da öncelikle toplumun özündekini tevhidî istikamette değiştirmesine vesile olmaya yöneldiler. Sürekli, ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde tevhidî mücadele stratejisini takip ederek, Vahiy ekseninde İslamî toplumu inşa etmeye dair sorumluluklarını yerine getirmek için çaba gösterdiler.

Rasûllulah (s) ve ilk örnek nesil, İslami hareketi sistem içine çekip bitirmeye yönelik tekliflerle gelen egemenlerce devlet başkanlığı gibi en üst mevkilerin sunulmasına rağmen tavize ve uzlaşmaya yanaşmadılar. Cahiliye inancı ve amellerinden de, cahiliye toplumu ve kurumlarından da tamamen bağımsız olan İslami kimlik, ilke, amel ve yapılarıyla bâtıl sistemden ayrışmayı özenle koruyan özgün bir mücadele hattı oluşturdular. Ama aynı zamanda onca işkence görmelerine, bazı kardeşlerini işkence altında şehid vermelerine rağmen, asla intikam hissiyle hareket edip silaha ve şiddete de başvurmadılar. Davetin muhataplarına merhametle, şefkatle davranmayı, hikmet ve güzel öğütle daveti yaymayı ve onlara karşı en güzel şekilde mücadeleyi tercih edip kalpleri fethetmeyi esas aldılar. Rabbimizin, (Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…” (Nahl, 16/125) emrini yerine getirdiler. Her şeye rağmen, yani nefse hoş gelecek tekliflere ve nefsi şiddete başvurmaya tahrik edecek zulümlere rağmen, birincisi sistem içine kayarak erimeyi, yozlaşmayı, ikincisi intikam hissiyle şiddete kayıp tebliğin muhataplarıyla nefret eksenli cepheleşmeyi temsil eden saptırıcı iki uçtan da uzak durdular. Bütün mağduriyet ve mazlumiyetlerine rağmen, merhametle ve hikmetle tebliğ, eğitim ve vahye şahidlikle toplumu vahiyle buluşturma mücadelesinde direndiler.

Öncelikle Kur’an’ı hakkıyla okuyup” (Bakara, 2/121) “Allah’ın kadrini hakkıyla takdir” (Hac, 22/74) ettiler ve Allah’a, O’nun kendisini vahiyle tanımladığı ölçülerde iman edip tevhidî bir iman ve tam bir teslimiyetle müslimler oldular. Allah’ın azabından korkup sakınarak O’nun emir ve yasaklarına uyma sorumluluk bilinci olan “takvayı hakkıyla kuşanmak” (Âl-i İmran, 3/102) suretiyle iman-amel bütünlüğü içinde bağımsız, özgün İslami kimlik ve şahsiyeti inşa ettiler. Tebliğ, eğitim seferberliğiyle ve vahye şahidlik ederek Kur’an ahlakını kuşanmış güzel örnekler oluşturma ve bu örnekleri çoğaltma, sonuçta da “biz” bilinciyle kardeşleştirip bir araya toplama gayretiyle durmadan fedakârca mücadele ettiler. “Allah yolunda hakkıyla cihad“ın (Hac, 22/78) o şartlardaki gereği olarak “kâfirlere itaati reddedip onlara karşı Kur’an ile büyük cihad ver”meyi (Furkan, 25/52) emreden ayetlerle amel ettiler. Vahyin yönlendirmesiyle küfre karşı “Kur’an’la büyük cihad” verip tevhidî davet ve inşa sorumluluklarını ilkeli, istikrarlı ve sürekli biçimde yerine getirerek Mekke’den Medine’ye ulaştılar.

Mekke, davayı taşıyacak İslami şahsiyetlerin yetiştiği, İslami cemaat ya da ilk Kur’an toplumu nüvesinin ve bu zeminde oluşan örneklikle toplumsal dönüşüme vesile olacak akıde merkezli, iman amel bütünlüğü içinde sosyalleşme eksenli bir inşanın gerçekleştiği yerdir. Mekke, her türlü baskının, zulmün, işkencenin yanında, dava adamlarını bâtıl sistem içine çekip yozlaştırmaya yönelik taviz ve uzlaşma tekliflerinin de yapıldığı bu dönemde, akıdevî ve amelî açıdan, hayat tarzı ve itaat edilecek merci bakımından bütün boyutlarıyla tam bir ayrışma ve kesin bir uzlaşmazlık zemininin oluşturulup ısrarla korunduğu yerdir. Böyle bir zeminde, cahiliyeden tam bağımsız biçimde İslami şahsiyetin, İslami cemaatin, İslami toplum ve yönetim nüvesinin oluştuğu, İslam toplumunu, İslamî ümmeti, Medineyi, medeniyeti ve İslami adalet devletini inşa edecek kadronun yetiştirilip cahiliye kirine bulaşmadan korunduğu yerdir.

Eğer tevhidî istikamette tavizsizlik ve cahiliye inancı, amelleri, hayat tarzı, cahiliye toplumu ve yönetimiyle ilkesel bazda tam bir uzlaşmazlık ve ayrışma, yürütülen mücadelenin temel eksenini teşkil etmese ve ısrarla sürdürülmeseydi, Mekke’de yetişen ve Medine’yi inşa edecek olan İslami şahsiyetlerin oluşturduğu bu kadro asla korunamazdı. Mekke’den Medine’ye yürüyecek bağımsız İslami kimlikli Kur’an toplumu nüvesi de asla oluşamaz, dönüştürülmek istenen cahiliye toplumuna örneklik teşkil edemezdi. Tabii ki, sonuçta da korunmuş ve cahiliye kirlerinden arınmış böyle bir yapı, Medine’ye taşınıp ümmeti ve İslamî adalet sistemini inşa etmek imkânını asla bulamazdı. Bu ilkesel duruş ısrarla sürdürülmeseydi, müslümanlar daha o günden itibaren bugünküler gibi cahiliye toplumu, cahiliye amelleri, hayat tarzı ve cahiliye yönetimi içinde eriyip yozlaşırlardı. İslam, asla Medine’ye ulaşamaz, Medine’yi, İslamî toplumu ve İslamî adalet sistemini inşa edemezdi. Yani ilk müslümanlar, tıpkı bugün olduğu gibi daha Mekke’deyken cahiliye içinde eriyip yok olmuş olurlardı.

Elhamdulillah ki Rabbimiz, vahiyle yönlendirdiği Rasûlün (s) önderliği ve şahidliği ile ilkeli ve izzetli bir örneklik oluşturarak yol alan ilk neslin, bu konularda sahih bilgiyle buluşmalarını, bilinç kazanmalarını, “verucze fehcur” (Müddessir, 74/5) emriyle akidevî, ahlakî bütün kirlerden arınıp korunarak uzak durmalarını, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 11/112) emri istikametinde de tavizsiz ve uzlaşmasız biçimde Medine’ye doğru yürümelerini hedeflemekteydi. İlk nesil de, Allah’a tam anlamıyla teslimiyeti gereğince bu yönlendirmeye uyarak istikameti koruyan güzel bir örneklik oluşturmuştu.

“Müslüman” Olduğunu Söyleyip Yoldaki İşaretleri Terk Edenler

Hak ya da bâtıl inancın bağlısı olan fert, cemaat, devlet ve hükümetler; tercih ettikleri hayat tarzı, yaptıkları ameller, neyle hükmettikleri, hükmetmede ve yönetmede esas aldıkları kurallar, ölçüler, değerler ve itaat/ibadet ettikleri otoriteler bakımından ayrışırlar. İfade edildiği üzere, Mekke-Medine sürecinde bu husus son derece net bir örneklikle ortaya konmuş bulunmaktadır. Ancak yüzyıllara sâri bozulma sürecinde ve gelinen noktada, “müslüman” olduklarını söyleyenler, Kur’an’ın daha önceki bölümlerde zikredilen âyetlerinde açık olarak ortaya konmuş bulunan ayrışma ve uzlaşmazlık ölçülerini yitirmiş, Rasûlün mücadele sünnetini ve ilk neslin örnekliğini terk etmiş bulunmaktadır. Bu sebeple, söz konusu bütün alanlarda tam anlamıyla bir kargaşa yaşanmaktadır. Herkes her kurala uyabilmekte, neyle yönetirse yönetsin her yönetime (benimseyerek) itaat edebilmektedir. Artık “müslümanım” diyenlerin çoğunluğu, hem Allah’a hem de şirk sistem ve yönetimlerine itaat edebilmektedirler. Kendisini İslam’a nispet eden, Hak ile bâtılı karıştırmış hurafeci geleneksel ve modern tüm sapkın anlayışların müntesipleri “müslüman” ve onların bâtıl olan din anlayışları da İslam’ın bir yorumu gibi takdim edilmekte ve bu hâl yaygın kabul görmektedir.

Bu hâle nasıl gelindi? Yaşanan yozlaşma süreci soncunda, “müslüman” olduklarını söyleyenlerin büyük çoğunluğu, önce Kur’an’ı ve sünneti terk edip (Hak’tan bazı unsurları içinde barındırsa da) bid’at ve hurafelerle dolu geleneksel cahiliyeye, sonra da modern çağda sekülerleşip dünyevileşerek modern cahiliyeye eklemlenmek suretiyle iman ve ameller bakımından bir zihin ve bilinç bulanıklığına sürüklenmişlerdir. Sonuçta da, artık Allah’tan gayrısına, hevaya, dinî ve siyasî önderlerine, şeyhlerine, üstadlarına veya tağutlara da itaat/ibadet etmekte bir sakınca görmez hâle gelmişlerdir. Hele de son 15 yılda yaşanan dönüşüm ve değişim sürecinde, baskı süreçlerinde belli ölçüde de olsa kendilerini, İslami kimlik ve duyarlılıklarını koruyabilenleri de içine alan çok daha yaygın bir sekülerleşme ve yozlaşma gerçekleşmiş bulunmaktadır. Sonuçta “müslümanım” diyenlerin, yaşantı ve ameller bakımından diğerlerinden ayrıştırılmaları neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Hatta özellikle son 10 yılda, tevhidî uyanış sürecinden gelenlerin de büyük kısmını kuşatan dünyevileşme o kadar yaygınlaşmıştır ki, sonuçta sistem içi laik siyasete eklemlenmeyle tevhidî davet ve inşa çabaları büyük oranda sona ermiş ve tam bir istikamet krizine girilmiştir.

Bu süreçte “müslümanım” diyenlerin, namaz ve oruç gibi bazı bireysel ibadetleri şeklen yerine getirmeleri dışındaki amelleri, geçmişe göre laik, seküler kesimlerle daha çok örtüşür hâle gelmiştir. Her iki kesim de, belli konularda hevayı ilah edinebilmekte, her iki kesim de tağuta itaat edebilmekte, hatta her iki kesim de tağuti sistemin farklı laik partilerinin destekçisi olabilmekte, içinde yer alabilmekte, Allah’ın hükmünü dışlayan heva ile hükmeden laik parlamentoda milletvekili olabilmektedir. Her iki kesim de, laik, demokrat, kapitalist ölçülere uymakta bir sakınca görmemekte, daha birçok konuda yaşantıları ve amelleri bakımından birbirlerine benzemiş bulunmaktadırlar.

Gelinen noktanın ne kadar büyük bir sapmaya yol açtığının anlaşılması bakımından bir örnek verecek olursak; Son derece üzücü bir vakıadır ki, geçmişte bir şekilde tevhidî uyanış sürecinde bulunmuş bazı kişiler, bugün AKP, CHP, HDP ve Saadet Partisinden milletvekili olmakta bir sakınca görmemişlerdir. Üstelik akîdevî ilkelerini çiğnemek pahasına ihtiraslı bir çabayla daha önce bağlı olduklarını söyledikleri ne kadar ilkeleri varsa hepsinden sıyrılarak laik demokratik parlamentoda yer alan bu kişiler, geçmişte vahyin ölçüleri içinde haklı olarak şirk olarak nitelendirdikleri laikliğe, laik anayasaya, Atatürk ilkelerine bağlılık andı içmekten ve hevaya göre yasa yapmaktan hiçbir rahatsızlık duymamışlardır. Allah’ın hükümlerini dışlayıp hevaya göre yasa yapan laik parlamentoda ve İslam dışı partilerde, hatta İslam karşıtı partilerde kolayca yer alabilen bu kişiler bulundukları konumun İslam’a aykırı olmadığını da iddia ederek toplumun İslam anlayışını tahrif etmekten bile kaçınmamışlardır. Laiklik ve demokrasiyle İslam’ın bağdaştığı modern hurafesini üretip yaymaktan da çekinmemişlerdir. Ayrıca, maalesef bu hâl ve gidiş, diğer “müslüman” kesimlerin ve tevhidî uyanış süreci bakıyesi grupların büyük çoğunluğu tarafından da normal karşılanıp oylarıyla desteklenmektedir. Hatta bütün müslümanlar bu tür siyasi sapmaları desteklemeye yönlendirilmekte, herkes sandığa gidip şirk sisteminin laik partilerinden birine hem de “ibadet bilinciyle” oy vermeye çağırılmaktadır.

Sonuçta gelinen noktada, ülkemizdeki insanların çoğunluğu, hem müslüman olduklarını söyleyip hem de hevaya ve tağutlara da itaat/kulluk yapabilmektedirler. Hem şeytana lanet okuyup Allah’a iman ediyorum demekte, hem de Allah’ın emri yerine şeytanın süslü gösterdiği amelleri kolayca ve sürekli yapabilmektedirler. Hem müslüman, mü’min olduklarını söyleyip hem de şeyhlerinin, üstadlarının veya siyasi liderlerinin Allah’ın hükmüne aykırı fikir, düşünce ve isteklerine meyyit gibi teslim olup onları ilah edinebilmektedirler. Hem müslüman hem de laik ve demokrat olduklarını; hem müslüman hem de sosyalist ya da kapitalist olduklarını; hem müslüman hem de liberal yahut ulusalcı/”milliyetçi”/kavmiyetçi veya sağcı/muhafazakâr olduklarını söyleyebilmekte ve on yıllarca bu yanlış yolda ısrar edip Hak ile bâtıl karışımı bir hayat tarzını sürdürebilmektedirler.

Geleneksel hurafecilerle, modern hurafeciler, “hadisçi” olarak nitelenenler ile “Kur’ancı” olarak tanımlananlar, medyada üslupsuz, ölçüsüz ve içeriksiz kavgalar yaparak İslam’ın doğru sunulması ve doğru anlaşılması konusunda fitneye sebep olarak insanları İslam’dan soğutmaktadırlar. Ancak doğru bir İslam anlayışını topluma sunmak için tevhidde vahdet oluşturamayan bu tarafların hepsi, laik AKP’ye destekte, bâtıl sistem içi siyasette ve demokrasi sandığında vahdet oluşturmaktan da utanmamaktadırlar. İşte bütün bu çevrelerin çok güçlü imkânlar ve medyatik destekle milyonlara sundukları İslam anlayışı, vahyin belirleyici olduğu ve Rasûlün güzel örnekliğini oluşturduğu sahih İslam anlayışı ile örtüşmemektedir. İnsan fıtratı ise, vahiy merkezli sahih İslam’a uyumludur. Bu yüzden, İslam adına ortaya konan tüm bu Hak ile bâtıl karışımı anlayışlar, fıtrat tarafından kabul edilmemektedir. Bu sebeple, yeni nesiller, medyatik büyük imkânlarla “İslam” adına kendilerine sunulan bu yozlaştırılmış, tevhid ve adaletten uzaklaştırılmış, hak ile bâtıl karışımı hurafeci dini, gerçekten İslam zannederek yaygın biçimde İslam’dan uzaklaşmakta, sekülerleşmekte ve deizme kadar kayanlar olmaktadır. Bu acı durum, tevhidî istikametini koruyan az sayıdaki müslümanların omuzlarındaki tevhidî daveti yayma ve fıtratların vahiyle buluşmasına vesile olma sorumluluğunu ve vahye adil şahidlik yapmaya dair ağır yükünü kat kat arttırmış bulunmaktadır. Rabbimiz hepimize, bu sorumluluklarımızı gücümüz yettiğince yerine getirmeyi ve rızasını kazanmayı nasip etsin inşaAllah.

İlginizi çekebilir

Mü’minlerin, Ameller, Hayat Tarzı ve İtaat Alanında Bâtıl Olandan Ayrışma Sorumluluğu Vardır

Bugün "müslümanım" diyenlerde, hayat tarzı ve ameller ile otoriteye itaat alanında yaygın biçimde tam bir kargaşa ve yozlaşma yaşanmakta ve süreklilik arz eden bu durum akıdevî alana da sirayet edip imana şirk bulaştırılmasına yol açmaktadır. İmansız salih amel olmaz, ama salih amel olmadan da iman yaşayamaz. Tabiri caizse, salih amel imanın gıdası gibidir.

Bir Cevap Yazın