BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Emperyalist Sömürü, İşgal ve Katliamların Sonucu Olan Mültecilik; Ekini ve Nesli Bozan Fesadın Yol Açtığı Salgın, Yangın ve Seller

Emperyalist Sömürü, İşgal ve Katliamların Sonucu Olan Mültecilik; Ekini ve Nesli Bozan Fesadın Yol Açtığı Salgın, Yangın ve Seller

Son yüz yıldır şiddeti artarak süregelen, küresel müfsid güçlerin emperyalist sömürgeci politikaları, diğer ülkelere yönelik işgalleri, sömürüleri, katliamları ve zorbalıkla hâkim kıldıkları işbirlikçi despotların zulümleri sonucu, kendi topraklarında insanca yaşamaları engellenen ve kaynakları çalınan insanların zorunlu göçüyle mülteci kitleleri çığ gibi büyüyor. Üstelik bir de bunlara karşı ırkçı yeni zulümlerin provoke edilmesi sonucunda insan onur ve erdemlerinin ayaklar altına alındığı, nefsini ilahlaştırıp insanı ve insanî olanı tüketen, hayvandan aşağı düşmüş küresel korsanların dünyaya egemen olduğu tam bir bozgun yaşanıyor.

Fesadın küreselleştirildiği, fıtratın yozlaştırıldığı, ekinin ve neslin bozulduğu, insanî değerlerin yaygın biçimde çiğnendiği bir dünyada yaşıyoruz. Küresel egemenler ve yerel işbirlikçileri, ekonomik, siyasal ve kültürel çıkarlarını önceleyerek, insanî ve ahlâkî değerleri çürütmeye devam ediyor. Bilgi, medya, enformasyon, finans kapital, enerji, petrol, doğalgaz, teknoloji,  silah ve ilaç sanayinde tekelleşmiş küresel korsanlar, dünya insanlığı üzerinde türlü oyunlar oynuyorlar.

Firavunlaşmış bir avuç sermaye sınıfının çıkarları uğruna oluşturulan Finans kapital diktatörlüğünün yönetiminde, her türlü zulüm, haksızlık, adaletsizlik, sömürü, cahilleştirme, şirk ve şiddet, dev bir tuğyan dalgası gibi küreselleşip tüm dünya halklarını kuşatıyor. Bu küresel korsanların azgın kapitalistçe kazanma ve tahakküm hırsıyla yeryüzü tahrip ediliyor, doğa yok ediliyor, çevre kirletiliyor, iklim değişime zorlanıyor, ekolojik denge bozuluyor.

İnsanlık tarihî boyunca, insanın fıtratın yolundan ve vahiyden uzaklaştığı her seferinde olduğu gibi son dönemde de öyle olmuş, hem işgal ve katliamlarla hem de doğaya yapılan müdahalelerle dünya bu seküler fesadın kuşatması altında kan gölüne, zulüm bataklığına dönüşmüştür. İşte bu hâlden çıkmanın tek yolu; fıtratla vahyin buluşmasıyla ortaya çıkacak Müslüman şahsiyetlerin ve iyi insanların çoğalarak, ilk Kur’an nesli gibi vasat ümmeti oluşturup toplumları vahiyle inşa etmek ve adaletle hükmetmek suretiyle dünyayı bu fesadçıların kuşatmasından kurtarmasıdır.

İşgaller, katliamlar, sömürü ve zulümlerden kaynaklanan mülteci sorunu, insanın yüklendiği emanete ve Rabbine ihanetinin sonuçlarıdır 

Bu emperyalist küresel tsunami, önüne gelen tüm fıtrî ve ilahî menşe’li değerleri, iyilikleri ve insanlık onurunu yıkıyor, yok ediyor. İnsanı ve insanî olanı tüketen sömürgeci, adaletsiz ve ahlâksız modern cahiliye, hem çürümüş hem de insanî değerleri çürütmüş olduğu halde zorbalıkla egemenliğini sürdürmek istiyor. Ürettiği kapitalizm ve komünizm ideolojilerinin, hem egemen oldukları ülkelerdeki sömürü ve zulümleri hem de kendi aralarındaki çatışmalarıyla tüm dünyada 100 milyonlarca masum insanı katletmiş bulunan modern paradigma, çöküşe geçmişken zorbalıkla yeniden diriltilmeye çalışılıyor. Dünyayı kuşatmış seküler batıcı hayat tarzı, çözülme ve kokuşmayı üreten modernist ve postmodernist söylemlerle, emperyalistler tarafından yeniden şekillendirilmeye ve yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Üstelik tüm bu barbarlık, vahşet, sömürü, katliam ve soykırımlar, ahlaksız bir söylem olan “barbar toplumları uygarlaştırma” adına gerçekleştiriliyor.

Seküler emperyalistler, katil demokrasiler, vahşi biçimde güç kullanarak ve zorbalıkla, küresel iktidarı ellerinde tutmaya, kanlı ve zalim egemenliklerini daha çok zulüm yaparak, daha fazla kan dökerek sürdürmeye çalışıyorlar. Ülkelerini işgal edip kaynaklarını sömürerek açlık ve sefalete mahkûm ettikleri mazlum halkların çocukları, kendilerinden çalınanlarla inşa edilen Batıdaki ekonomik kalkınma ve zenginlikten, hiç değilse hayatta kalacak kadar pay almak üzere oraya iltica etmeye kalkıştıklarında ise, bu mazlum insanları aşağılayıp kovuyorlar, denizlerde boğuyorlar. Kaynaklarını sömürerek kendilerine muhtaç hâle getirdikleri mazlum halkların çocuklarını, Batıya ulaşmak için kullandıkları botlarını denizlerde batırmak suretiyle alçakça öldürüyorlar. Akdeniz’i, kadın ve çocuklarıyla birlikte boğulmalarına yol açtıkları on binlerce mazlum için mülteci mezarlığı hâline getirmekten çekinmiyorlar.

Bush’un ifadesiyle Haçlı seferi adı altında alçakça ve vahşice saldırıp işgal ettikleri Afganistan, Irak, Libya vb. ülkelerde, insanlık düşmanı Siyonizmi sürekli destekleyerek Filistin’de ya da iç savaşa kışkırtıp iki tarafa da silah verip yıkıma uğrattıkları Suriye gibi ülkelerde ya da “demokrasi” putlarını yiyerek darbeleri destekledikleri Cezayir, Mısır ve Tunus gibi ülkelerde milyonlarca masum insanı katlederek, zindanlara tıkarak ve sonuçta binlerce insanlık suçu işleyerek dünyayı kaosa sürüklemişlerdir. Batı emperyalizminin bizzat yaptığı bu büyük katliam, sömürü ve zulümler ile desteklediği despot yönetimlerin ve darbe süreçlerinin baskı ve zulümleri sebebiyle insanlar, can havliyle bu zulümlerin asıl müsebbibi konumundaki ülkelere sığınmak zorunda kalıyorlar.

Bir daha altını çizelim ki, bu sonuca sebep olanlar, bu mazlum insanların ülkelerini işgal edip katliamlar yaparak ve kaynaklarını sömürerek, üstelik başta Afrika olmak üzere atalarını kaçırıp köleleştirmek suretiyle emeklerini bile çalarak lüks ve müsrif hayatlarını sürdürdüler, ekonomilerini güçlendirdiler. Ayrıca buralara işbirlikçileri olan zalim yönetimleri egemen kılarak kendi ülkelerinde insanca yaşayamaz hale getirdiler. İşte bu yüzden biraz insanlık kırıntısı kalmışsa özlerinde, bu mazlum insanlara ülkelerini gönüllü açıp utançla başlarını yere eğerek özür dilemeleri gerekirken, tam tersine bu mazlum insanları, sanki keyfî olarak geliyorlarmış gibi aşağılayıp hor görüyor ve kovuyorlar.

Emperyalizmin kanlı silahlı gücü NATO’yu oluşturan devletler Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de silahlı müdahale ederek, Mısır ve Tunus’ta demokratik sistem içi iktidarın önce önünü açık tutup sonra darbeyle yıktırmak suretiyle yerli halkları yıkıma uğratarak, bu mazlum insanların ülkelerini terk etmek zorunda kalmasını sağladılar. Sonra da yeni zulümlerin muhatabı kılmaktan utanmıyorlar. İşte seküler laik kültürün, temsilcilerini sürüklediği yer bu kadar aşağı ve sefil bir konumdur.

Özellikle Türkiye, bir bölge ülkesi olmasına rağmen, emperyalizmin vahşi silahlı gücü NATO içinde yer alarak ve NATO üyesi Batılı emperyalistlerle işbirliği içinde 2001 yılında Afganistan’ın işgalinde rol oynadı. 2012 yılında “Suriye’nin dostları” adı altında aslında “Suriye halkının ve bütün Müslüman halkların düşmanı” olan Batılı ülkelerle işbirliği içinde, Suriye’de iç savaşı teşvik etme ve Mısır’da iktidar için demokratik seçime girmeye İHVAN’ı ikna etme rolü oynadı. Buna rağmen, Suriye muhalefetine söz verilen gerekli desteği vermeyen, demokrasi putlarını yiyerek Mısır’da darbeyi destekleyen Batılı dostlarının ihanetinden onları koruyamayarak ve 19 yılda Afganistan’da on binlerce sivilin katledilmesini engellemek için hiçbir şey yapmayarak, bütün bu ülkelerde yaşanan büyük yıkım, katliam ve zulümlerden, Batılı zalimler kadar ve hatta daha fazla sorumludur.

Bu ülkelerdeki mazlum halkların, yapılan işgaller, zulümler, baskılar, katliamlar sebebiyle can havliyle Türkiye’ye sığınmaları en temel haklarıdır. Velev ki, Türkiye bu şekilde bir vebalin altında olmasaydı ve insanlar buna rağmen Türkiye’ye ve diğer ülkelere sığınmak isteselerdi, yine de iltica talebine saygı göstermek gerekirken, yaşanan durumda ise, onların sığınmacı duruma düşmesinde, Türkiye’nin de diğer emperyalist devletler gibi doğrudan sorumluluğu vardır. Bu sebeple, Türkiye’deki Afgan ve Suriyeli sığınmacılar karşısında, Türkiyeli herkesin, kutsal bildikleri ilah devletlerinin bu vebalinden dolayı, en azından mahcup bir biçimde, hatta özür dileyerek her türlü desteği veren ve saygı gösteren bir konumda durması gerekmez mi? Buna rağmen, utanmadan çeşitli ırkçı kesimlerce kin ve düşmanlıkla hareket edilerek, provakasyonlar yapılarak, kutsal devletlerinin işbirlikçi politikaları sonucunda bu duruma düşmelerine sebep olunan mazlumlara yeni zulümleri reva görüyorlar.

Ayrıca göç veren bütün ülkelerde, emperyalizmin işbirlikçisi olan yönetimlerce, Müslümanlar sırf kendilerine dayatılan gayr-i İslamî hayat tarzına itiraz edip Allah’a layıkıyla kulluk yapmak için O’nun hükümlerine uygun bir toplumsal hayatı kurmak ve yaşamak istemeleri sebebiyle zulme muhatap kılınıp evleri ya da kuruluşları zorbaca basılıp terör örgütü muamelesi yapılarak zindanlara atılmıyor mu? Ve bütün bunların müsebbibi kendilerine iltica edilen zalim ülkeler ve dayattıkları seküler kültürleri değil mi?

Küresel zulüm sistemini ve bölgemizdeki fesadını durdurup yeniden adalete ulaşmanın yolu; insandışılaşmış olanın yeniden insan olmaya yönelmesi, bunun için de kula kulluktan kurtulup yaratılış gayesi olan yalnız Allah’a kulluk konumuna geri dönmesinden geçmektedir. Bozulmuş fıtratların vahiyle arınıp yeniden inşa olması; bunun için fıtrat ile vahyin bütünleşmesiyle, imanın, aklın, ahlakın, şahsiyetin ve hayatın vahiy ekseninde değişim yaşayıp yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Bütün dünya insanlığının, zulüm, sömürü ve katliamdan kurtulup barış, adalet ve huzura, insanlık onuruna kavuşmasının, ahirette kurtuluşa ulaşmasının tek yolu budur.

Bütün zulümlere ve baskılara rağmen küresel korsan emperyalist demokrasilerin güdümündeki bölge ülkelerinin tamamında işbirlikçi despot yönetimlerin kuşatması altındaki kendisini İslam’a nispet eden halkların çocukları arasında yeniden Kur’an ve sünnete dönüş ve tevhidî uyanış çabaları gündeme geldi. Ama emperyalist katil demokrasilerin işbirlikçisi olan yerel despotlar tarafından sürekli baskılarla, işkence, zindan ve katliamlarla engellenmek istendi. Ama her şeye rağmen direnen ve istikameti koruyan Müslüman alim ve önderlerin öncülüğünde bu uyanış süreci devam etti. Ancak 1990’lı yıllarda doğu blokunun çöküşü ve seküler paradigmanın ürünü iki sapkın tarafın İslam’a karşı ittifakı sonucunda bu tevhidi uyanış süreci durdurulmak, engellenmek ve yolundan saptırılarak kör şiddet ve batıl sistem içi siyaset uçlarına itilip yok edilmek isteniyor.

Ezenler, müstekbirler; son çeyrek yüzyılda ise hiç utanmadan kalkınma, özgürlük, demokrasi ve insan hakları adına yeni bir emperyalizm üretiyorlar, dünya insanlığına yeni sömürüler, yeni katliamlar yaşatıyorlar. Kapitalist fonlar ve teşviklerle inşa etmeye çalıştıkları demokrasi ve insan hakları emperyalizmi ve sivil toplum yalanı, ezilenleri, mustaz’afları daha da zaaflı, zayıf ve güdümlü hale getirmeyi amaçlıyor.

Müslüman olmayanların, Allah’ı Kur’an’da tanımlanan vasıflarıyla hakkıyla takdir etmeyenlerin, O’na ve indirdiği son vahiy olan Kur’an’a hakkıyla iman edip tam bir teslimiyetle teslim olmayanların[1], Allah’ın muradı olan tevhid eksenli adaletle ilişkileri olabilir mi? Hâlbuki ilahî menşe’li sahici ve bütüncül adaletin ikâme edilebilmesi, fıtrat ve vahyin bütünleşmesine ve tevhid akîdesiyle bağın koparılmamasına, Allah ile ahdin bozulmamasına sıkı sıkıya bağlı bir sonuçtur.

“Ki (bunlar) Allah’ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah’ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır.”[2]

Allah’a verdikleri sözü/ahdi, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği iki şeyin arasını kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da (cehennem) onlar içindir.[3]

Yüce Allah (c), tevhidle bağın koparılması, kendisi ile yapılan ahdin bozulması ve ikisi de ilahî kaynaklı olan, temiz fıtrat ile vahyin arasının, evrene ve insanın biyolojisine egemen olan kevnî ayetlerle/yasalar (sünnetullah) ile insan hayatına yön vermek üzere inzal edilmiş vahyin arasının kesilmesinin insanları hüsrana sürükleyeceğini, evren-fıtrat ve insan hayatı arasında, tek olan aynı ilâha itaat anlamında bir uyum olmayacağını ve sonuçta arzda fesad çıkacağını bildirip, bu ikisinin arasının kesilmemesini emretmektedir.

Ahidlerine ihanet ederek vahiyden yüz çeviren, fıtrat ile vahyin arasını kesen yöneticiler yeryüzünde fesad çıkarıp, ekini ve nesli helak ederler

Ahidlerine ihanet ederek vahiyden yüz çeviren, fıtrat ile vahyin arasını kesen yöneticiler yeryüzünde fesad çıkarıp, ekini ve nesli helak ederler.

“O, iş başına geçtimi (ya da sırtını çevirip gittimi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.”; “Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yerdir!”[4]

Bu ayetteki “tevellâ” kavramının iki anlamı üzerinde durulmaktadır: 1- Birinci mânâsı, senin yanından ayrılınca, o at­mosferi terk edip de kendi dünyasına dönünce demektir. Ya da İslam’dan, kulluktan, vahiyden sırt dönüp gidince, vahye, Allah’ın hayat programına arkasını dönüp kendi bildiğince bir hayat yaşamaya yönelince, demektir. Kur’an ve sünneti terk edip kendi heva ve hevesleri istikametinde bir hayat yaşa­maya yönelince; 2- İkinci mânâsı da bir iş başına geçince, velî olunca, birileri­nin velayetini üzerine alıp idareci olunca demektir.

Vahiyden uzaklaşıp isyan edenler bir şekilde yönetimi ele geçirince şunları yaparlar: Fıtrat ve vahyin, kozmik alanla insan hayatının arasını keserler ve Allah’tan soyutlanmış, Allah’ın emir ve hükmünün esas alınmadığı alanlar oluştururlar. Böylece yeryü­zünde fesad çıkarmak, yeryü­zünün dengesini bozmak, Allah’ın yeryü­zünde koyduğu düzeni bozmak, ekinleri ve nesilleri yok etmek, telef etmek ve boz­mak için çaba sarf ederler.

Birinci işi ifsad etmek olur bu azgınların. Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni değiştirip, ilga edip, onun yerine başkala­rının düzenlerini ikâme etmeyi amaç edinirler. Bir de nesli bozmak için çırpınırlar. Nesli eğitimle bozarlar. Dinden, imandan, Kur’an’dan uzaklaştırıp tamamıyla materyalist bir eğitim sitemi kurarak Müslüman toplumların neslini bozarlar, ahlakı çürütürler, insanî ve İslamî değerleri yok ederler.

1 – Salgın hastalıklar, seller, yangınlar ve depremlerdeki yıkımlar, ürünlerin bozulması, insanın mirasçı kılındığı arza ve halifelik misyonuna ihanetinin sonuçlarıdır. 

Allah ile ahidlerine ve emanetlerine ihanet edip hevasını ilah edinen müfsidler, bir ülkede ya da dünyada egemen olduklarında, arzda halife kılınma misyonuna[5] da mirasçısı kılındıkları yeryüzüne[6] de ihanet ederek, kültür anlamında ekini bozdukları gibi Rabbimizin doğadan lutfettiği ekini/ürünleri de bozarlar. Bugün neredeyse tüm sebze ve meyve­ler hormonlu­dur. Müfsidler, eşyanın tabiatını bozmaktadırlar.

Batılı zalimler, tüm atık maddelerini ve pisliklerini ülkemize taşımışlardır. Sırf para kazanmayı hedefleyen ve bunun dı­şında başka hiçbir şeye değer vermeyen bu bozguncular, istedikleri paraya ulaşabilmek için kurdukları fabrika­lardan çıkan atık maddele­riyle tabiatı bozmaktadırlar, insanları zehirlemektedirler. Dertleri para kazanmak olunca, binlerce insan ölse de fark etmez onlar için… Daha çok üretmek, daha çok kazanmak ve daha müsrifçe tüketmek adına insanlığın geleceğini karartmaktan çekinmezler, toprağı, suyu, havayı kirletirler, çevreyi yaşanmaz hale getirirler, ekolojik dengeyi bozarlar.

 İşte böylece, çevre ve atmosfer ifsad ediliyor, iklim değişiyor, ısı artıyor, yağışlar azalıyor, buzullar eriyor, yer altı suları çekiliyor. İçme suyu sıkıntısı yaşanıyor. Ormanlar yok oluyor. Hayvanlar ve bitki tohumları üzerinde ifsad yaşanıyor. Genlerle oynanıyor, kimyasal maddeler meyve ve sebzeleri zararlı hale getiriyor. Kazanma hırsıyla, dere yataklarına yapılaşma izni veriliyor. Muhtemel sel sularının yıkımına zemin hazırlamaktan çekinilmiyor.

Deprem bölgelerinde doğanın bu gerçeğini dikkate almayan dayanıksız binaların yapılmasına izin veriliyor. Çevre, doğa hoyratça tahrip ediliyor. Küresel güçlerin işbirlikçisi ulus devletler, halklarına ilahlık taslamaktan, hamasetle kutsallaştırılarak halklarına karşı güç gösterisinde bulunup seküler hayat tarzını dayatırken, halka hizmet konusunda hep sınıfta kalıyorlar.  Saraylar için müsrifçe büyük bütçeler ayırırken, depremler, yangınlar ve seller için, önceden gerekli tedbirleri almadıkları gibi âfet olduğu zaman zararı en aza indirecek hazırlıkları yapmak ve bunun için bütçe ayırmak gereği de duymuyorlar.

Teknolojinin, sanayinin doğadaki tahribatı artık en tehlikeli boyutlara ulaştı. Bir yandan insanın işlerini kolaylaştıran yeni modern teknolojilerle yeni araçlar üretilirken, bir yandan da aynı sebeple insanın hayatı ve geleceği yok ediliyor. İnsan, ürettiği teknolojinin, makinelerin, tahripkâr silahların esiri haline geliyor.

Rabbimiz ilahî vahyi dışlayanların, vahiyle ilişkiyi koparanların, fıtrat ile vahyin arasını kesenlerin birinci işinin ifsad etmek olduğunu bildirmektedir. Bunlar, Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni değiştirip ilga ederek onun yerine bilmeyenlerin hevasına dayalı yasaları, düzenleri ikâme etmeyi amaçlarlar. Ekini ve nesli bozarlar, fıtratı tahrip ederler. İnsanı kendine ve Rabbine yabancılaştırırlar. Bilmeyenlerin hevalarının ve gücü ele geçiren oligarşilerin çıkarlarının belirlediği beşerî kurallarla, heva ve zannın ürettiği uyduruk bilgiye dayalı eğitimle ahlakı çürütürler, insanî ve İslamî değerleri yok ederler. Ürünleri de bozarlar. Eşyanın tabiatını bozarlar. Rabbimizin bunlara va’di ise şudur:

İnkâr edip de insanları Allah’ın yolundan alıkoyanların, yapmakta oldukları bozgunculuklarına karşılık azaplarının üstüne azap ekleriz.”[7]

2 – İnsanın yabancılaşması, fıtratın bozulup insanî erdemlerin tükenmesi ve fesadın küreselleşmesi hep Yaratıcının emrine itaatsizlikten kaynaklanmaktadır.

 Evren ve fıtrat üzerinde kozmik hâkimiyeti olan Allah’ın, insan hayatı için inzal ettiği emrinden oluşan şeriatına, yani vahye tâbi olmayı reddedip, O’nun zikrinden (vahiyden) yüz çevirip bireysel ya da toplumsal hayatta Allah’ı unutanlar, fıtrat ile vahyin arasını kesenler kendilerine ve Rablerine yabancılaşırlar: “Rasûl dedi ki: “Ey Rabbim! Kavmim (ümmetim) bu Kur’an’ı terkedilmiş (mehcur) bıraktılar.”[8]

Kur’an terk edilmiş bırakılınca, yani fıtrat ile vahyin arası kesilince insanın kendine ve Rabbine yabancılaşması yaşandı, fıtratına ve Rabbine yabancılaşan insan, azgınlaşarak arzda fesad çıkardı. Çünkü Kur’an’ı terk ederek herhangi bir hayat alanında Allah’ı unutana Allah da kendisini unutturur ve Rabbine ve kendine yabancılaşma böyle yaşanır. “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.”[9]

Hayat alanlarını düzenlerken Allah’ı unutarak hevasını esas alan, sonuçta da kendine ve Rabbine yabancılaşan insanın, farklı hayat alanlarında yeni ilahlar edinmesi ve onlara itaat etmesi sonucunda fesad çıkarması kaçınılmazdır. Çünkü hevanın, seküler aklın zan ve tahmine dayanarak ürettikleri, şeytan tarafından yönlendirilir. Şeytan insanları “dosdoğru dinden/yoldan” saptırarak arzda fesad çıkarmaya sevk eder, üstelik asıl bozguncular olan bu müfsidlere, kendilerini “doğru yolda” sanmalarını da telkin eder.

“Her kim Rahman’ın zikrini (Kur’an’ı) körlük edip görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz, artık o ona arkadaş/dost olur. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.”[10]

O hâlde, hayatın hiçbir (kamu ve özel, bireysel ve toplumsal) alanında Allah unutulmayacak, Allah’ın zikrinden yüz çevrilmeyecek, Allah yokmuş gibi davranılmayacak ve Kur’an devre dışı bırakılmayacaktır. İster hayatın bütününde, isterse bir parçasında, kamu alanında, devlet yönetiminde, ekonomide, siyasette, aile hayatında, Allah’ı unutana Allah da bizzat kendilerini unutturur ve yoldan sapmaları kaçınılmaz olur. Böylece fıtratla vahyin arası kesildiği, Allah’tan gelen bu iki şeyin dünyada buluşup bütünleşmesi engellendiğinde, yani insan Allah’ı unuttuğunda ve vahiyden yüz çevirdiğinde Allah da kendisine kendisini unutturunca, insanın fıtratına ve Rabbine yabancılaşması başlar. Böylece arzda fesad çıkaracak, kendine ve Rabbine yabancılaşmış azgın beşer türü ortaya çıkacaktır.

Allah’tan, O’nun emrinden ve Kur’an’dan soyutlanan her hayat alanında mutlaka başka bir ilah ve onun emri ortaya çıkacak ve o boşluğu dolduracaktır. Çünkü hayatın bütün alanları, birtakım değer, ölçü ve kurallara göze düzenlenmek zorundadır. Emir ve itaat olmayan hiçbir hayat alanı yoktur. Bu hayat alanlarında kimin kuralları, ölçüleri, değerleri belirleyici kılınıyorsa o ilah edinilmiş ve ona kulluk/itaat edilmiş olur. Hayatın bazı alanlarında Allah’ı unutarak, bu alanları Allah’ın hükümlerinden soyutlayanlara, Allah’ın zikrinden, Kur’an’ından yüz çevirenlere, hevalarını, arzularını belirleyici kılanlara, bir şeytan musallat edilecek ve bu şeytanlar onları yoldan çıkardıkları hâlde onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannedeceklerdir. Ve bu sebeple de kendilerine “arzda fesad çıkarmayın” dendiğinde, onlar kendilerinin “ıslah ediciler olduklarını” iddia edeceklerdir.[11]

Hevalarını ilah edinen insanlar, böylesi hevadan ilahlar birbirleriyle çatışacaklarından dolayı, yeryüzündeki fesadın başlıca etkeni, yeryüzünün müfsidleri olurlar. Kur’an, evrende egemen olan birliğin, dirliğin, düzenin ve dengenin, yani sulhun tevhidden yani ilahın tek olmasından kaynaklandığını, göklerde ve yerde birden fazla ilah olması durumunda, sulhun bozulup, yerine fesadın hâkim olacağını bildirir: “Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah’tan başka ilahlar olsaydı muhakkak fesada uğrarlardı.”[12]

Müfsidler, evrenin ahenkli işleyişine ve fıtrata müdahale ederek, kurulu muhteşem dengeleri ve ahengi, uyumu, barışı bozarlar

Göklerde yalnızca Allah’ın ilahlığı egemendir; yeryüzünde de insan elinin ulaşamadığı yerlerde yine Allah’ın ilahlığı egemen olup, buralarda fesad yerine sulh vardır. Fakat, yeryüzünde bazı insanlar Allah’ı değil de hevalarını ilah edindiklerinden dolayı birden fazla heva ve birden fazla sahte ilah ortaya çıkar. Bunun sonucunda böyle insanlar daha başka insanlar üzerinde rableşir, ellerinin ulaştıkları yerleri mülk edinmeye, buraları egemenlikleri altına almaya çalışır, yani Allah’ın Rablık ve Melikliğini tanımayıp, kendi hevalarını bu makama oturtmaya kalkışırlar.  Bu insanlar, ister kâfir, ister münafık olsun durum değişmez ve bunların işi, kendiliklerinden yeryüzünde fesad çıkarmaktır; kendilerini ıslah edici saysalar bile.  

İlk insanın imanı, tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar da mü’minlerin imanı gibi pırıl pırıldı. Önce imanlarına şirki bulaştırdılar. Allah’ın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilahlaştırdılar. Ondan sonra tabiata da müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya başladılar.

Rabbimiz, insanın hevasını ilahlaştırma sonucunda şeytanın adımlarını izleyip yaratılışa müdahale ederek fesad çıkaracağını şöyle anlatır: “(Şeytan şöyle der) Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez.[13]

“Hayatınızın bütünüyle İslam’a, barışa girin” çağrısına muhatap olduğu halde azgınlaşıp tuğyan eden ve “şeytanın adımlarını izleyip”[14] hevasını ilah edinerek hayvanlardan aşağı konumlara sürüklenen insanlar,[15] kendine ve Rabbine yabancılaşarak arzda fesad çıkarıp kan dökecek hale gelmişlerdir.[16] Fıtrata ve yaratılışa müdahale edip ekini ve nesli ifsad edenler de işte bunlardır.

Hudutları aşan insan, evrenin ahenkli işleyişine ve fıtrata müdahale ederek, kurulu muhteşem dengeleri ve ahengi, uyumu, barışı bozmaktadır. Ot obur hayvanlara, et karşımı yemler yedirerek “deli dana” hastalığına yol açıldığı, genlerle oynanarak, tohumlara müdahale edilerek çok üretim ve aşırı kâr hırsıyla evrenin ve insanın geleceği karartıldığı gibi hevayı esas alıp ilahlaştırarak hayata, hukuka ve kültüre müdahale edilip ahlaki ve kültürel yozlaşmaya yol açılmaktadırlar.

Fıtrî, insanî değerler köreltilmekte, vahye dayalı evrensel ölçü ve değerlerin yerine, heva ve zanna dayalı seküler paganist ölçü ve değerler ikame edilmekte, insanlık karanlıklara mahkûm edilmektedir. Seküler Batı paradigmasının kapitalist tüketim kültürü, insanı tükettiği kadar doğayı da hoyratça tüketmekte, ifsad etmektedir. Bu sebeple, yaşanan bozgun ve yıkımlar, fıtratını bozduğu insanları tüketim köleleri haline getirterek sömüren küresel sistemin bütün insanlığa dayattığı bir yozlaşmanın göstergesidir. İnsanı kendisine yabancılaştırıp süratle insandışılaştıran bu yoz kültür, insanı birbirinin kurdu haline dönüştürmüş, çıkar uğruna birbirinin boğazına sarılması ve doğayı da tahrip etmesi sonucunu doğurmuştur.

İslam, insana ve insanlık onuruna değer veren, insanlığa hayırlı olmaya emreden Allah’ın tevhid dini olarak adaleti ikame etmeyi hedeflemekte, insanların haklarının verilmesini önemli bir sorumluluk olarak öne çıkarmaktadır. Allah’ın bütün kullarına bahşettiği kaynakları israf etmeden kullanmayı ve zenginin malında takdir edilen fakirin hakkının verilmesini ve bunun bir emanet olarak algılanmasını, bu sebeple insanların minnet altında bırakılmamasını istemektedir.

İslam, bir cana haksız yere kıymayı bile bütün insanlığı katletmek gibi ağır bir insanlık suçu olarak nitelendirip ağır müeyyidelerle önlemeye çalışırken, bugün seküler küresel zalimler, geliştirilen kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarla, hem de özgürleştirme, demokratikleştirme adına milyonlarca insanı bir anda katleden insandışılaşmış yönetimlerle dünya insanlığına hükmetmektedirler.

İşte böyle bir yozlaşma sonucunda, fıtrata ve doğaya yapılan azgınca müdahaleler ekinin ve neslin helakine yol açıyor:

  • Vahiyden uzaklaştıkça insan fıtratı bozuluyor, selim akıl kirleniyor, hayvandan aşağı karakterler çoğalıyor.
  • Heva ve zanna dayalı seküler sapkın felsefe ve ideolojilerin hâkimiyetinde insan yabancılaşıyor, kültürel ve ahlakî erozyon yaşanıyor.
  • İnsanlık onurunu ayaklar altına alan zulme dayalı uygulamalarla insanlık karanlıklarda bunalım içinde kıvranıyor.
  • İşgaller, istilalar, katliamlar, soykırımlar, işkenceler, tecavüzler yaygınlaşıyor, insanı insanın kurdu yapan, insanın hayvan soyundan olduğunu iddia eden derin bir yozlaşma yaşanıyor.
  • Ahlakî değerler ve inanç planında büyük gerileme ve çürüme yaşanıyor, insanı insan yapan, ona anlam ve değer kazandıran vasıflar, hedefler, ölçüler ve değerler yitiriliyor.
  • Eğitim programları iyi insan yetiştirmeyi değil, egemenlerin kolayca kullanabileceği, sömürü ve istismara müsait vurgun ve soygun düzenine uyumlu, zulme karşı suskun tipler yetiştirmeyi amaçlıyor.
  • Eğitim çarkında ideolojik öğütüm yapılıyor, şahsiyetler, fıtratlar bozuluyor, insanî değerler yok ediliyor, sonuçta toplum çürüyor/çürütülüyor, kültürel ve ahlakî seviyede büyük ve yaygın bir nitelik ve irtifa kaybı yaşanıyor.
  • Bozulan fıtratın, karartılan ruhların, işgal edilen zihinlerin, kirletilen akılların arınması için elzem olan vahiyden kopukluk, azgınlığı arttırıyor.
  • Alkol ve uyuşturucu kullanımı, fuhuş ve çeteleşme ve çok boyutlu ahlakî yozlaşmanın ilkokullara, çocuk pornografisinin öğretmen öğrenci ilişkilerine kadar indiği anketlerle, raporlarla ortaya konuyor.
  • Tüm bu yozlaşma ve çürüme, ekini ve nesli helak eden fesad, Allah’ın bir denge üzerine oturttuğu yasalarına riayetsizlikten kaynaklanıyor.
  • Hayvanların fıtratına müdahale, nasıl danaları delirttiyse, vahye baş kaldıran seküler eğitim ve medya ile gerçekleştirilen insan fıtratını bozmaya yönelik müdahale de insanı çıldırtmakta, bu ahlakî ve kültürel bir çürümeye, birbirinin hakkını gasp etme hakkını kendisinde gören bir canavarlaşmaya ve kazanç uğruna yeni nesilleri mahvetmekten çekinmeyen bir azgınlığa yol açıyor.
  • Vahiyden uzun süreli kopuşlar, fıtrî ve insanî erdemlerin korunmasına yarayan adalet vasatını da yok ediyor.
  • Vahyin hükmettiği toplumlarda, vahye inanmayanlar bile fıtratlarındaki insanî erdemleri korumada daha avantajlı, daha uygun bir vasata sahip olmaktadır.
  • Ancak vahyin terk edildiği, İslam anlayışının tahrif edildiği vasatlarda, vahyin hükmetmediği toplumlarda, heva ve zannın hâkimiyetinde, dünyevileşmenin anaforunda mü’minler bile daha kolay kirlenmekte ve risk altında bulunmaktadırlar.
  • Mü’min olmayanlar ise, fıtrî erdemlerini daha fazla ve daha kolay kaybetmekte, fıtratlarında daha derin ve onulmaz yaralar açılmakta, azgınlık, tuğyan ve ifsad daha kolay ve daha çok yaygınlaşmaktadır.
  • Vahye tâbi ahlaklı insanlar, vahyin şahidi örnek Müslimler, toplumu yönetince, diğerleri de hiç değilse fıtrî erdemlerini daha çok korumaktadırlar
  • Toprağı, yer altı ve yer üstü sularını, doğal bitki örtüsünü, ormanları Yüce Allah, insanın da içinde bulunduğu tabiatı canlı ve cansız varlıklarıyla birlikte bir düzen ve denge içinde yaratmıştır. Bu düzen, yeryüzündeki canlıların yaşantılarını sürdürebilmesi için en ideali olup, herhangi bir eksikliği ve aksaklığı söz konusu değildir. Ancak, insanların tutum ve davranışlarından dolayı, genel anlamda eko sisteminde bozulma ve kirlenme meydana gelmiştir.
  • Günümüzde, erozyon gerçeği, toprak, hava, su ve denizlerin kirlenmesi, bunların sonucu olarak da asit yağmurlarının yağması, iklim değişikliği gibi küresel çevre kirliliği ve sorunları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. İktisadî açıdan kaynakların kıt olması ve ancak bir maliyet karşılığında kullanılabilmesi, bu kaynakların en önemli yönüdür. Doğal kaynakların hatalı kullanımı çevre sorunlarını ortaya çıkarmaktadır
  • Bitkinin rengi için ayrı bir kimyasal, kokusu için ayrı bir kimyasal madde katılıyor. Ve zamanla doğal denge yok ediliyor. Deterjan renklileri daha canlı beyazları beyaz ötesi yapıyor fakat biz gömleğimizi daha beyaz yapalım derken yaşadığımız dünyayı kirleterek yaşanılmaz kılıyoruz da farkında değiliz. Daha güzel kokalım derken kullandığımız parfümler atmosferde büyük tahribe yol açıyor. Bizim tüketim çılgınlığımıza tabiat yetişemiyor. Sonuçta çevre ve fıtrat fesada uğramakta, insan ve toplum yozlaşıp çürümektedir.
  • Evren, Allah’ın eseridir… Tabiat, Allah’ın kevnî ayetlerindendir… Bu ayetleri okumak ve korumak akleden insanlara düşen bir görevdir… Kainat kitabı kutsaldır… Bu kitabın ayet ve işaretlerine kör ve sağır davrananlar yeryüzünü nasıl da kirletiyorlar? Yakıp-yıkıyorlar… Kırıp-döküyorlar… Ezip-geçiyorlar…
  • Kuşkusuz, varlık âlemi Allah’ın ayetleri hükmündedir… İnsan çevreye verdiği zararla bu kevnî ayetleri tahrif ve tahrip etmiş oluyor… Hava kirliliği, tükenen canlı türleri, orman yangınları, seller, depremler, kuraklık, açlık, aids, korona vb. salgın hastalıklar, bereketsizlik, rahmetsizlik hangi günahların sonucuydu? Doğanın ahlâksızca, fütursuzca tahribatı, doğal kaynakların talanı, yeraltı ve yerüstü zenginliklerin yağmalanması küresel bir yangına dönüşmüş bulunuyor…

Yeryüzünün halifesi olan insan, fıtratını bozup vahiyden uzaklaşınca yeryüzünü ifsad eder hale gelmiştir… Bu hal, insanın hem yüklendiği vahye uygun yaşamaya dair imtihan emanetine hem de yeryüzünün mirasçısı kılınmışken yeryüzü emanetine ihanetidir… Doğanın bütün nimetleri emrine verilmiş ve arzda halife kılınmış olan insan, bu misyonuna ihanetin sonucunda artık teknolojinin kölesi durumuna sürüklenip onurunu kaybetmiştir…

Sonuç Olarak

Temelinde Grek ve Roma putperestliği, Hümanizm, şirke bulaşmış Hıristiyanlık ve Yahudilik ile Rönesans sonrası “Aydınlanma” adı altındaki yeni bir “karanlığın” felsefesi, Rasyonalizm, pozitivizm bulunan seküler Batı kültürünün dünya insanlığını sürüklediği bunalım ve derin yozlaşma, insanın, insani değerlerin tükendiği, fesadın küreselleştiği, doğal dengenin bozulduğu bu noktada çözüm arayışları gündemi zorlamaktadır.

Küresel karşıtları, “yeni bir dünya mümkün” sloganıyla ortaya çıkıp kapitalizme, emperyalizme, küreselleşmeye itiraz edenler, fıtratı tanımlamaya çalışan, fıtri özgürleşme temayülü gösteren, modern ifsadı içselleştirmek istemeyen, insanı yeryüzünde mutlak egemen görmeyen, Hümanizma’yı sorgulayan yeşil hareket tarihin mutlak ilerleme çizgisi üzerinde gitmediğini görerek de modern dönemin çürütücü yüzünü teşhis edebiliyor. Yeryüzü ile barışık yaşamak arzusundaki, insanın değerini, üretimi ya da tüketimi ile ölçmeyen, insan ötesi yüce bir değerin-fıtratın var olduğunu sezen, ancak vahye ulaşmadığı için bunu tam olarak teşhis edemeyen bir çizgi çıkıyor karşımıza.

Fıtrî arayışa rağmen, Batı paradigmasını ve seküler düşünce kodlarını aşıp fıtratla vahyi buluşturamayanların bu büyük çürümenin müsebbibi olan modern paradigmaya alternatif ve küresel ifsadı durduracak bir çözüm üretmeleri mümkün değildir. Çürümenin müsebbibi olan aynı paradigmanın kodlarıyla düşünen bu çevrelerin fıtrî, vicdanî sorgulama sonucunda kimi haklı eleştiriler, itirazlar ortaya koysalar da, kimi fıtrî arayışlara yönelseler ve kimi parça doğruları yakalasalar da sahih bilginin tek yazılı kaynağı Kur’an’a sırt çevirdikleri için, tabii ki bütüncül bir doğru çözüm üretmeleri beklenemez. Aynı paradigmanın düşünce kalıpları ve kodları hâlâ onların da düşüncelerini belirlemeyi sürdürdüğü için, parça doğrular üzerine inşa ettikleri çözümler de aynı sistemi rötuşlayıp yeniden üreterek onun ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Budizm, Konfüçyanizm gibi Doğu din ve Felsefeleri ise, artık tamamen Batı seküler kültürü tarafından kuşatılıp diskalifiye edilmiş, Batı kültürü içinde folklorik, turistik bir yerel kültür konumuna indirgenmişlerdir. Çin’i, Japonya’yı, Hindistan’ı ve bütün Orta ve Doğu Asya’yı da Rusya’yı da sadece teknolojisi ve ekonomisiyle değil seküler Paganist kültürü ile de Batı kuşatmış ve dönüştürmüş durumdadır. Hem bu sebepten hem de vahye dayalı olmamaları yüzünden, aranan çözümün bu kültür havzalarından doğması da mümkün değildir.

Şüphesiz, tasavvuf kültürüne ve gelenekçi tarihî birikime dayanan geleneksel “İslamî” anlayış da içinde parça doğrular barındırmaktadır. Ancak hayatı kuşatan bütüncül doğruyu yakalayamamakta, geleneksel atalar kültürünü aşıp vahye uygunluğu temsil edemediği için, moderniteye, Batı sekülerizmine ve küresel ifsadına karşı direnmekten, sahih ve kurtarıcı bir cevap üretmekten aciz bulunmaktadır.

Laik partilerle sisteme eklemlenen çevreler, İslam’ı modernite ile uzlaştırmaya çalışan tarihselci modernistler, post modern rölativistler ile Müslümanlığı bireysel hayata indirgeyip kapitalizmle bütünleşenlerden oluşan Modernist İslam algısı da modernitenin üstünlüğü kompleksiyle ona yaranmacı, sığınmacı ve uzlaşmacı bir tutum içinde olup, İslamî olanı ona uydurmaya çalıştığı için alternatif üretebilmesi söz konusu değildir. Çünkü dünyayı kuşatan bu büyük yozlaşmaya son verip kurtarıcı modeli inşa edebilmek için yapılması gereken; çürütücü, zillete sürükleyici egemen paradigmayı kökten ve toptan reddedip tağutlardan ve tağuti sistem ve ideolojilerden bağımsızlığını ilan edip, dünyayı ahiret ve kulluk eksenli bir tasavvurla vahye dayalı sahici temeller üzerine, vahyi ölçülerle yeniden inşa etmektir. Dünyada da ahirette de iyiliğe götürecek tek hakikat işte budur.

İnsanlığın tek kurtuluş umudu, korunmuş vahyin toplandığı ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, insanlığa onur ve şeref kazandıracak tek kurtarıcı mesajı barındıran Kur’an’a çağıran ve vahiyle insanlığı arındırıp yeniden inşa iddiası taşıyan ihya ve ıslah çizgisidir. Vahyin ilk muhataplarının oluşturduğu modeli esas alarak, çağın Kur’an toplumunu inşa etmek, insanlığa şahidlik yapacak hayırlı vasat ümmeti vahiy ekseninde ve Kur’an nesli öncülüğünde oluşturup kurtarıcı mesajı bütün dünya insanlığına ulaştırmak isteyenlerin hattıdır. Evet, Kur’an’ı merkeze koyarak nihaî anlamda tek belirleyici kılan, Rasulün (s) örnekliğini, şahidliğini, mücadele sünnetini ve ilk neslin oluşturduğu ümmet nüvesi olan ilk Kur’an toplumunu model alarak geliştirilen çağımızın Kur’an toplumunu oluşturma ve Hak mesajı geleneksel ve modern cahiliyenin kirliliklerinden arındırarak Allah’tan geldiği gibi insanlara ulaştırma çabası, insanlık önünde tek kurtarıcı alternatifi teşkil ediyor. Ama maalesef, bu alternatifi temsil edenler de dünya insanlığına sunabilecekleri ciddi projeler oluşturma noktasında, henüz çok uzakta bulunmak gibi bir vebali taşımaktadırlar.

İnsanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak mesajı elinde bulunduran ve ona iman edenler olarak büyük sorumluluğumuz olduğunu bilmeliyiz. Modern ve postmodern düşünce, ideoloji ve felsefelerin, insanı, bütün evrenin ve fıtratın dengesini, yasalarını koyan, hayat için şeriat vazeden kevnî ve vahyî ayetlerden, ilâhî mesajdan kopararak heva ve zanna tâbi kılmak suretiyle kirletmesi, karanlıklara sürüklemesi, kapitalizmin tüketim köleleri haline dönüştürmesi büyük ve yaygın fesadı oluşturmaktadır. Bunlar, bir taraftan tükettiği kadar değerli sayan anlayışla insanı metalaştırmakta, değersizleştirmekte, anlamsızlaştırmakta, diğer yandan da bu sömürü ve köleleştirme çarkına itiraz ve isyanını engellemek için de onu bireyselliğin yalnızlığında güçsüzleştirip kuşatmaktadır. Ya da bireyselliğe alternatif olamayan, güdümlü STK’lar içinde, kalabalıklar içinde yalnızlığın sürdüğü oyalamalarla, egemenlerin çıkarlarına uyumlu alanlara çekmektedirler.

Vahiyle belirlenip Rasullerin pratikleri ile örneklenen ıslah sorumluluğumuz, “emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker” mükellefiyetimiz ve insanlığa şahid kılınmış olmaktan kaynaklanan yükümlülüğümüz gereğince, ekini ve nesli fesada uğratanlara karşı hemen harekete geçerek gücümüz yettiğince bu sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışmalıyız.

Ekonomik sömürü, istismar, hak gaspı yapan, birbirinin hukukuna riayet etmeyen ve haksızlıkla birbirinin mallarını yiyen, lüks, israf ve haram üzerine oturtulmuş ekonomiye, kapitalizmin piyasa ilahına teslim olmayan, itiraz eden, Hak’tan yana adil bir duruş geliştirmeliyiz. Daha çok üretim daha çok tüketim azgınlığıyla insanî ölçü ve değerleri yok eden, doğayı tahrip eden, vahyi ölçü ve değerleri tanımayan kapitalist tüketim kültürünün öğütücü, çürütücü kuşatmasına karşı uyarıcı, ıslah edici bir direniş örnekliği oluşturmalıyız. Kapitalizmin bu kuşatmasına karşı alternatif bir tüketim formu da ortaya koymalıyız. Özgün değerlerimiz ve İslami kimliğimizle insanlık onurunu yücelten Kur’anî bir modeli, vahye dayalı evrensel değerler üzerine inşa edeceğimiz alternatif hayat tarzımızı örnekleyerek insanlığa sunmalıyız.

 

Dipnotlar:

[1] Nisa, 4/65.

[2] Bakara, 2/27.

[3] Rad, 13/25.

[4] Bakara, 2/205-206.

[5] Bakara, 2/30.

[6] Â’raf, 7/100, 137.

[7] Nahl, 16/88. 

[8] Furkan, 25/30.

[9] Haşir, 59/19.

[10]Zuhruf Suresi, 43/36-37.

[11] Bakara, 2/11-12.

[12] Enbiya, 21/22.

[13] Nisa, 4/119, 120.

[14] Bakara, 2/208.

[15] Furkan, 25/42,43.

[16] Bakara, 2/30.

İlginizi çekebilir

ÜMMET COĞRAFYASINDA NEDEN KAN ve GÖZYAŞI EGEMEN?

ÜMMET COĞRAFYASINDA NEDEN KAN ve GÖZYAŞI HÂKİM? Allah’a ve Rasûl’e itaat zayıfladı, çoğaldı hurafeler Tevhid ...

Bir Cevap Yazın