BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Ramazan’ın ve Kadir Gecesinin Yüceltilişi, Kur’an’ın İhmal Edilişi

Ramazan’ın ve Kadir Gecesinin Yüceltilişi, Kur’an’ın İhmal Edilişi

Selamun aleyküm değerli kardeşlerim,

Ramazan ve Kur’an adlı kitabımdan alıntıladığım aşağıdaki bölümü sizlerle paylaşarak, Kadir Gecesine kadrini ve kıymetini kazandıran Kur’an’ın hepimizi ve ümmetimizi yeniden diriltmesini, geleneksel ve modern cahiliyyenin kirlerinden arındırmasını Rabbimden niyaz ediyorum.

İçinde bulunulan büyük ve derin yozlaşma sebebiyle, bugün toplumun büyük ekseriyeti, bir yandan bilincinde olmadan da olsa Kur’an’ın indiği geceyi idrak ederken (kendilerince kutlarken), bir yandan da Kur’an’ın insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmasını engellemek, Allah’ın emrinden oluşan şeriatını düşmanlaştırıp uygulamadan kaldırmak suretiyle toplumu karanlıklara götürmeye dair bir yönelişin başlangıç günü sayılan bir günü kutlamanın büyük çelişkisini yaşayacaktır. Kısa bir süre önce de, 23 Nisan’da, bir yandan İslam şeriatını tehdit ve düşman ilan edip Kur’an’ı aşağılayanların kurduğu laik Kemalizm sisteminin/dininin bir bayramı büyük coşkuyla kutlanırken, bir yandan da Kur’an’ın inmesi sebebiyle değerli ve mübarek olan Kur’an ayı Ramazan “coşkuyla” karşılanıyordu. Ramazan ayına ve Kadir gecesine değer kazandıranın Kur’an ve Kur’an’ın da Hak ile batılı ayrıştıran Furkan olduğunun bilincinde olunsa ve Kur’an inzal ediliş amacı istikametinde hakkıyla tilavet edilip anlaşılsaydı asla bu büyük çelişkiler yaşanmazdı.

Değerli kardeşlerim,

Rabbimizin, Kur’an’ın inzal edildiği bu ayda, bu gecede ve bundan sonraki tüm hayatımızda, geleneksel ve modern cahiliyyenin kuşatmasına karşı Hablullah olan Kur’an’a topluca ve sımsıkı sarılarak vahiyle arınmayı ve inşa olmayı hepimize nasip etmesi için dua ediyorum. Kur’an’ın bu ay ve bu gecede insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirildiğinin bilinciyle onu hakkıyla tilavet edip takvayı hakkıyla kuşanmayı, tam bir teslimiyetle hayatımızı Kur’an’a tabi kılıp sonuçta Nur’a/aydınlığa çıkmayı ve ölene kadar da istikameti koruyup Müslim olarak ölmeyi, Rabbimiz hepimize nasip eder İnşaAllah.

                                                                                            Mehmet PAMAK

 

Ramazan’ın ve Kadir Gecesinin Yüceltilişi, Kur’an’ın İhmal Edilişi

Yüzyıllara sâri bozulma ve kaynaktan uzaklaşma süreci, bütün ibadetlerde olduğu gibi Ramazan algısında da önemli sapmalara yol açmış bulunmaktadır. Rabb’imiz, Kur’an’ı, “bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesinde”[1], Ramazan ayında indirmeye başladığını beyan etmektedir. Kadir suresinden daha sonra (Mekke’de) inen Duhan suresinde de Kadir suresine benzer bir ifade kullanılmıştır: “Ha mîm. Apaçık olan kitaba andolsun. Gerçekten biz onu mübarek bir gecede indirdik, gerçekten biz uyarıp korkutanlarız. Ki onda (o gecede) her hikmeti iş ayrılır…”[2] “O Ramazan ayı ki, insanlara yol gösteren, hakkı batıldan ayırma ölçüsü ve hidayetten belgeler taşıyan Kur’an O’nda indirilmiştir…”[3] ayetiyle de Ramazan’a değer ve anlam kazandıran olaya vurgu yapılmıştır. İnsanlar için hidayet rehberi olan, Hakk’ı bâtıldan ayırma ölçüsü furkanı ve hidayet için belgeleri ihtiva eden Kur’an’ın bu ayda indirildiği bildirilmiştir.

Kadir Suresinde bu geceyi, “bin aydan daha hayırlı, kendisinde meleklerin ve Ruh’un (Vahiy Meleği Cebrail-as- ya da vahyin kendisi) her iş/emr için çokça indiği tan yeri ağarmasına kadar bir esenlik vakti” olarak tanımlamaktadır. İşte Kadir gecesi inen bu “emr” konusu şu iki ayetle birlikte değerlendirilmelidir:  “Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir.”[4], “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık, o halde ona uy.”[5] Yarattığı bütün varlıklara emretme yetkisini sadece kendisine has kılan Rabbimiz bu emrini/vahyini melekleri vasıtasıyla yarattığı varlıklara ulaştırmaktadır. İnsanlara da emrinden oluşan şeriatını göndermiş ve onları diriltecek olan bu vahye uymalarını emretmiştir. Kadir Suresi’nde geçen “emr”in vahiy olduğu şu delillerle de desteklenmektedir:  “Allah, “Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının” diye (insanları) uyarmaları için (Yunezzilul melâikete bir rûhı min emrihî) emrini içeren vahiy ile melekleri kullarından dilediğine indirir.[6]İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (kalpleri dirilten bir Kitap-Kur’an’ı) vahyettik. (evhaynâ ileyke rûham min emrinâ).  (sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık, o halde ona uy-Câsiye, 18) Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.[7]

İnsana ruh üflenmiş, temiz bir fıtratla yaratılıp canlılık kazandırılarak imtihan için dünyaya gönderilmiş, bilahare de kendisine hidayet rehberliği yapıp yol gösterecek vahiy gönderilerek bu ikisinin buluşup bütünleşmesiyle, arzda halife olarak adaletle hükmetmesi istenen İslami şahsiyetin oluşması istenmiştir. (Bakara: 2/27, Ra’d: 13/25 çerçevesinde fıtrat ve vahyin buluşması ve arasının kesilmemesi istenmiştir.). Hem insana “ruh” üflendiğinin ifade edilmesi, hem de vahyin de “ruh” olarak nitelenmesi birlikte ele alınmalı ve Enfal Suresinde vahyin insanları diriltmek üzere geldiği beyanı bu irtibat ve bütünlük içinde değerlendirilmelidir. “Ey iman edenler, size hayat verecek/diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icabet edin”.[8]

Arapçadaki ka-de-ra fiili, “gücü yetmek, ölçmek, tazim etmek, planlamak, takdir ve hükmetmek, rızkını takdir eylemek” gibi anlamlara gelir. Kadir kelimesi de bu anlama binaen “kudret, şan, şeref, mertebe, takdir” gibi anlamlar yüklenir. Buna göre “kadir gecesi” denmesinin bâriz olarak iki özelliği bulunmaktadır: Birincisi o geceye hürmeten böyle denmektedir. Yani Kur’ân’ın indiği, daha doğrusu inmeye başladığı gece olduğu için bu gecenin şanına, şerefine, değerine izafeten “kadir gecesi” denmiştir. Buradan şu anlamı da çıkarmak mümkündür: Kadir gecesi bizzat yılın 365 gününden sadece o gece olarak, bizzat kendisinde bulunan bir değerden dolayı şerefli kılınmış değildir. Fakat Kur’ân indiği için şerefli bir gece olma payesini hak etmiştir.

Neden bin aydan daha hayırlıdır: Çünkü beşeriyetin yine beşer peygamber vasıtasıyla ulûhiyet âlemiyle temasa geçtiği andır. Cehaletin ve zulmün karanlığında boğulan yeryüzü sakinlerinin(!) Allah’tan, kendilerine hayat iksiri sunulmaya başladığı, onları hem dünyada hem de ahrette mutluluğa erdirecek rehber Kitab’ın inmeye başladığı gecedir. Onun için bu vasfı kazanmıştır. (Seyyid Kutub-Fi Zilal) Yani Kur’ân inmeye başladığı gece, Kur’ân’sız, kitapsız, peygambersiz, kısaca Allah’ın hükümlerinin ve adının duyulmadığı bin aydan (aynı zamanda 30 bin gece) daha hayırlı, daha değerlidir. Daha şereflidir.

O gece insanoğlu, yani Abdullah oğlu Muhammed, Allah’ın elçiliği gibi bir misyonla görevlendirilmiş, böyle bir makama yükseltilmiştir. O makam kolay ve basit bir makam değildir. İnananların nazarında en değerli mercidir. Üstelik oldukça zor ve ağır bir iştir. Bu görev Allah’ın “Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerin indirmiş olsaydık andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça olmuş görürdün…”[9] dediği görev değil miydi? Bu görev Büyük Mürebbi’nin “Doğrusu biz sana (taşıması) ağır biz söz vahyedeceğiz”[10] buyurduğu görev değil miydi? O peygamber ki, o güne kadar da “kitap nedir, iman nedir bilmiyordu…”[11] İşte ondan bu gece oldukça hayırlı, bin aydan da, bin yıldan da hayırlı bir gece idi.

Bu gecede indirilmeye başlanan vahiy ve bu vahyin toplandığı Kur’an, insanlık için bir öğüt ve şereftir. İnsanlık bu Kitap’tan imtihan olup hesaba çekilecektir. “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir (bir zikirdir, uyarı ve hatırlatmadır), ondan hesaba çekileceksiniz”.[12]

Bu ay ve bu gecede Kur’an indirilmeye başlanmasaydı, fıtrat ve vahyin dünyada buluşması sağlanmasaydı, insan Rabbine ve kendine yabancılaşır, yolunu bulamaz, karanlıklarda kaybolup aydınlığa çıkamazdı. Bugün vahiyden uzak seküler Batı insanının, fıtratını da koruyamayıp nasıl insani erdemlerini yitirdiğini ve nasıl hayvandan aşağı sürüklenip fesadı küreselleştirdiğini, nasıl adalet adına büyük zulümler ve insan hakları adına büyük haksızlıklar ürettiğini, vahşi katliamlara imza attığını ibretle gözlemliyoruz.

Seküler Batı dünyası içinden fıtratını bir ölçüde koruyan erdemli istisnaların da, bu gidişe, kapitalist zulüm ve sömürüye itiraz edip meydanlara fırlayarak “başka bir dünya mümkün” sloganıyla adalet arayışına girmelerine rağmen, vahiyden kopuk oldukları için özledikleri adil dünyayı bir türlü üretemediklerini ve kapitalist seküler kuşatma altında egemenler tarafından kolayca maniple edilip tekrar hizaya sokuldukları bir çaresizlik içinde kıvrandıklarını görüyoruz. Yani vahiy olmayınca insan insanlığını kaybediyor, karanlıklardan aydınlığa, zulümden adalete çıkaracak yolu bulamıyor. İslam ümmeti de, Kur’an’ı terk edilmiş (mehcur) bıraktıktan[13] ve Rasûlün (s) güzel örnekliğinden uzaklaştıktan sonra yolunu, istikametini ve izzetini kaybedip karanlıklarda kaybolmuştur. Allah’a ve Rasûlüne itaati terk edince Tevhidî niteliğini, zindeliğini ve sonuçta da vahdetini yitirip parçalanarak zillete sürüklenmiştir.[14] İşte Kadir Gecesinde inzal edilen ve karanlıklardaki insanlığa uzanan Hablullah (Allah’ın ipi) ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmayı hedefleyen Nur olan Kur’an, insanlığa şeref ve izzetini getirmiştir.

O halde, Ramazan’ın ve Kadir Gecesi’nin değerli ve mübarek oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ay ve bu gecede indirilmesinden kaynaklanmakta ve bu değere bizzat Kur’an işaret etmektedir. Bu açıklama şu sonucu doğurmalıydı; madem Kur’an’ın indirilmeye başlandığı gece bin aydan hayırlıydı, o halde Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya tahsis edilmiş bir gün de yine bin aydan daha hayırlı olarak algılanarak, her günün ve gecenin Kur’an’a uygun olarak ihya edilmesi için seferber olunmalıydı. Buna rağmen yüzyıllar süren, kaynaktan kopuş ve bozulma süreci sonunda, Kur’an bir kenara bırakılmış, Ramazan ve Kadir Gecesi ise içi boşaltılarak yüceltilmiştir. Böylece, anlamın tüketilmesi sonucunda içeriksiz formları yücelten bir süreç başlamıştır. Bu süreç, vahyin özne olmaktan çıkarılmasına, bu durum da insanların rehbersiz kalmasına, Hak ile bâtılı ayıramaz konumlara sürüklenilmesine yol açmıştır.

Gelinen noktada, “Müslümanım” diyenlerin büyük çoğunluğu, Kur’an’ı hayat dışına çıkarırken, pek çok bid’at ve hurafeyi Kur’an’ın getirdiği dinin yerine ikame edip kutsallaştırmışlar, Ramazan ayı ile Kadir Gecesi’ni de, vahiyden soyutlanmış bir kutsallıkla ihya etmeye yönelmişlerdir. Kadir Gecesi’ni ve hele çoğu bid’at olan diğer “kandil geceleri”ni kutlamak ve sonradan icad edilmiş bu gecelere has bid’at ibadetlerle “ihya etmek” öne çıkarılmıştır. Ne Kur’an’da ne de sahih sünnette yer almayan söz konusu kutlamalar ve bid’at ibadetler, bu gecelerde ısrarla ve yaygın olarak yaşanırken, Kadir Gecesi inen ve bu geceye anlam ve değer kazandıran, okunup amel edilmesi ve insanları kurtuluşa götürecek rehberlik için indirilmiş bulunan Kur’an ise terk edilmiş bulunmaktadır. Yani insanları, zulumattan nura, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak Kur’an’ın indiği ay ve gece, Kur’an’dan soyutlanınca, karanlıklara götürecek bid’atların icra edildiği zemin haline dönüştürülmüştür. Sonuçta, değeri Kur’an’dan kaynaklananlar, Kur’an’dan daha çok önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Bu durum çok büyük bir çelişki oluştursa da, ancak Kur’an’ın sağlayabileceği bilinçten yoksun olmak, bu çelişkinin fark edilmesini de engellemiştir. Çünkü hayat ve imtihan Kitabı olan Kur’an ya tamamen terk edilmiş, ya da anlamadan ölülere okunmaya başlanmıştır. Hâlbuki Rabbimizin beyanıyla Kur’an’ı hakkıyla tilavet etmeyen, anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okumayan ona iman etmemiştir.[15]

ANAR’ın Ekim 2003’te yaptığı bir anketin sonuçlarına göre (tabii ki anketler ancak yaklaşık sonuçlar ortaya koyabilirler); Türkiye’de Ramazan orucunu düzenli tutanların oranı %63,6; ara sıra tutanların oranı %21,4; hiç oruç tutmayanların oranı ise %15,0 olarak tespit edilmiştir. Bu tespite göre içinde yaşadığımız toplumun %85’inin oruç tuttuğu anlaşılmaktadır. Aynı anketin sonuçlarına göre; yine ramazan ayında teravih namazı kılanlar toplumun %30,6’sını; Cuma namazı kılanlar %32,2’sini; beş vakit namaz kılanlar ise %24,5’ini teşkil etmektedir. Kur’an okuyanların oranı ise ibret verici bir oranda olup, %23,6’dır. Ki bunların çok büyük bir ekseriyeti de, anlamak, öğüt almak ve onunla amel etmek üzere değil de, hatim indirmek, haz duymak, ecir kazanmak ve ölülerine bağışlamak üzere Kur’an okumaktadırlar. Bu sebeple de, hayatın kamusal, özel, bireysel ve toplumsal tüm alanlarını düzenleyen hükümler vazeden Kur’an’dan habersiz hâle gelinmiştir. Böyle olunca da, 2015 yılında yapılan bir araştırma sonucuna göre, Müslümanım diyenlerden ‘Kuran’ın devlet yönetimi, yasama ve yürütmede etkin bir rol oynamasını’ isteyenlerin oranı %12’yi geçememiştir.[16] Türkiye’de, Gerçek içeriğiyle Şeriat isteyenlerin oranının ise yüzde 2 ya da 3 olduğu ifade ediliyor. 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, “dindarım ve beş vakit namaz kılıyorum” diyenlerin arasında “laiklikle bir sorunum yok” diyerek laikliğe olumlu bakanların oranı %67’ye ulaşmış bulunuyor.

Özal ile başlayan gönüllü sekülerleşme, kapitalistleşme AKP ile zirveye ulaştı. Ölçüsüz kazanma ve azgın bir tüketimi esas alan, lüks ve israf eksenli kapitalist kültürün Müslümanları giderek daha fazla kuşatması olgusu yaşanıyor. Ayrıca en tepeden sürekli biçimde tekrarlanan laiklik ve demokrasiyle İslam’ın bağdaştığı propagandası ve İslam’ı tahrif eden açıklamalar, yaygın bir yozlaşmaya yol açtı.

İslami bir dönüşüm yaşanmadan, Dinin mevcut seküler kamusal ve siyasal hayattaki görünürlüğü arttıkça, paradoksal bir şekilde dindarlık azalıyor. Çünkü size ait olmayan, İslami ölçülere göre düzenlenmeyen bu alanda, var olana uyum sağlayarak var olmak ve ele geçirilen bu alandaki siyasal iktidar ve nimetlerine sahip olmak hâli, bu imkânların getirdiği rehavet ya da kaybetmemek için verilen tavizler, Müslümanları dönüştürmeye başlıyor, hassasiyetler zayıflıyor, ölçüler aşınıyor ve kimliklerde dejenerasyon başlıyor. Çünkü Kur’ani bir inkılâpla, İslami toplumsal dönüşümle önce bu alanları değiştirme, dönüştürme iradesini üretmeden, bu alanları size ait kılacak bir hâkimiyeti tesis etmeden, var olan seküler kuşatma altındaki bu alanlara aceleci, hazırlıksız ve ilkesiz, ölçüsüz biçimde çıkıldığında, dönüştürmediğiniz bu alanlar sizi dönüştürmeye başlıyor.

Böyle olunca da, bir yandan Müslüman olduğunu söyleyip diğer yandan Ramazan ayında bile tağutu da benimseyip dua edenler yaygınlaşıyor. Hatta tevhid ehli olduğunu söyleyenlerden bile büyük bir kesim, “artık tağut olmaktan çıktığı” saptırmasıyla da olsa tağutu desteklemeye yönelik açıklamalar yaparak toplumdaki yozlaşmanın kalıcı hale gelmesine, kirlenme ve yozlaşmanın daha da yaygınlaşmasına vesile olacak büyük çelişkilere sürüklenebiliyorlar.

[1]    Kadir, 97/1-3.

[2]  Duhan, 44/1-3.

[3]    Bakara, 2/185.

[4] A’raf, 7/54.

[5] Câsiye, 45/18.

[6] Nahl, 16/2.

[7] Şûra, 42/52.

[8] Enfal, 8/24.

[9] Haşir, 59/21.

[10] Müzzemmil, 73/5.

[11] Şura, 42/52.

[12] Zuhruf, 43/44.

[13] Furkan, 25/30.

[14] Enfal, 8/46.

[15] Bakara, 2/121.

[16] Pew Araştıma Merkezi’nin 2015 yılında, 10 halkı müslüman ülkede yaptığı araştırmadan.

İlginizi çekebilir

Yaşanan Büyük Yozlaşmanın ve Şiddetin Artmasının Sebebi, Sekülerleşme ve İstanbul Sözleşmesi Gibi Laik Uygulamalardır –II-

İstanbul Sözleşmesinde ve bunu referans alarak çıkarılan tüm yasa ve uygulama yönetmeliklerinde kullanılan dil ve kavramlara yüklenen anlamlar, yapılan vurgular, çizilen çerçeveler bir Psikolojik Savaş Mantığının ürünüdür.

Bir Cevap Yazın