BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Konferans / Pamak: Ey ‘Müslümanlar’! Gelin Kur’an’a Göre ‘Müslim’ Olalım

Pamak: Ey ‘Müslümanlar’! Gelin Kur’an’a Göre ‘Müslim’ Olalım

İLKAV´ın “Alternatif Eğitim Konferansları”nın bu haftaki konuşmacısı İLKAV Başkanı Mehmet PAMAK idi. Pamak´ın, “Ey ´Müslümanlar´! Gelin Kur´ân´a Göre ´Müslim´ Olalım” konusundaki konferansı önemli bir katılımla, dikkat ve ilgiyle izlendi

Konferans, Kenan Doğan kardeşimizin Müminun Suresinin 1-11 ayetlerini ve meallerini okumasından sonra başladı.

Pamak, Müslüman olduğunu söyleyenlerle ilgili şu tespitleri yaptı: “Müslüman olduğunu söyleyen çoğunluk, Kur’an’ı hakkıyla okumadığı ve Rasûlün şahidliğini (örnekliğini) dikkate almadığı için Allah yolunda gerektiği gibi cehd ve gayret göstermekten uzak düşmüştür. Kur’an’ı ve Rasûlün güzel örnekliğini, mücadele sünnetini anlamayı ve rehber edinmeyi ihmal edince, nasıl ve neler yapması gerektiğinin, nefsine ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklarının bilincine varamamıştır. Kur’an’ın şartlarını belirlediği ölçülerde “Müslim” olup gerçek anlamda Allah’a teslim olunsaydı, bu tevhîdî İslamî kimlikle gerçekleştirilecek bütün ibadetlerimiz ve amellerimiz bizi Allah’a yakınlaştırmanın, arındırıp inşa etmenin vesilesi olacaktı. Ancak Kur’ânî ölçülerde Müslim olmaktan ve Rasûl’ün sünnetinden uzaklaşarak takva yitirilip ibadetler ve ameller anlam ve eksen kaybına uğrayınca, ubudiyet bütünlüğünden kopuk parça ibadetler içi boş formlara indirgenmiştir. Böyle ibadetler ve ameller ise, Allah’a yakınlaştıracak yerde Allah’tan uzaklaştıracak bir işlev görmeye başlamıştır.

Sonuçta da, Kur’an’ın tanımladığı ve şartlarını bildirdiği Müslim kimliğinden uzaklaştığı hâlde kendisini “Müslüman” olarak niteleyen geniş kitleler, Kitabî olmayan geleneksel bir “atalar dini”ni yaşamaya başlamıştır. Böylece dünyevileşme, sekülerleşme anlamında tam bir yozlaşma ve çürüme “Müslüman”ım diyen kitleleri kuşatmıştır. Özellikle son 15 yıl Müslümanlara laiklik propagandasının en fazla yapıldığı dönem olmuştur. Üstelik bu dönem, laiklik ve demokrasinin İslam ile bağdaştığının en tepeden iddia ve iftira edilip toplumun İslam algısının tahrif edildiği bir süreç olmuştur. Bu sebeple, 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, “dindarım ve beş vakit namaz kılıyorum” diyenlerin arasında “laiklikle bir sorunum yok” diyerek laikliğe olumlu bakanların oranı %67’ye ulaşmış bulunuyor.

“Müslümanım” diyenler içinde, Kur’an’ı anlamadan (ölülere ya da hatim indirme amaçlı) okumanın oranı bile %20’ler civarındadır. Kitaba imanın ön şartı olan “anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okuma”nın oranı ise %1’lere bile ulaşamamaktadır. Bu yüzden, yaşanan yozlaşma giderek daha yaygın hâle gelmektedir. Büyük ekseriyeti içerikten yoksun ve şekilsel de olsa halktaki halktaki namaz kılma oranı %24 civarında iken son dönemde İmam Hatiplerdeki namaz kılma oranı bunun dahi altına %20’ler civarına düşmüş bulunmaktadır.

Muhafazakâr ve geleneksel “Müslüman” kesimlerde Özal ile başlayan gönüllü sekülerleşme (Dünyevileşme; Allah’ın ve dininin karıştırılmadığı, hevaya göre yaşanan hayat alanları oluşturma), kapitalistleşme AKP ile zirveye ulaşmış bulunuyor. Ölçüsüz kazanma ve azgın bir tüketimi esas alan, lüks ve israf eksenli kapitalist kültürün “Müslüman”ları giderek daha fazla kuşatması olgusu yaşanıyor. Hatta 15 Temmuzdan sonra kemalistleşme eğilimleri de, tepedekilerin öncülüğünde ve örnekliğinde AKP destekçisi tabanda çok yaygınlaşmış durumda. Öyle ki, 15 Temmuz sonrası AKP dönemi, “neo-kemalist dönem” denmeyi hak edecek bir görünüm arz etmektedir.

“Müslüman” kelimesi “Müslim”in Farsçadaki karşılığı olup Türkçeleşmiş bir kelimedir. Kur’anî ölçülere uygun biçimde içi doldurulmak kaydıyla “Müslim” kavramının Türkçe karşılığı gibi kullanılmasında bir mahzur olmayacağı kanaatindeyim. Ancak maalesef pratikteki “Müslüman” kavramının içeriği Kur’an’daki Müslim kavramıyla asla uyumlu değildir. Ülke halklarının Kur’an eksenli olmaktan ziyade bir kültürel aidiyet ifade eden Müslümanlaşma sürecinde kitleler, iyi niyetle kendilerini “Müslüman” olarak nitelemelerine rağmen, Kur’an’da zikredilen ölçülerde Müslim olmanın ne olduğundan bile habersiz bir hâli yaşamaktadırlar. Böyle olunca, Kitabî olmayan ve geleneksel ya da modern bid’at ve hurafelere dayalı “Müslümanlık” Kur’an’daki “Müslimlikle” örtüşememiştir. Özellikle son on yılda, söz konusu yozlaşma, zihinsel karmaşa, istikamet ve kimlik krizi tevhidî uyanış süreci bakıyesi kesimleri bile kuşatmış bulunmaktadır.

Tüm insanlığın ihtiyacı olan bir mesajı taşıyan Kur’an elimizde olduğu halde ve insanlık karanlıkların, sömürü ve zulümlerin ortasında bu mesajın aydınlığına muhtaç iken ve üstelik tarih de, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak tek nizam olan İslam’ı, alternatifsiz alternatif olarak insanlığın gündemine sokmaya zorlarken, halimizden, kendi hatalarımızdan ve ümmetleşememekten kaynaklanan güçsüzlüğümüz ve temsil zaafımız sebebiyle bunu biz engelliyorsak, bu büyük vebalin hesabını nasıl vereceğiz?

Üstelik küresel emperyalizmin, “neo-liberalizm” ve “küreselleşme” adı altında kendini yeni şartlara uyarlayarak yeniden üreten vahşi kapitalizmin, dört bir yandan İslam’a ve İslam coğrafyasına saldırıya geçtiği, İslami uyanışın durdurulmak istendiği, işgal ve terörle ümmetin pençelerinin sökülmek, böylece ümmetin bu vahşete ve sömürüye itiraz eden onurlu seslerinin susturulmak istendiği bir süreçten geçmekteyiz. İslam ümmetinin tevhidi bir uyanışla ve yeniden kaynağa dönerek öz yörüngesinde gelişmesini, yeniden izzet kazanıp ayağa kalkmasını engellemek, İslam’ı kendi coğrafyasında boğarak, yeni sömürgecilikle kaynaklarını talan etmek üzere küresel korsanlarABD-İsrail öncülüğünde ahlaksızca terör estirmektedirler. Böyle bir dönemde, hâlâ teferruata dair ihtilaflarımızı belirleyici kılarak ve nefsânî çekişmeleri fikir farklılığı zannederek dağılıp ayrılmayı sürdürürsek, Rabbimizin huzurunda nasıl hesap vereceğiz?

Önceki baskı süreci de yozlaştırıcı etki yapmıştı, ama rehavet dönemi daha büyük bir yozlaşmaya yol açmıştır. 28 Şubat baskı döneminden sonraki AKP’nin görece özgürlükçü on beş yılı, bu bakımdan en etkili dönemdir ve çok büyük, çok derin bir yozlaşmaya sebep olmuştur. AKP döneminde, baskı dönemlerinde var olan İslami duyarlılıklar özlenir olmuş, 28 Şubat sürecinde direnen İslami kesimler bile laik sistem içi siyasete aktif destekçi haline dönüşmüştür. Zora dayalı sekülerleştirmenin yerine gönüllü sekülerleşme dönemi başlamış ve maalesef Müslümanları dönüştürmekte daha etkili olmuştur.

AKP Dönemi Müslümanları Daha Fazla Sekülerleştirmiştir Çünkü:

– “Laiklik ve demokrasiyle İslam’ın bağdaştığı, ekonominin/paranın dini imanı olmadığı ve dinin bireysel olduğu” propagandasının en tepeden yıllardır yapılması ve bunda ısrar edilmesi, toplumda tahrif edilmiş bir “İslam” algısının yaygınlaşmasına yol açtı.

– Siyaset, ekonomi ve hukuktan oluşan kamu alanına müdahale etmeyen Hak ile bâtıl karışımı bu Statükonun dini, topluma İslam, sıratı müstakim, Hak olarak sunularak zihinler bu iftira ve tahrifler istikametinde dönüştürülmektedir.

– Cübbeli Ahmet, menzil, Süleymancılar ve Nurcular tarafından temsil edilen geleneksel hurafeci din İslam olarak sunuluyor.

– “Alimler”, kendilerine “İslamcı” denilen aydınlar, ilahiyatçı akademisyenler, İslam adına laik demokratik statüko dininin iktidarına destek verip oy vermenin “farz”, “ibadet, takva, Allah’a teslimiyet” olduğunu propaganda ediyorlar.

– Tevhidi uyanış sürecinden gelenlerin bile büyük çoğunluğu AKP’nin kimi olumlulukları, sağladığı görece özgürlük ve imkânlar sebebiyle, bu imkanları abartarak sistem içi siyasetin “aktif destekçisi” olmuş durumdalar. Demokrasiyi ödünç almaktan, müspet demokrasi tanımı yaparak kullanmaktan yana olduklarını söyleyip iktidardan taraf oluyorlarBununla kalmayıp laik kemalist ilke ve kurallarla ve hevaya göre yaptığı yasalarla hükmeden AKP liderini“mü’min, muvahhid ve ümmetin umudu” olarak takdim ve propaganda etmekten bile çekinmediler.

– Müslümanlar büyük bir çoğunlukla bu eğilime sürüklenince, sistemin laiklikle hükmeden siyasi lideri İslam’ın ve Müslümanların da lideri gibi algılanmaya başlanmıştır.

– Sonuçta İslam’ı toplum nezdinde, medyada yaygın biçimde bunlar temsil edince, iktidarın bütün yaptıkları, adaletsizlikleri, yolsuzlukları, sapmaları İslam ve Müslümanlara fatura ediliyor

– Diğer yandan da medyatik büyük imkanlarla iktidarın ve yandaşlarının, geleneksel ve modern hurafeleri dine katanların topluma sunduğu din, fıtrata uyumlu vahyin belirlediği ve sünnetin örneklediği din ile uyuşmayınca, genç nesillerin, her türlü hurafe, “milliyetçilik”, sağcılık, muhafazakarlık, kapitalizm, laiklik, demokrasi ve kemalizmle sentez edilmiş ve birçok zulüm, adaletsizlik ve yolsuzlukla birlikte anılır hale gelmiş bu dini İslam zannedip İslam’dan uzaklaşmakta yaygın biçimde sekülerleşmektedirler.

– Birçok hoca, şeyh, akademisyen, “İslamcı” denilen aydınlar yazarlar, Kur’an’cı ve Hadisçi denilenler, tarikat ve cemaat önderleri, medyada uslupsuz ve seviyesiz tartışmalarla fitne çıkarıp insanları İslam’dan uzaklaştıracak fesad çıkarırken, tevhidde vahdet sağlayamayan tüm bu kesimler hep birlikte laik bir partiyi seçmek için çağrılar yaparak demokrasi sandığında vahdet oluşturmaktan utanmamaktadırlar. Üstelik laik kemalist iktidarı desteklemekle kalmamakta, bir de bu iktidara destek vermenin, itaatin farz olduğunu, ibadet ve takva olduğunu, hatta “farz-ı ayn” olduğunu bile söyleyecek kadar savrulmuş durumdalar.

– İslam adına bunca kötü örneği gören genç nesiller, tıpkı Batıdaki Kilise dinini kabullenmeyip sekülerleşen, pozitivist, deist ve ateist olan kitleler gibi sekülerleşip deizme kayıyorlar. Büyük ve yaygın bir yozlaşma, tam bir bozgun yaşanıyor. Çünkü fıtrata uygun olan vahyin belirlediği İslam’dır. Piyasadaki tahrif edilmiş, geleneksel ve modern cahiliye ile kuşatılıp kirletilmiş, Hak ile bâtılın karıştırıldığı “İslam anlayışı” Allah’ın dini olan İslam değildir ve fıtrata yabancıdır. Buna rağmen ellerindeki büyük medyatik imkanlarla bu hak ile batıl karışımı modern ve geleneksel cahiliye ile sentez edilmiş “din” büyük bir iftira ile “İslam” olarak sunulduğundan, fıtratın kabul etmesi mümkün olmayan bu dini İslam sanan genç nesiller İslam’dan kaçıyorlar.

– Sahih İslam anlayışını temsil edenler ise son derece az olup hem mesajı yaygın biçimde kitlelere ulaştıracak imkânlardan mahrumdurlar hem de kendi aralarında güç birliği sağlayarak bağımsız İslami kimlikli kuşatıcı bir yapıyı ortaya çıkarabilmiş değiller. Bu sebeple Hak mesaj kitlelere yeterli ölçüde sunulabilmiş de değildir. Bu yüzden dünyevileşme ve sekülerleşme çok yaygınlaşmış bulunmaktadır.

– Özellikle son on yılda önce siyasal alanda yaşanan demokratikleşme/heva ve hevese tabi olma, daha sonra bireysel ve toplumsal tüm hayat alanlarını da kuşatmaya başlamıştır. Siyasal alanda demokratikleşmeye alışan zihinler, başka alanlarda da seküler bir dönüşüme yol açmışlardır. Zihinlerde yer eden seküler demokrasi kavramı, doğal olan dönüştürme tesiri sonucunda, bireyin, ailenin ve toplumun özünde sağladığı alışkanlık ve dönüşümle sair alanlarda da kolayca değişip demokratikleşmesine yol açmıştır. Bireyler demokratikleşerek, giderek artan biçimde heva ve hevese tâbi seküler bir hayata yönelmişlerdir.

-Bu büyük yozlaşma ve sekülerleşme o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki bazı iktidar yanlısı gazetelerin yazarları bile feryad etmektedirler.

– Gidişat o kadar kötüdür ki, tevhidi uyanış sürecinden gelip AKP destekçiliğine savrulan kesimlerden de henüz ilkesel olmayıp içerden eleştiriler nevinden olsa da ciddi tepkiler, eleştiriler yapılmakta, hatta kimilerinden “nereye gidiyoruz, mahvolduk, tükendik, kirlendik” içerikli feryadlar yükselmektedir.”

Bu durum tespitinden sonra PAMAK, “Ey ‘Müslümanlar’! Gelin Kur’an’a Göre ‘Müslim’ Olalım” içerikli konferansını sundu. Bu bölümün girişinde yapılan tespitleri aşağıda kısaca alıntıladıktan sonra konferansın bütününü videosundan izlemenizi öneriyoruz.

“İşte bu vakıa karşısında bizlere düşen büyük sorumluluk, Allah rızası için ve merhametle, en yakınımızdan başlayarak, kendilerini “Müslüman” olarak tanımlayan iyi niyetli ama bilmeyen çoğunluğa ulaşarak, müslim/mü’min olabilmenin Kur’an’da zikredilmiş şartlarını anlatmaya ve onların da hidayetine vesile olmaya çalışmaktır. Müslüman olduğunu ve Kur’an’a iman ettiğini iddia ettiği hâlde Kur’an’ı hakkıyla okumayan ve önceki nesillerden devraldığı İslam anlayışını tahrif edip Kur’an’ın İslam anlayışından uzaklaşmış olduğu için câhiliyeye savrulmuş bulunan çoğunluğun konumu, bir nevi kendisini Kitaba nispet ettiği halde kitabını tahrif etmiş ve asıl kitapla hiçbir alakası kalmamış “Kitap ehli” konumuna tekabül etmektedir. Kur’an’ın zikrettiği Kitap Ehli, kitaplarını tahrif etmiş olup artık isteseler de kitabın aslına ulaşamayacak durumdadır. Bu sebeple tek kurtuluş yolları, korunmuş son kitap olan Kur’an’a iman etmek ve ona uygun bir hayatı yaşamaktır. Müslüman olduğunu söyleyen “kitap ehli” ise, kendisini nispet ettiği kitap olan Kur’an Allah tarafından korunmuş olduğu için kitapta yapamadığı tahrifatı ondan elde ettiğini iddia ettiği din algı ve anlayışında yapmış, Kur’an’a aykırı pek çok bid’at ve hurafeler üretip dinleştirmiş bulunmaktadır. İşte bu “Müslüman” kitap ehli kitlelerin, diğerlerinden avantajlı olan yanı, istedikleri takdirde korunmuş Kur’an’a ve onun pratiği olan sünnete ulaşıp muharref din anlayışlarını düzeltme imkânına sahip olmalarıdır. Bu sebeple, bu kesime hitap ederken, “Kitap ehline” daveti ulaştırmak için Kur’an’ın önerdiği yöntemden istifade edilebilir. Yani Allah’ın yönlendirmesiyle Rasûlün takip ettiği Kur’an’da zikredilen bu yöntemi biz de kullanabiliriz.

Al-i İmran suresi 64. Ayette bu yöntem şu şekilde zikredilmiştir:“De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid olun, biz gerçekten müslimleriz.”

Biz de en yakınımızdan başlayarak kendisini İslam’a ve Kur’an’a nispet edip Kur’an’a iman ettiğini ve Müslüman olduğunu söylediği halde, Kitap ehli misali Kitaptan, tevhidden habersiz halde olan kitlelere, merhametle ve hikmetli güzel bir üslupla şöyle seslenelim: “Gelin Ey ‘ben de “müslümanım ve Kur’an’a iman ediyorum” diyenler, aramızdaki ortak kitap ve akîdede buluşalım, mademki ortak kitabımız Kur’an’dır. O halde Kur’an’ı hakkıyla okuyup akîdemizin ne olduğunu, Müslim olmanın gereklerini Kitabımızdan birlikte öğrenelim”. Bu çağrıdan sonra da yukarıda zikredilen ayetlerden başlayarak, Kur’an hükümleriyle buluşmalarına ve gerçekten Müslim olmanın şartlarını öğrenmelerine vesile olmaya çalışalım. Ondan sonraki süreçte onların talep ve eğilimlerine göre hidayeti takdir edecek olan Allah’tır. Ancak biz sorumluluğumuzu yerine getirerek inşaAllah Rabbimizin rızasını kazanmış oluruz. Tabii ki, sonuçta yanlışta ısrar edip “yüz çevirirlerse” o zaman ayette ifade edildiği üzere bize düşen de “Şahid olun, biz gerçekten müslimleriz.” demekten başka bir şey değildir.

Rabbimiz; hepimize Kur’an’ı hakkıyla okuyup tevhidî bir imanla hayatımızı kendisine rükû-secde ettirmeyi ve böylece de Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanıp hayatımızı ibadet kılmayı lütfetsin inşaAllah. Sonuçta da, Rasûlün bize yaptığı şahidlik gibi bize de diğer insanlara vahyin şahidliğini yapmayı, tevhidî daveti kâl/söz ve hâl/davranışlarımız/ahlâkımız ile bütün insanlara ulaştırmak suretiyle rızasını kazanacak müslim/mü’min kullarından olmayı nasip etsin inşaAllah.”

İlgiyle takip edilen konferans sorulara verilen cevaplarla sona erdi. Konferans akabinde kılınan ikindi namazını müteakip misafirlerimize geleneksel simit ve çay ikramımız gerçekleştirildi.

Konferansın videosunu ilginize sunuyoruz.

 

İlginizi çekebilir

Hedefimiz Vahdet Olsa da, Bugün Acil Olan Vahdet Değil İttifaktır

Kur'an yolunda zalim sultana karşı onurlu bir direnişle şehadete yürüyen aziz şehidimizin, bu güzel örnekliğinin kendisini İslam'a nispet eden herkese rehberlik etmesini diliyorum.

Bir Cevap Yazın