BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Umutsuzluk Yok, Mücadeleye Devam

Umutsuzluk Yok, Mücadeleye Devam

Bazı kardeşlerimizden, İslami kesimdeki savrulma, kan kaybı ve toplumdaki büyük, derin ve yaygın yozlaşma sebebiyle umutsuzluk ve yılgınlık sinyalleri alıyorum. Asla umutsuzluğa ve yılgınlığa düşmemeliyiz. Biliyoruz ki hepimiz imtihandayız. Her türlü şartta bıkmadan ve yorulmadan kulluk sorumluluğumuz üzerine yoğunlaşmalı ve Rabbimizi razı edecek salih ameller biriktirme hedefine kilitlenmeliyiz. Yaşanan kötüye gidiş karşısında sorumluluklarımızı bir daha tefekkür edip yeni hamleler için harekete geçmeliyiz.

Evet, toplumdaki, hatta İslami camia olarak tanımlanabilecek kesimdeki büyük yozlaşma ve savrulma karşısında umutsuzluğa ve yılgınlığa düşmeden zaaf ve yetersizliklerimizi gözden geçirerek yeni bir hamle yapmalıyız. Bu yeni hamleye hazırlık kabilinden çabalara yoğunlaşmalıyız. Bu bağlamda yaptıklarımızı ve yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızı gözden geçirmeliyiz. Eksiklerimizi ve yanlışlarımızı tespit edip tamamlamak ya da düzeltmek için elimizden geleni yapmak üzere süratle harekete geçmeliyiz.

Rabbimize karşı kulluk görevimizi yerine getirmek konusunda imkanlarımız ve gücümüz kadar sorumlu olduğumuzu biliyoruz. İmkânlarımız dâhilinde elimizden geleni yapmaya çalışırsak ve istikameti korumakta ısrarlı, istikrarlı ve ilkeli bir duruşla samimî bir fedakarlık içinde olursak inşaAllah Rabbimiz yardım edip çabalarımızı bereketlendirecektir. Önemli olan bizim üzerimize düşeni gereğince ve yeterince yapmak üzere fedakâr olmaya çalışmamızdır.

Bilinmelidir ki, şirk sistemi içinde laik siyaset zemininde istikameti bozup ilkelerden taviz vererek bâtıla eklemlenen ve bağımsız İslami kimliği koruyamayan bir siyasi zeminde, ele geçen bütün imkânlarla dahi İslam’a hizmet yerine, İslam’a, İslami mücadeleye ve ahiretimize büyük zararlar vermekten başka hiçbir şey yapılamayacağı son derece açıktır. Böyle hak-bâtıl sentezi bir mücadele zemininde Allah’ın rızası da asla kazanılamaz.

Bu bâtıl alandaki sonucun böylesine yanlış ve zararlı olması, vahyin ölçüleri ve Nebevi örneklik gereği böyle olduğu gibi, on yıllardır süren pratikte yol açtığı büyük yozlaşma ve çürüme ile de zararlı ve yanlış olduğu açık biçimde ortaya cıkmış bulunmaktadır.

16 yıldır, kendilerinin zannıyla ürettikleri kimi maslahatlar/imkânlar/menfaatler uğruna ilkeli bağımsız İslami duruşu sürdürmek yerine pragmatik hesaplar yaparak tevhidî istikamet ve Nebevi yönteme aykırı biçimde bâtıl sistem içi laik kapitalist ulusalcı politikaya destek verenler, özellikle de birinci anayasa referandumundan sonra önce AKP-Gülen koalisyonunu destekleme ve 15 Temmuza giden sürecin zemininin oluşumuna katkı sunma konumuna sürüklenmişlerdi. 15 Temmuz ve ikinci anayasa referandumunu müteakiben bu sefer de siyaset alanında AKP-MHP koalisyonunu, bürokratik iktidarda ise AKP-MHP-ULUSALCI KEMALİST koalisyonunu destekler duruma düştüler. Erdoğan’ın “kandırıldım” dediği ama geniş kitlelerin büyük ve acı bedeller ödemesine yol açan ilk vesayet dönemden sonra şimdi de yeni bir “kandırılma” sürecine MHP ve ulusalcı kemalistlerle girilmiş bulunmaktadır. Ergenekon vesayetine karşı Gülen’e yeslim edilen devlet bu sefer de Gülenistlerden arındırılmaya çalışılarak tekrar Ergenekoncu kemalistlere ve ilâveten MHP’lilere teslim edilmektedir. Böylece bir vesayet yerine diğeri, bir darbeci yerine diğer darbeci ikame edilmiş bulunmaktadır.

Ancak Müslümanların oy ve söylem desteğiyle ortaya çıkan bu süreçlerde İslami kimliğe, İslami mücadeleye büyük zararlar verilmiş, özelde Müslümanların genelde ise toplumun yaygın biçimde sekülerleşme ve yozlaşması hususunda çok büyük bir vebalin altına girilmiştir.

Bizler, bütün bu olumsuzluklara rağmen, tevhidi istikamet ve ilkelerden taviz vermeden ve gücümüz yettiğince toplumu vahiyle buluşturacak tebliğ ve davet çabalarımızı, en yakınımızdan başlayarak arttırıp yaygınlaştırma hedefine kilitlenmeliyiz. Özellikle gençlere yönelik boyutunda daha çok çalışmamız gereken eğitim faaliyetlerimizi daha ciddi, daha nitelikli ve daha sürekli kılmalıyız. “Yaşayan Kur’an’lar” olmaya çalışarak vahye şahidlik sorumluluğumuzu yerine getirmeli ve bu nitelikteki ahlaklı örnek mü’minlerin sayısını arttırıp bağımsız İslami kimlikli kuşatıcı bir yapı oluşturmalıyız.

Davetimizin muhataplarına güven veren, İslamı sevdiren ve ahlakıyla örnek olan kadroları çoğaltmalıyız. Bu amaçla, konferans, panel, radyo konuşmaları, makale, kitap, basın açıklamaları ve sosyal medya imkânlarını kullanarak yaptığımız davete icabet edenleri vahiy eksenli ciddi bir eğitimden geçirerek ahlaklı ilkeli mü’minlerin sayısını arttırıp örgütleyerek fert ve cemaat planında topluma örneklik ve rehberlik oluşturmaya yoğunlaşmalıyız.

Kötü gidiş, savrulmalar ve ve tevhidi davete icabetten uzak duran kitleler asla umudumuzu kırmamalıdır. Nuh (as) 950 yıl tebliğ ve öğüt vermek için çırpındı, Kur’an’ın ifadesiyle “gece anlattı gündüz anlattı, gizli anlattı açık anlattı” ama sonuçta davetine icabet eden mü’minlerle bir gemi bile dolduramadı. Ama o görevini yaparak ve Allah’ı razı ederek Rabbine döndü. Bir çok Rasûl de, aynı sebeple kitlesel bir ümmet oluşturamadan, ama Allah’ı razı ederek Rabbine döndü. Çünkü bu imtihan dünyasıdır ve “insanların zalim ve cahil olması” (Ahzap 72), “nefsindeki takva eğilimini belirleyici kılmak yerine fücuru tercih etmesi” (Şems Suresi) sebebiyle çoğunluğu davete icabet etmeyebilecek ve kendi iradeleriyle çoğunluk cehennemi tercih edebilecektir. (A’raf, 7/179)

Yeter ki bizler üzerimize düşeni yapmak konusunda samimi ve fedakâr olalım ve insanlığı kurtaracak vahyin mesajını samimiyetle, merhametle ve fedakârca topluma ulaştırma sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirelim. Ancak maalesef bu konuda birçok zaaf ve sorunlarımız var. Allah bunları aşmak ve telafi etmek hususunda yardımcımız olsun ve sorumluluklarımızı kuşanarak adanmış mü’minler olmayı hepimize nasip etsin inşaAllah. Bir daha altını çizelim ki; bizim işimiz, Kur’an’ı hakkıyla okuyarak vahyin mesajını hayatımıza hâkim kılmaya, vahyin ahlakını kuşanarak hâl ve kâl ile tebliğ, eğitim yapma ve adil şahidler olma sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır.

Furkan 25/43- “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? 44- Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha da şaşkın (ve aşağı)dırlar”.

Gaşiye 88/21- Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. 22- Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. 23- Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa, 24- Allah, onu en büyük azab ile azablandırır. 25- Hiç şüphesiz onların dönüşleri bizedir. 26- Sonra onları hesaba çekmek de elbette bize aittir.”

Zariyat 51/55- “Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar. 56- Ben, cinleri de, insanları da, yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.”

Bu ayetler Rasûllerin ve onların takipçileri olan mü’minlerin sorumluluklarını açıkça ifade etmektedir. Biz bu sorumluluklarımızı yerine getirmek için seferber olmalı fert ve cemaat planında ortaya koyacağımız gayretlerimizle fedakarlıklarda yarışmalı, ancak sonucun takdirinin Allaha ait olduğunu unutmamalıyız. Allah (cc) toplumun lâyık olduğu istikamette sonucu takdir ettiğinde ise, sonuç ne olursa olsun sabredip istikamet üzere çabalarımızda umudumuzu yitirmeden direnmeliyiz. Kulluk eksenli imtihan dünyasındaki sorumluluğumuz budur. Rabbimiz, bu sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getirerek rızasını kazanmayı hepimize nasip etsin inşaAllah.

İlginizi çekebilir

Zulüm bataklığında çürüyüp toplumu da çürüten bir sistemin kuruluş yıldönümü: 29 Ekim

Halkına zulmeden sistemin kuruluş yıldönümünü, değişim sürecinde bile bayram olarak kutlamaya devam etmek, bu amaçla halkın vergilerinden harcamalar yapmak, hem değişimciler açısından ibretlik bir çelişki, hem de halka ilave bir zulüm ve saygısızlık değil midir?