BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Yaşanan Büyük Yozlaşmanın ve Şiddetin Artmasının Sebebi, Sekülerleşme ve İstanbul Sözleşmesi Gibi Laik Uygulamalardır –II-

Yaşanan Büyük Yozlaşmanın ve Şiddetin Artmasının Sebebi, Sekülerleşme ve İstanbul Sözleşmesi Gibi Laik Uygulamalardır –II-

Yaşanan Büyük Yozlaşmanın da Şiddetin Artmasının da Sebebi, Sekülerleşme ve İstanbul Sözleşmesi, 6284 Sayılı Kanun Gibi Laik Uygulamalardır –II-

İslâm’da, Aileyi Teşkil Eden Eşlerin Konumu ve Karşılıklı Hak ve Sorumlulukları

İslâmî ölçülere dayalı hayat tarzında, cinsiyet ayrımı yapmadan bütün insanlar Allah’ın eşit yükümlülükleri ve hakları olan kullarıdırlar. Peygamberin ifadesiyle; “Kadın-erkek bütün insanlar, tarak dişleri gibi birbirlerine eşittirler.”[1]  Kadın ve erkek bir bütünün iki parçasıdır. Birbirlerini tamamlarlar. Şu ayet bunu çok güzel ifade etmektedir: “…Onlar (Kadınlar), sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz…”[2] Elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi her biriniz diğerinin ayıplarını örter, eksiklerini tamamlarsınız. O hâlde, erkek mi üstün kadın mı üstün münakaşası yersizdir. Yine Kur’an’ın açıklamasına göre, erkeğin kadında bulunmayan birtakım meziyet ve üstünlükleri bulunduğu gibi, kadının da erkekte bulunmayan bazı meziyet ve üstünlükleri mevcuttur. Bu sebeple her ikisi de ayrı ayrı yönlerden birbirine muhtaçtırlar ve bu şekilde erkekle kadın yaratılış itibariyle birbirinden farklı ve karşılıklı üstünlüklere sahiptirler.

Kuran’a göre cinsiyet ayrımı yapmaksızın tek bir insan karakteri vardır. Erkeğin sorumlu tutulduğu tüm ahlak özelliklerinden ve kulluk görevlerinden aynı şekilde kadın da sorumludur. Görüldüğü gibi Kuran’a göre, insanın Allah’a yakınlığı, cinsiyetine, rengine, ırkına göre değil, Allah’ın bildirdiği ‘ideal Müslüman ahlakına’ göre belirlenmektedir.

Rabbimiz, birçok âyetinde “mü’min kadın ve erkekler” hitabıyla birlikte muhatap alarak birbirlerinin velîleri olduklarını ve insan olmak, Allah’ın kulu olmak, yaratılış gayesi ve Rablerine karşı sorumluluk bakımından eşdeğer bir konumunda olduklarını vurgulamaktadır. “Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokca zikreden erkekler ve (Allah’ı çokca) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”[3]Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”[4]

Kur’an, âile hayatının huzur ve sükûnet ortamı için gerekli olduğunu, kadınla erkek arasında Allah’ın sevgi bağları oluşturmasında büyük hikmetler olduğunu vurgular: “Kaynaşmanız (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da O’nun âyetlerinden, (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için âyetler/ibretler vardır.”[5]

Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur’ân-ı Kerim’de “ibâdet” olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk yapmak, Allah’ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gayenin gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini ispatlayacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de gerek yaratılış, gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizilmektedir. Kadın, Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir; dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeydedir.[6]

İslâm, işte bu emanet sorumluluğu çerçevesinde, her şeyden önce erkeğe verilmiş olan “aileyi yönetmek ve reislik yetkisini” kötüye kullanmayı yasaklamaktadır. Toplumun en temel ve en küçük cemaat nüvesi olan âile düzeninin korunması ve istikrarlı sürekli bir huzurun temini ancak bu en küçük toplum biriminde de bir kişinin yönetici olmasını gerekli kılmaktadır. Rabbimiz bu görevi, âyette zikrettiği, erkeğin bu konuda üstün ve yetenekli yaratılması ve ailenin geçimini temin edip onu koruyup gözetmek yükümlülüğünün kendisine ait olması sebebiyle erkeğe vermiş bulunmaktadır. Ancak yine aynı amaç gereğince, erkeğin bu görev ve yetkisini kadın üzerinde bir zulüm aracı olarak kullanması da câiz değildir. İşte ancak ve sadece İslâm’ın sağlamış olduğu böyle bir sorumluluk bilinci ve hukukla, kadın ve erkek arasındaki ilişkiler normal seyrinde ve adalet zemininde kalabilir. İslâm, kadının sosyal ilişkiler yönünden yeteneklerini ve yeterliliğini, mümkün olan azamî düzeyde ve meşru daireler içerisinde kullanmasına izin verir. Yine bu sosyal çerçevede en güzel şekilde İslâm’a hizmet etmek ve Müslümanlara yardımcı olmak için çalışmasına, faaliyetlerde bulunmasına ve ilim öğrenmesine hem izin verir hem de teşvik eder.[7]

Kadının ilim tahsil etmesi, dört bakımdan çok önemli bir hak ve sorumluluktur. Buna engel olmaya kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Birinci olarak kendisi için, kendi kulluk sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmek için başta akıde ve amelleriyle ilgili ilmi tahsil etmek, eğitim ve öğrenimini yapmak kadının en temel hakkı ve görevidir. İkinci olarak çocuklarını eğitmek için bunu yapmak zorundadır. Üçüncü olarak, her mü’minin en yakınından başlayarak çevresine İslâm’ı tebliğ için çaba göstermek sorumluluğu kadın mü’minler için de söz konusudur. İşte bu görevini yerine getirebilmesi için de ilim tahsil etmeli, İslâm’ı öğrenmesi için imkân tanımalıdır. Dördüncü olarak da, kocası yoldan çıktığında, İslâm’a aykırı yaşantı ve münker amellere yöneldiğinde, Allah’ın yüklemiş olduğu “emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” sorumluğunu yerine getirmek için de ilim tahsil etmeli, eğitim almalıdır.

Aileyi teşkil eden kadın ve erkek birbirinin onurudurlar. İkisi de bu imtihan dünyasında kendilerini gerçekleştirecek, arınma ve tekâmül çabalarıyla sadece Allah’a kulluk ederek yine O’na döneceklerdir. Arınma, tekâmül ve kulluk için bulundukları, işte bu dünyada, kadın ve erkeğin kendilerini gerçekleştirmelerine, sadece Rablerine kulluk yapmalarına, bu kulluğun gereklerini özgür iradeleriyle yerine getirmelerine engel olan ve bu yoldaki çabalara fırsat vermeyen her tutum şüphesiz ki, Allah’ın haram kıldığı bir zulüm ve adaletsizliktir ve vebali de çok ağırdır. Aileyi oluşturan bütün bireylerin, eşit şartlarda eğitim alma, İslam’ı öğrenme, yaşama, hayırlarda yarışma, güzel ve sâlih amellerle Rablerinin rızasını kazanma çabası içinde olma hakkı ve hürriyeti vardır. Bu hak ve hürriyeti ortadan kaldırmak hiç kimsenin yetkisi dâhilinde değildir. Bu konularda, ne muharref geleneğin; yok sayıcı, dışlayıcı, hayattan soyutlayıcı ve baskıcı kıskacına, ne de sekülerizmin, modernizmin; yozlaştırıcı, metalaştırıcı ve şahsiyetsizleştirici azgınlığına meyledilmelidir. Saptırıcı bu iki uçtan da uzak durularak, vahye dayalı vasat, âdil ve dengeli yaklaşım esas alınmalıdır. Sağlıklı, dengeli, ruhsal bunalımlara ve psikolojik rahatsızlıklara sürüklenmemiş, şahsiyetli, onurlu ve dengeli nesiller de ancak böyle adaleti, sevgiyi, saygıyı, merhameti, şefkati, yardımlaşma, dayanışma ve fedakârca paylaşmayı esas almış dengeli Müslüman ailelerde yetiştirilebilecektir.

Unutulmamalıdır ki, âileyi teşkil eden erkek ve kadın öncelikle Allah’ın kuludurlar. Sadece Allah’a kulluk yapmak üzere yaratılmışlardır. Allah’a kullukta konumları ise eşdeğerdir. Mükellefiyet ve sorumlulukları eşittir. Ve bu kulluk konumları gerek bireysel gerek ailevi boyutta bütün hayatlarını belirleyicidir.  Öncelikli olarak Allah’a kul olan kadın ve erkek, ikinci olarak da birbirlerine eştirler. Kur’an’a baktığımızda eşler için ‘zevc’ (çoğulu “ezvac”) kelimesini kullanır. ‘Zevc’ kelimesi hem erkek hem kadın eş için kullanılır. Zaten cinsiyet ayrımı yapmadan eş demektir. Çok ilginç bir durumdur ki; sadece “zevc” kelimesinin etimolojik manasına baktığımızda bile Kur’an düşüncesinde kadına verilen yeri doğru bir biçimde anlamamız ve anlamlandırmamız mümkündür. Zevc kelimesinin lügattaki, Arap dilindeki karşılığı ‘zevcu’n-na’leyn’ örnek cümlesi ile gösterilir ki, bu cümle “bir çift ayakkabının eşi” demektir. Bir çift ayakkabı düşünün; hangisi hangisinin yerini tutar? Hangisi öbürüne diyebilir ki “Ben senden üstünüm” ya da “Sen benden değersizsin!” Veya siz, bunların ikisi de aynıdır gerekçesiyle sağ eşi sola, sol eşi sağa giyebilir misiniz? Eğer böyle yaparsanız, hem ayakkabıya hem ayağa zulmetmiş olmaz mısınız? Aslında son derece açık ve anlaşılır bir şey: birbirinin yerini tutmayan ve dolduramayan ve ama ikisi birbirini tamamlayan eşdeğerde eşler

Nitekim Rabbimiz, mü’minlerden bahsettiği ve “ezvâc” kelimesini kullandığı bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize eşlerimizden (zevcelerimizden) ve soyumuzdan, göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,’ diyenlerdir.”[8]

Mü’minler tanımlanırken, kadın erkek ayırmadan, “Bize zevcelerimizden göz aydınlığı çocuklar ver” ve “Bizi Allah için bir hayat yaşayan, Allah’ın koruması altına giren, Allah’a karşı muttaki davranan kimselere önderler ve imamlar yap” diye dua ettikleri bildiriliyor. Bakın burada cinsiyet söz konusu değil mü’min insan söz konusudur ve iki cins için de “muttakilere önderlik”ten bahsedilmektedir. Mü’min kadın ve erkekler, birbirlerinin Allah’a teslimiyette, Allah’a kullukta, Allah’ın emirlerini yerine getirme ve yasaklarından sakınma konusunda tüm insanlığa önderler olacak, örnekler olacak nitelikte olmalarını isterler. Hem kendileri, hem zevceleri ve çocuklarının dünya insanlığına örnek olacak nitelikte kimseler olmasını isterler. Muttakilere imam olabilecek bir özellikte olmak için Rablerine dua dua yalvarırlar.

Görüldüğü üzere sırf Kur’an’da eşler için kullanılan “ezvâc” sözcüğü dahi tek başına çok şey söylemektedir. Buna göre kadının erkeğe, erkeğin kadına karşı konumu, birincil ve ikincil biçimde değil, sorumluluk ve hak paylaşımı anlamında eşitlik içinde ve yan yana bir çift oluşturma biçiminde ortaya konmuştur. Yani bu oran eşitliği değildir. Bu sorumluluk ve hak paylaşımı eşitliğidir. Ne kadar hak o kadar sorumluluk, ne kadar sorumluluk o kadar hak. Onun için “erkeklerin kadınlar üzerinde ne kadar hakkı varsa kadınların da erkekler üzerinde o kadar hakkı var.”

Aileyi oluşturan kadın ve erkek üçüncü olarak da, anne ve babadırlar. Bu konumlarının üzerlerine yüklediği sorumluluğu ise, istişare temelli kararlarla, yardımlaşma, dayanışma, fedakârlıkları adaletle paylaşma, merhamet, şefkat, sevgi ve saygı ortamında birlikte omuzlayacaklardır. Kur’an’ın şûrâ ile işlerini görme emri aile meclisi için de geçerli olup Rasûlullah (s) de şöyle buyurmuştur: “Kendilerini ilgilendiren hususlarda kadınlarla istişâre edin.”[9] Başka bir rivâyette de “Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınlarla da istişâre eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi” denmektedir.[10]

Dördüncü olarak ise, Müslüman kadın-erkek birbirlerinin velisi ve dava arkadaşıdırlar. İslam davası uğrunda çok boyutlu, kulluk, tevhid ve adalet mücadelesini birlikte ve yardımlaşma ve dayanışma içinde yürüteceklerdir. Aileyi oluşturan Müslüman kadın ve erkeğe yapmaları ve yapmamaları gerekenler listesini verme yetkisi, sadece Allah’a aittir. Aileyi oluşturan tarafların yapacakları ise bunları birbirine hatırlatmaktan ve bunlara uymak konusunda uyarmaktan, uymayan tarafı düzeltmekten ibarettir. Allah’ın kullarının tercihine bıraktığı alanlar ise, naslara aykırı olmamak kaydıyla kadın ve erkeğin istişârî katılımıyla ve özgür iradeleriyle düzenlenecektir. Müslüman bir ailede, kadın ve erkek birbirlerinin velileri olmanın yüklediği bir mükellefiyetle, karşılıklı “emr-i b’il mâruf ve nahy-i ani’l münker” yapmakla görevlidirler. Ve bu, birbirlerine duymaları gereken merhametin de doğal bir gereğidir. Allah da, ancak bu görevi yerine getirenlere merhamet edeceğini bildirmektedir.

Aileyi teşkil eden tarafların, işte bu, Allah’a kulluk, birbirlerine eşlik, çocuklarına ana babalık yapma ve dava adamlığının gerektirdiği mücadelenin içinde olma konumlarının hiç birisi birbirinin alternatifi olmayıp, her üç konumun da gereği olan sorumluluklar bir denge içinde ve adaletle yerine getirilmeye çalışılmalıdır. Bu görev ve sorumlulukların, normal şartlar altında, birbirinin yerine ikame edilmesi de, bir kısmının terk edilmesi, ya da ertelenmesi de gerekmemekte, hepsinin belli bir denge içinde yerine getirilmesi icap etmektedir.

Tevbe Sûresinde, “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır…”[11] buyurulmuştur.

Görüldüğü üzere, birbirlerinin velîsi/dostu olan eşlerin ikisinin de birbirine karşı “ma’rûfu emretmek ve münkerden nehyetmek” sorumluluğu bulunduğu, iki tarafında Allah’a ve Rasûlüne itaat sorumluluğu olduğu vurgulanmaktadır. Geleneksel “kazak erkeklik” kültüründe alışılageldiği gibi sadece erkeğin kadını uyarması söz konusu edilmemekte, âileyi oluşturan kadın ve erkeğin birbirine Allah’ın emrine uygun biçimde “ma’ruf/iyi olanı emredip ve münker/kötü olandan nehyetme” sorumluluğuna dikkat çekilmektedir. İşte Allah’ın rahmetini kazanacak olanların da ancak bu sorumluluklarını yerine getirerek Allah’a ve Rasûlüne itaat eden erkekler ve kadınlar olduğu vurgulanmaktadır.

Eşlerin, bu sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için, öncelikle “mâruf” ve “münker”i ayırt edecek bir bilgi birikimine ihtiyaçları ve bunu temin edecek bir eğitim almaya hakları vardır. Ayrıca, aile fertlerine yönelik “iyiliği emr ve kötülükten nehy” görevinin ifa edilebilmesi için baskı, korku ve dayatmalardan uzak özgür bir zemine, adaletin hakim olduğu bir vasata ihtiyaç vardır. İşte tüm bu imkânlara sahip kılınmayan geleneksel ailedeki kadın, nasıl vazgeçilmez, terk edilmez nitelikteki bu büyük sorumluluğunu yerine getirebilecektir? Eğitilmemiş, dininin temel ilke ve ölçülerinden haberdar olmamış bir kadın ise, ne Rabb’ine kulluğunu doğru bir biçimde yerine getirebilir, ne kocasına karşı “nehy-i an’il münker” görevini yerine getirebilir, ne çocuklarını “Kur’an nesli” olarak yetiştirebilir, ne de topluma yönelik “hakkı tavsiye” ve tebliğ görevini yerine getirebilir.

Emanet Ne Demek ve Bazı Kadın Dernekleri Temsilcilerinin Cahillikle “Biz Kimseye Emanet Değiliz” Tepkisi Vermeleri Ne İfade Ediyor?

Rasûlullah’ın Veda Haccı’nda verdiği hutbesinde yer alan, kadınlarla ilgili şu temel kaide önemlidir: “Ey insanlar ve ey ashabım, size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar sizin hayat ortağınızdır. Allah’ın size bir emaneti olan bu kadınlarla aile yuvası kuruyorsunuz. Onların sizin üzerinizde hakları ve sizin de onlar üzerinde haklarınız mevcuttur. Bunlarla iyi geçinmek en önemli borcunuzdur. Ey insanlar, tebliğ ettiğim bu sözlerimi de iyi anladınız mı?”[12] Yine bir hadisinde de şöyle buyururlar: “Kadınların haklarını yerine getirme hususunda Allah’tan korkunuz. Onların hak ve hürriyetlerine tecavüz etmekten sakınınız. Zira siz onları, Allah’ın emaneti olarak aldınız.”[13]

Emanet çok genel anlamıyla, insanın Rabbine, nefsine, insanlara ve doğaya karşı sorumluğunu içerir. Rabbine karşı; O’nu tevhid ederek iman ve itaat etmek, her zaman O’nu görüyormuş gibi ihlâsla O’nun hükümlerini hayata hâkim kılma mücadelesiyle tüm hayatı ibadet kılmak. Nefsine karşı; onu Allah’ın emrettiği istikamette kullanmak, O’nun emir ve yasaklarına uyumlu kılarak takvayı kuşanmak suretiyle dünyada izzete, âhirette kurtuluşa müstahak halde tutmak. İnsanlara ve doğaya karşı; en yakın akrabaları ve komşusundan başlayarak tüm insanların hakkını gözetmek, insanları aldatmamak, eşyaya ve doğaya zarar vermemek, herkesin ve her şeyin hukukunu gözetmektir.

Aslında emanet kavramı tıpkı iman gibi “emn” kökünden gelir. Bu ise, güven duymak, güven vermek, emin olmak, emin kalmak anlamlarını ihtiva eder.  Korkunun ve güvensizliğin zıddı konumundadır.  Kur’an’da emanet, Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”[14] âyetinde ifade edilen, Allah’tan gelen, insanın hür iradesiyle taşımayı üstlendiği imtihan yükümlülüğüdür.  İnsanın irade sahibi kılınıp hak ile bâtıl, iyi ile kötü arasında tercih özgürlüğü verilmesi, emaneti yüklenmenin başlangıç noktasıdır.

Eşler, evlâtlarını ve birbirlerini Allah’ın emaneti olarak görmek zorundadırlar. Emânete ihânet etmek, mü’minin değil; münâfığın özelliğidir. Mü’minler, sorumluluk bilincini kuşanarak kendi haklarından önce mes’uliyetini taşıdıkları kişilerin haklarını önceler.

İslam’ın genel hedefinin de, beş temel emniyet olarak bilinen can, mal, akıl, nesil (namus) ve inanç emniyetini sağlamak olduğu unutulmamalıdır. Mü’min de öncelikle iman ederek Allah’a güvenen ve ondan sonra da en yakınından başlayarak tüm insanlara güven veren, güvenilir, emanete riayet eden insan demektir. Bu sebeple, Rasûlullah (s) şu uyarılarda bulunmuştur: “Emânete riâyet etmeyenin imanı, vaadinde durmayanın da dini yoktur.”, “Komşusunun, şerrinden emin olmadığı kimse, vallahi iman etmiş olmaz”[15]

Dolayısıyla emanet bilinci; imanı, şahsiyeti, ahlâkı ve hayatı kuşatan büyük bir sorumluluğu muhtevidir. Rabbimiz; Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün.[16] diyerek, emanet olan irade serbestisinin ve vahye uygun bir hayatı yaşama sorumluluğunun ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu beyan etmiştir. Rabbimiz, bir başka âyetinde de şöyle buyurmuştur; Ey iman edenler, Allah ve Rasûlüne hiyanet etmeyin ki, bile bile kendi emanetlerinize hiyanet etmiş olmayasınız.”

İşte emanet sorumluğu, dünya imtihanını kuşatacak kadar ağır bir yük ve son derece temel ve önemli bir sorumluluk olup, Rasûlün “hanımlarınız size Allah’ın emanetidir” sözü de işte bu temel ve büyük sorumluğu hatırlatmaktadır. Erkeklere, hanımlarına karşı Allah’ın emrettiği gibi adalet, merhamet ve şefkatle davranma ve Rabbimizin belirlediği hak ve hukuklarına titizlikle riayet etme gereğini öğretir. Ancak Allah’a isyan edip hevâsını ilah edinmiş seküler feminist bakış, bu sözden rahatsız olmakta ve bu büyük “emanet sorumluluğunun” muhataba yüklediği ağır yükü ve hukuku ikame etme yükümlülüğünü anlamaktan bile aciz bir isyanı gündemleştirmektedir. Bu sebeple, Allah’a isyan hâlindeki seküler kadınlar, “biz kimsenin emaneti değiliz” sözleriyle medyada fırtına koparmak suretiyle, kulluk bilincinden uzak düşmüş olmanın sonucunda, “emanet” gibi kadına, erkeğe ve aileye büyük bir sorumluluk yükleyip onur, güvenlik ve huzur sağlayan bir kavram konusunda bile cahilce tepkiler vermekten kurtulamıyorlar.

Konuya son bölüm olan 3. Bölümde devam edeceğim inşaAllah.

Yazının birinci bölümü

Yazının üçüncü bölümü

 

Dipnotlar:

[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiye ve İstilahat-ı Fıkhiye Kamusu, II/73-74.

[2] Bakara, 2/187.

[3] Ahzâb, 33/35.

[4] Ahzâb, 33/36.

[5] 30/Rûm, 21

[6] 3/Âl-i İmrân, 195; 9/Tevbe, 71

[7] Buhârî, İlim, 36; İbrahim Cemal, Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, terc. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1987, s. 483 vd.

[8] Furkan, 25/74.

[9] Üsdü’l-Ğâbe, 4/15.

[10] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr 1/27.

[11] Tevbe, 9/71.

[12] İbn Mace, Menâsik 84;  Müsned-i Ahmed, 7/376; Tirmizî, Tefsîru´l-Kur´ân 10.

[13] Ebû Dâvud, Menâsik, 56; İbn Mâce, menâsik, 84; Dârimî, menâsik, 34.

[14] Ahzâb, 33/72.

[15] Buhârî, Müslim.

[16] Haşr, 59/21.

 

 

İlginizi çekebilir

Davetçi Müslümanlara Yönelik Keyfi ve İdeolojik Yargı Kararlarına İttifak Hâlinde İtirazımızı Yükseltmeliyiz

Yaklaşık 4 yıldır AKP şemsiyesi altında korunan eski 28 Şubatcı Perinçek zihniyetinin egemenliğinde yeni 28 ...

Bir Cevap Yazın