BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Yazı Grubu / Kur'an'ı Hakkıyla Okumak ve Hayatı İbadet Kılmak / Kur’an’ın Tamamını Hayatın Tamamına Hakim Kılma Çabası Göstermek, Ona İmanın Temel Şartıdır

Kur’an’ın Tamamını Hayatın Tamamına Hakim Kılma Çabası Göstermek, Ona İmanın Temel Şartıdır

Yazıyı dinlemek için tıklayın

Bismillahirrahmanirrahim

Hiçbir zaman aklımızdan ve gündemimizden çıkarmamalıyız ki; vahyi anlamak, öğüt almak ve hayata taşıyarak bu bilginin ahlâkını kuşanmak, yani Kur’an ile ahlâklanmak ve kamusal-özel, bireysel-toplumsal ayrımı yapmadan hayatın bütün alanlarında sadece Allah’ın hükümlerine itaat etmek akîdevî bir yükümlülüktür. Allah ve Rasûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, bu konuda bize ulaşan nasslara, hükümlere, kararlara uymak imanın temel esasıdır. Mü’min ve müslim olmanın gereği; Allah ve Rasûlünden gelen hükmün bulunduğu bir meselede, her mü’min erkek ve kadının, o hükme tam bir teslimiyetle itaat edip farklı bir tercih hürriyetine sahip olmadığının bilinciyle hareket etmesidir. (Ahzab, 33/36).

KİTABA İMANIN ÖN ŞARTI; ONU HAKKIYLA OKUMAK, ÖĞÜT ALMAK VE KİTABA UYGUN YAŞAMAKTIR

1- Kitabı hakkıyla tilavet etmeyenlerin (anlamak, öğüt almak ve yaşamak için okumayanların) onu inkâr ettikleri bildirilmiştir:

Bakara Suresi 121. âyette: “Kendilerine verdiğimiz Kitabı hakkıyla/gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkâr ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” buyrulmuştur.

Görüldüğü üzere, ancakKitabı hakkıyla tilavet edenlerin”, ona iman etmiş sayılacakları ifade edilmektedir. Tilâvet; (Hud Suresi 17 ve Şems suresi 2. ayetlerdeki anlamıyla) izini sürmek, peşinden gitmek, takip etmek demektir. Sadece “tilavet”, anlamak ve yaşamayı ihtiva etmeyebilir. Amma “hakkıyla tilavet” anlamayı ve yaşamayı şart haline getirir. Çünkü vahyi tilavet etmenin “Hakkı”, onu anlamak ve yaşamaktır. Bu sebeple kitabı “hakkıyla tilavet etmek” onu anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okumaktır. Bu durum, Cuma Suresi 5. ayetteki “kitap yüklü eşekler” olarak nitelenmenin tersidir. Rasûlullah da (s), “hakkıyla tilavet edenler” ibaresini tefsir ederken, “ona gereği gibi uyanlar” şeklinde açıklamıştır. (İbn Hanbel). Bu hal, kitaba iman etmenin temel gereğidir, bu hal üzere olmayanlar ise kitabı inkâr ediyorlar demektir ki, “işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridirler”.

Rabbimiz Kur’an’ın imtihan olacağımız, sorguya çekileceğimiz Kitap olduğunu vurgulamaktadır: “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz. (Zuhruf, 43/44). Kendisinden hesaba çekileceğimiz imtihan Kitabı olduğu bu kadar açık biçimde ifade edildiği hâlde, müslümanım diyenlerin neredeyse tamamına yakın bir çoğunluğu bu Kitabı anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla, yâni bir imtihan kitabı bilinciyle okumamaktadır. Hâlbuki kısacık dünya hayatında ilkokuldan üniversiteyi bitirene kadar, bir diploma almak ve bir meslek sahibi olmak için girilen imtihanlarda başarılı olmak için bir insan yardımcı kitaplar dâhil ortalama 400 civarında kitap okumakta, bu kitapların bilgilerini hafızasına nakşetmek için büyük zaman ve enerji harcamaktadır. Kısacık dünyadaki hayatında geçimini nasıl temin edeceği endişesiyle gireceği imtihanlar için bu kadar çok kitap okuyan ahmak insan, sonsuz ahiret ömrünün nerede ve nasıl (cehennemde mi, cennete mi?) geçeceğinin belirleneceği ahiret imtihanının bir tane olan kitabını hakkıyla bir defa dahi okumadan ölüme yürümektedir.

Bilmeliyiz ki, anlamak, öğüt almak ve yaşamak; Kitaba imanın ön şartıdır. Rabbimizin Kitabı indirme amacının da, insanoğlunun dünyada geçireceği imtihanın tek kitabı olarak, anlaşılması, öğüt alınması ve hayata hâkim kılınması olduğu Kur’an’daki birçok ayette açıkça ifade edilmiştir. Aslında Kur’an’da “okuma” karşılığı olarak kullanılan “kıraat”, “tertîl” ve “tilavet” kelimelerinin tamamı da anlayıp öğüt almayı ve yaşamayı/uygulamayı da kapsayan anlamda kullanılmıştır. Manasını anlamadan Arapça kelimeleri seslendirme anlamındaki eylem ise Arapçada okumak kelimesiyle değil “telaffuz” kelimesiyle ifade edilmiştir. Kur’an’ı anlama, öğüt alma ve yaşama amacı gütmeksizin okuduğunu zannedenler aslında sadece Arapça kelimeleri seslendirmekte, telaffuz etmektedirler. Anlamadan, öğüt almadan okuyanların veya başka bir yolla da olsa Kitabın bilgisini elde edip yaşama çabası göstermeyenlerin, yani sonuç olarak kitabın bilgisi doğrultusunda yaşamayanların “Kitabı inkâr” etmiş sayılacakları ve bunların hüsrana uğrayanlar, zarar edenler olduğu ifade edilmektedir. Okuma yazması olmamak vb. zaruretler sebebiyle okuyamayanların da, hiç değilse “farz-ı ayn ilim” olan ve “Kitabın anası” olarak da ifade edilen, Kitabın akîde ve amellere dair kısımlarını birilerine okutturup ya da güvenilir ilim sahiplerinden dinleyip öğrenmek ve gereğince amel etmek yükümlülüğü vardır. Tabii ki, herkesin sorumluluğu, Allah’ın lütfettiği akıl kapasitesi ve yetenekleriyle sınırlı olacaktır. Rabbimiz kimseye kapasitesini aşan bir yük yüklememiştir.

2- Kitabın bilgisine sahip olup da onu yaşamayanların bu hâli “Allah’ın ayetlerini inkâr” olarak nitelendirilmiştir:

Cuma Suresi Suresi 5. Ayette de; Tevrat’la (Kitapla) yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” buyrulmaktadır.

Kitapla yükümlü tutulup da (Kitaba iman ettiğini iddia edip kendisini o Kitaba nispet ettiği ve hatta bilgisine de sahip olduğu halde) onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumuna benzetilmiştir. Ayetin devamında ise, bu durumda olanlar, yani Allah’ın Kitapta bildirdiği yükümlülükleri yerine getirmeyen, hayatlarında yaşamayanların hâli, “Allah’ın âyetlerini inkâr eden/yalanlayan bir kavmin/toplumun hâli olarak nitelendirilmiştir. Yani Kitaba iman ettiğini söyleyip üstelik bilgisine de sahip olduğu hâlde kitabın hükümlerine uygun yaşamayanlar, Allah’ın ayetlerini inkâr etmiş sayılıyor.

Kendilerine Tevrat indirilmiş, onu okuyup anlamak, onunla amel edip hayatlarını düzenlemek sorumluluğu yüklenmiş olduğu halde, İsrailoğulları bu sorumluluklarını yerine getirmekten kaçmışlar, Tevratı tahrif edip ürettikleri hurafelerle uydurulmuş bir din oluşturarak Yahudileşmişlerdir. İşte onların, öğüt alma ve bilgisiyle amel etme çabası göstermedikleri bu kitabı yüklenmiş olma hali, sırtında ne taşıdığını bilmeyen ve tabii ki taşıdığı kitapla amel de etmeyen “kitap yüklü merkep”e benzetilmiştir. Aslında, kitabı okuyan, kitabın bilgisini yüklenen, kitabı ezberleyen ama onun muhtevasına, içindeki hükümlere aykırı yaşayan herkes, kitap taşıyan merkep gibidir. Tevrat’a, Kur’an’a iman ettiğini söyleyip kendisini bu kitaplara nispet edenler, hatta bu kitapların bilgisine sahip olanlar, imtihan kitabı olan bu kitaplara göre amel etmediklerinde, hayatlarını bu kitaplara göre düzenleme sorumluluklarını yerine getirmediklerinde, kitap yüklü merkepten de daha aşağı düşerler. Çünkü merkep akıl ve iradeye sahip kılınmamış ve imtihan sorumluluğu da olmayan bir varlıktır, insan ise bütün bu yeteneklerle teçhiz edilip yaratılmışların birçoğundan üstün/şerefli kılınmış ve inzal edilen kitaptan imtihan olma sorumluluğunu yerine getirebilecek ahsen-i takvim üzere (en güzel biçimde) yaratılmış bulunmaktadır. Üstelik merkepler ve bütün hayvanlar, Allah’ın kendilerine, yaratılış amacına uygun olarak yüklediği görevleri itiraz etmeksizin yerine getirerek “isteseler de istemeseler de” Allah’a secde ve itaat etmektedirler. Bu sebeple, bunca yetenekle donatıldığı halde, imtihan sebebiyle verilmiş olan aklını ve iradesini yanlış istikamette kullanarak, takva ve itaat yerine fücur ve isyanı seçen insan onlardan daha aşağıya düşmektedir.

Bugün maalesef, Kur’an’ı hıfzedenlerin, Kur’an üzerine kariyer yaparak Doktor, Doçent ya da Profesör unvanı almış olanların bile çok büyük kısmı dahi, elde ettiği bilginin ahlakını kuşanmaktan, onu hayat rehberi edinmekten, vahyin mesajını insanlara ulaştırma ve Kur’an’ı hayata hâkim kılma mücadelesinden çok uzakta bir yerde durmaktadır. Kitabın yükünü ve sorumluluğunu taşımayan, Kur’an’ın istediği biçimde yaşamayan, onunla amel etmeyen, onu anlamaya, kavramaya ve onun kurtarıcı mesajını insanlara ulaştırmaya çalışmayan herkes, isterse Kur’an profesörü ve hafızı olsun, bu haliyle kitap yüklü merkepten daha aşağı bir konumu tercih etmiş demektir. Tabii ki, bu tür bir tercihle savrularak Kur’an’a göre yaşama çabası içine girmeyenler, ona iman etmemiş demektir. 

3- Kitabın bir kısmını uygulamak bile iman için yeterli sayılmamış ve böyle yapanlar, Kitabın uygulamadıkları kısmını inkâr etmekle suçlanmıştır:

Bakara Suresi 85. Âyette Kitabın bir kısmını uygulayıp da bir kısmını uygulamayanların hali kınanmış ve “Yoksa siz Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” sorusuyla, bu tür kişilerin, uygulamadıkları kısmı inkâr etmek konumunda oldukları bildirilmiştir. Bu âyette Yahudiler, Tevrat’ın bazı hükümlerini yok sayıp onlara aykırı uygulamalar yapmaları, ama işlerine gelen konularda da aynı Tevrat’ın hükümlerine istinaden amel etmeleri sebebiyle kınanmış ve Kitabın uygulamadıkları kısmını inkâr etmekle suçlanmışlardır. Eğer Kitabın hepsine inanıyorlarsa, hepsine uyma duyarlılığı göstermeleri gerektiği hatırlatılmıştır.

Tabii ki, bu hatırlatma ve uyarı, kendilerine Kitap gönderilen ve onu yaşamakla yükümlü tutulan bütün ümmetler için geçerli genel bir uyarıdır. Kitabın bir kısmını gündemde tutup onunla amel edenler, bir kısmını örtmeye ya da görmezden gelmeye ve yaşadığı hayata müdahale ettirmemeye çalışanlar, Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr etmek konumuna sürüklenmektedirler. Kendilerini İslam’a ve Kur’an’a nispet edenlerin büyük ekseriyeti, Allah ve Rasûlünün bütün uyarılarına rağmen, Allah’ın koruması altında olan Kitabı tahrif etme haricindeki bütün Yahudileşme serüvenini aynen yaşamışlardır. İşte bunlar, yani Müslüman olduklarını ve Kur’an’a iman ettiklerini söyleyenlerin büyük çoğunluğu, bazı konularda Kur’an’a uyarken, birçok konuda da Kur’an ayetlerini görmezden gelerek, ya geleneksel cahiliye kültürü içinde şirke bulaşmış ya da modern cahiliye kültürü içinde seküler bir hayatı sürdürmekte olup, bu hâli de kanıksamış görünmektedirler.

Ey “müslümanım” ve “Kur’an’a iman ediyorum” diyenler! Eğer Kur’an’a iman ediyorsanız, neden imkânınız ve iradeniz olduğu halde Kitabı bütüncül olarak yaşamaya çalışmıyorsunuz? Neden Kur’an’ın bütününü, kamusal-özel, bireysel-toplumsal ayrımı yapmadan hayatınızın bütününe hâkim kılma çabası göstermiyorsunuz? Neden, oruç, namaz vb. bireysel ibadetler alanında Kitabın hükümlerine uyuyorsunuz da, siyaset ve ticarete sıra gelince, heva ve hevese, laik demokrasiye ve kapitalizme uymakta bir sakınca görmüyor ve bu alanları düzenleyen Kur’an ayetlerini yok sayıyorsunuz? Dindar olduğunu ve beş vakit namaz kıldığını söyleyenlerinizin bile %67’si, nasıl oluyor da, “kamusal ve toplumsal hayat alanına Allah karışmasın” anlamındaki “laiklik ile bir sorunum yok” diyebiliyor, laikliğe karşı olmadığını söyleyebiliyor? Neden Kitapta yer alan Allah’ın evrendeki, göklerdeki hâkimiyetini kabul ediyorsunuz da, kendi hayatınız üzerindeki hâkimiyeti başkalarına veriyorsunuz? Bu bağlamda aynı kitapta yer alan, siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuki bütün hayatınızı düzenleyen ilâhi hükümleri neden yok sayıyor ve uygulama dışı tutuyorsunuz? Yoksa Kur’an’ın hayatınıza müdahale ettirmediğiniz hükümlerini inkâr mı ediyorsunuz?

Oruç tutup namaz kılarak Kur’an’ın bu emirlerine uyanlar, aynı Kur’an’da yer alan “ölçü ve tartıyı tam yapın, birbirinizin malını haksızlıkla yemeyin, faize bulaşmayın”, “yalan söylemeyin, emanete ihanet etmeyin” vb. emirlere neden uymuyorlar? Oruç tutup namaz kılanlar, aynı Kur’an’daki “ana-babanıza öf bile demeyin ve onlarla iyi geçinip Allah’a şükrettiğiniz gibi onlara da şükredin ve ihsanda bulunun“, “en yakınınızdan başlayarak Kur’an’ı tebliğ edin”, “ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilikte bulunun”  vb. emirlere neden uymuyorlar?  Evet oruç ve namaz ibadetlerini şeklen de olsa yerine getirenler, Kur’an’da yer alan, “Allah’ın emrinden olan şeriata uyun, bilmeyenlerin hevasına uymayın, hevanızı ilah edinmeyin”, “Allah’ın hükmüyle ve adaletle hükmedin”, “tağutları reddedin ve onlara itaat etmeyin”, “dünyevileşmeyin, ahiret eksenli bir hayat tasavvuruna sahip olun”, “dünyanın süslerine kapılıp ahiret ve hesabı unutmayın”, “hayatın bütün alanlarına Allah’ın hükümlerini hâkim kılın” vb. birçok emri uygulamaktan ısrarla neden uzak duruyorlar?

Bütün bunlar göstermektedir ki, “müslüman” olduğunu ve “Kur’an’a iman ettiklerini” söyleyenlerden büyük çoğunluk, uygulamada yaygın biçimde hayatının bir kısmına Allah’ın müdahalesine rıza göstermekte, ama diğer bazı kısımlarına da Allah’ı müdahale ettirmemektedir. Bu hal Rabbimizin şu sorusuna muhataptır: “Yoksa siz Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını in­kâr mı ediyorsunuz?” Kitabın bir kısmını uygulamayarak o kısmı inkâr konumuna sürüklenenlerin akîbetleri hakkında da şunlar ifade edilmiştir: “Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rezil-rüsvay olmak; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir.” Ahirette “en şiddetli azaba itilmek”le tehdit edilmeleri de göstermektedir ki, Kitabın bir kısmını uygulayıp diğer kısımlarını kendi tercihleriyle süreklilik arz eden bir biçimde uygulama dışı bırakanlar Kitabı inkâr etmiş sayılmaktadır.

Bu ayetlerden ve daha önceki bölümlerde zikrettiğimiz âyetlerin hepsinden anlaşıldığı üzere, Rabbimiz nezdinde esas alınan ve sonuçta hesaba ve akıbetin belirlenmesine tesiri olan; imanın da inkârın da, kâl/söz ile ifade edileninden ziyade hâl/davranış ve ameller ile ortaya konanıdır. Kitaba iman iddiasının geçerli ve makbul olabilmesi için, Kitabın öğüt alınıp yaşanması, yani fiiliyatta hâl/ameller ile bu imanın ispat edilmesi şartı koşulmuştur. Kitabı inkâr için de, onu inkâr ettiğini sözle ifadeye gerek olmadan, süreklilik arz eden bir biçimde Kitabın tamamının ya da bir kısmının hayat ve uygulama dışı bırakılması yetmektedir.

Rabbimiz hepimize, Kur’an’a bütüncül olarak iman etmeyi ve bu imanın gereğince onu hakkıyla okuyup öğüt almayı ve onunla amel etmeyi nasip etsin. Kendisine ve Kitabına tam anlamıyla teslim olup müslim olmayı, Kitabın bütününü hayatımızın bütününe hâkim kılma çabası gösterip müslimce yaşamayı ve sonuçta da rızasını kazanmış bir müslim olarak ölmeyi nasip etsin inşaAllah.

İlginizi çekebilir

Mü’minlerin, Ameller, Hayat Tarzı ve İtaat Alanında Bâtıl Olandan Ayrışma Sorumluluğu Vardır

Bugün "müslümanım" diyenlerde, hayat tarzı ve ameller ile otoriteye itaat alanında yaygın biçimde tam bir kargaşa ve yozlaşma yaşanmakta ve süreklilik arz eden bu durum akıdevî alana da sirayet edip imana şirk bulaştırılmasına yol açmaktadır. İmansız salih amel olmaz, ama salih amel olmadan da iman yaşayamaz. Tabiri caizse, salih amel imanın gıdası gibidir.

Bir Cevap Yazın