BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Yazı Grubu / Kur'an'ı Hakkıyla Okumak ve Hayatı İbadet Kılmak / Kur’an’da Müslim Olmanın Temel Şartları -II-

Kur’an’da Müslim Olmanın Temel Şartları -II-

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kurtuluşa ermenin yol haritası ve Müslim olmanın şartlarının bir kısmı Hac Suresi 77. Âyette beyan edilmiştir. Kur’an bütünlüğünü dikkate almak suretiyle ilgili başka ayetlerle de bağ kurarak bir önceki yazımızda bu şartlar ele alınmıştı. Söz konusu şartların devamı ise 78. Âyette zikredilmiş olup bu yazımızın konusunu teşkil etmektedir. Bu iki ayeti 10 başlık altında değerlendireceğimizi söylemiş ve dördünü önceki yazıda ele almıştık. Bu yazımızda da geri kalan 6 başlığı ele almaya çalışacağız inşaAllah.

Beşinci emir: “Allah yolunda hakkıyla cihâd edin”.

Bu hükümde, “Allah yolunda gereği gibi mücadele edin. Allah yolunda fedakâr, adanmış müslimler olun. İslami mücadelenin her safhasının cihadı neyse onu hakkıyla yerine getirin.” denilmektedir. Allah yolunda cihad, genel bir yükümlülüktür. Birçok müfessir, bu yükümlüğün düşmanla, nefisle, kötülük ve fesadla cihadın hepsini birden kapsadığını ifade etmişlerdir. En genel anlamda Allah’ı razı etmek amacıyla takvayı kuşanarak yapılacak bütün İslami, fıtrî çabaları, gayretleri kapsar. Bu emirle, “Allah’ın istediği şekilde müslimce bir hayat yaşamak, Müslim olarak ölmek için cehd ve gayret edin”. “İşiniz gücünüz Müslimlik olsun, Müslim olmaya, Müslim kalmaya ve Müslim ölmeye yönelik çabalar hayatınızı kuşatsın.” denilmiş oluyor.

Tabii ki, “Allah yolunda hakkıyla cihad edin” emri içerisinde “Kur’an’la büyük cihad”ın da değerlendirilmesi gerekiyor. Furkan Suresi 52. Âyette “Kâfirlere itaat etme ve onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir cihâd yap.” hükmü yer almaktadır. Bu ilahî emir gereğince yerine getirilmesi ve ölüm gelene kadar sürmesi gereken bir cihad türü olan “Kur’an ile büyük cihadı” hiç terk etmemek gerektiğini aklımızdan ve gündemimizden çıkarmamalıyız. Kur’an ile büyük cihad (cihâden kebîrâ), her Müslimin hayat boyu sürdürmesi gereken bir cihad türü olarak, vahyin mesajının yayılması ve sosyalleştirilmesi amacıyla Allah rızası için sürdürülen bütün çabaları içine alır. Bu bağlamda, tebliği, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l münker görevini, eğitim faaliyetlerini ve vahyin şahidliği bağlamında yapılacak ıslah çabalarını, tevhid ve adaleti ikame mücadelesini de kapsar.

Ey Müslimler/Müslümanlar! İşte Allah bu önemli cihad emanetini yüklenmeniz için sizi tercih etti ve sizi seçti. Yani “ey Muhammed ümmeti, Allah yolunda, İslam uğrunda hakkıyla cihad etmeniz, (yeri geldiğinde kıtal anlamında cihadı, sürekli olarak da Kur’an’la büyük cihadı yapmanız), İslam mesajını tebliğ ve güzel örneklikle bütün insanlara ulaştırmanız için Allah sizi seçti.”

“Sizi O seçti ve din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; Babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi)”.

“Seçme” fiili, tevhid inancının ve Allah’ın hoşnutluğunu hak ettirecek bir hayat tarzının yaygınlaştırılması, bu konuda insanlara öncülük ve örneklik edilmesi yönünde bütün Müslimlere yüklenen şerefli göreve işaret etmektedir. Allah tarafından seçilmiş olmak hakikaten de büyük bir şereftir. Ancak bu şeref aynı zamanda büyük bir sorumluluğu omuzlarımıza yüklemektedir. Bu sebeple bu şerefi hak etmek için Kur’an bütünlüğünde ve bu ayette zikredilen sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirmemiz gerekmektedir. Üstelik bu dinde gücümüzün yetmeyeceği hiçbir zorluk da yoktur. O halde kolaylaştırılmış olan dinimize sarılmalı ve Rabbimizin lütfettiği yeteneklerle kolayca yerine getirebileceğimiz sorumluluklarımız için seferber olmalıyız.

Bu ayetteki ifadeyi şöyle anlamak uygun olabilir: Ey Müslimler! Kendi yolunda, Müslimlik yolunda bizden cehd ve gayret göstermemizi isteyen, bizi seçen Allah böylece bize bir ayrıcalık da tanımış oluyor. Ve üstelik bizi seçtiği, bize yüklediği bu Müslimlik yolunda, bu kulluk görevimizde bir zorluk da yüklemiyor. Yâni Müslimler olarak bizim gücümüzü aşan, takatimizi zorlayan bir sorumluluğumuz da yoktur.  Din işinde omuzlarımıza hiçbir güçlük de yüklenmemiştir. Bakara Suresi 286. Âyette,“Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz.” buyrulmaktadır. Ancak belli bir kimsenin, neyi yapabilip neyi yapamayacağına karar verecek olan da Allah’tır. Bu yüzden Allah, kullarının neyi kaldırabileceğini bilerek yükümlülükleri belirlemiş olup istisnai özel durumlardaki zaruretlere de yine Allah karar verecektir.

Ayrıca Rabbimiz, önemine binaen Kamer Suresinde 17, 22, 32 ve 40. Âyetlerde 4 defa tekrarlayıp beyan ettiği üzere dinini anlamamızı da kolaylaştırmış bulunmaktadır: “Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” Şüphesiz ki Allah, dinde öngördüğü tüm yükümlülükleri, yerine getirilmesini istediği tüm ibadetleri, uyulmasını istediği tüm emirleri, muhatap aldığı insanın fıtratını ve gücünü bilerek vazetmiş bulunmaktadır.

Ayrıca Rabbimiz bize, “Siz atanız İbrahim’in dini/milleti üzeresiniz.” buyurmaktadır. Evet, biz Müslimler (Müslümanlar) atamız İbrahim’in dinine nispet ediliyoruz. Bu da bizim için büyük bir şereftir.  Peki, İbrahim’in (as) dini, milleti neydi? Atamız İbrahim’in milleti İslâm’dı, “İslâm milleti” idi. Bilindiği üzere, herkes Hz. İbrahim’e (as) yakınlık iddiasında bulunuyor. Yahudi’si de Hıristiyan’ı da, günümüzün Kitap Ehli “müslümanlar”ı da İbrahim’in (as) dininde, İbrahim’in (as) yolunda olmakla övünüyorlar.

Bugün “Müslüman” olduklarını söyleyerek, içerikten yoksun formel biçimde kimi ibadetleri yerine getirenlerin yaklaşık % 80’i oruç tutarken, %20’si beş vakit namaz, % 26’sı Cuma namazı kılıyor. Ama beş vakit namaz kılanların bile %67’si laiklikle sorunum yok diyor.  Bazı şekli ibadetleri yaparak bu alanda Allah’a itaat edenlerin neredeyse tamamına yakını aynı zamanda tağutlara da itaat etmekte bir sakınca görmüyor. Laikleşmiş, demokratikleşip sekülerleşmiş, kapitalistçe kazanma hırsı ve kapitalist tüketim azgınlığının içinde kaybolmuş bu kitleler de, kendilerini “Müslüman “olarak tanımlayıp İslam’a ve Hz. İbrahim’e nispet ediyorlar. Kur’an’ın ifadesiyle kendini Kitaba nispet ettikleri halde Kitaplarını tahrif etmiş ve inzal edilmiş Kitapla hiçbir alakaları kalmamış olan “Kitap Ehli” gibi bir konuma gelmiş bulunuyorlar.

Buna rağmen, sapkın “dinler arası diyalogcu”lar da bütün bu Kitap Ehli ve muharref şirk dinlerini “İbrahimî Dinler” adı altında meşrulaştırma çabası içine girmişlerdi.  Peki, acaba gerçekten İbrahim’e (as) yakın olanlar, onun dininde, onun yolunda olanlar kimlerdir? İşte Rabbimiz âyetlerinde onun dininde, onun yolunda olanların Allah’a teslim olmuş Müslimler olduğunu haber veriyor.

Âl-i İmran Suresi 67. Âyette de Rabbimiz, “İbrahim, ne yahudi idi, ne de hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir müslimdi, müşriklerden de değildi.” hükmüne yer vererek, kendisini İbrahim’e nispet eden Kitap ehli ile geleneksel ve modern cahiliye ile İslam’dan bazı ibadetleri sentez eden Kitap ehli “müslüman”ları yalanlamıştır. Bilinmelidir ki, İbrahim (as) Yahudi ve Hıristiyan olmadığı gibi bugün kendilerinin Müslüman olduklarını söyleyip Kur’an’ı terk edilmiş bırakarak geleneksel “atalar dini”ni yaşayanlar gibi bir “Müslüman” da değildi. O Allah’a teslim olmuş bir Müslim idi.

“Önceden de bunda (Kur’an’da) da sizi ‘Müslimin’ diye O adlandırdı”.

Yukarıda zikredilen emirlere uyarak bütün bu boyutlarıyla İslam’ı yaşayanların Müslim oldukları bildiriliyor. Yüce Allah bu muvahhid (yani Allah’ın tek ilah olduğunu kabul eden ve bütün hayat alanlarında bu tek ilâha itaat eden) ümmeti, Müslim/Müslüman diye adlandırmıştır. Bu ümmeti daha önceki kitapkarda da, Kur’anda da böyle adlandırmıştır. Bize denmiş oluyor ki; “Daha önce de, şimdi de size Müslim ismini veren Allah’tır. İbrahim’in (as) dini İslâm’dı, İbrahim (as) Müslimdi.” Kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla Hz Âdem aleyhisselâmdan bu yana Rabbimizin seçtiği tüm elçilerine gönderdiği din İslâm’dı ve tüm Rasûlleri de Müslim idi.

En’am Suresi 162 ve 163. Ayetlerde Müslim olmanın şartının, bütün hayatı Allah’a ibadete dönüştürmek, âlemlerin Rabbi olan Allah’a tahsis etmek ve tamamen Allah’a ait hâle getirmek olduğu vurgulanıyor: “De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım, mematım/ölümüm hep Rabbül’âlemîn olan Allâh içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslimlerin ilkiyim.”

Ey Müslümanlar! Mademki Rabbimiz daha önce de, şimdi de bize Müslim/Müslüman ismini verdi, öyleyse adımız sadece Müslim/Müslüman olsun. Çünkü bu ismi bize Allah verdi. Adımızı Rabbimizin koymuş olması bizim için büyük bir şereftir. Bu isim kıyamete kadar gelecek bütün İslam dini mensuplarının ortak adıdır. Bu ismin dışında kendimize başka isim ve başka şeref aramayalım. Bizi Müslim/Müslüman diye çağırsınlar ve biz sadece Müslim/Müslüman olarak ölelim inşaAllah (Âl-i İmran, 3/102). O hâlde bir daha altını çizerek ifade edelim ki, adımız Müslim/Müslüman. İnsanlığa imam kılınmış olan (Bakara, 2/124) imamımız İbrahim (as), dinimiz de İbrahim’in (as) dini/milleti olan İslâm’dır.

O halde, ey “Müslüman”lar! Gelin Allah’a teslim olalım. Kur’an’ın belirlediği şartlarda Müslim/Müslüman olalım. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayalım, İlah ve Rabb olarak sadece O’nu tanıyıp sadece O’na itaat ederek hayatımızın bütün alanlarında sadece O’na rükû, secde ve ibadet ederek Kur’an’ın belirlediği şartlarda Müslimler olalım.” Herkes kendini gözden geçirsin, eğer böylesine Allah’a teslim olmuş bir İslami hayatı yaşıyorsa, işte o takdirde müslim/müslüman olarak nitelenmeyi hak etmiştir. Rabbimiz adımızı Müslim koymuş ve bu teslimiyetin gereği olarak birçok sorumluluk yüklemiştir.

“Ta ki, Rasûl size şahid olsun, siz de insanlara karşı şahidlik edesiniz”.

Bu ayette de ifade edildiği üzere, Müslim olmanın en temel gereği, bu iki ayette ve Kur’an bütünlüğünde emredilenlere uyumlu bir hayat yaşayarak vahyin şahidliğini/örnekliğini yapmaktır. Sadece bilgi sahibi olmak ve bu bilgiye iman ettiğini iddia etmek asla yetmemektedir. Bundan daha önemli olan, bu bilginin ahlâkını kuşanıp hayatımızda örnekleyerek insanlara vahyin şahidliğini yapmak suretiyle imanımızı ispat etmektir. Rasûl bize şehid/şahid/örnek olsun ve bizler de tüm insanlığa şehid/şahid/örnek olalım diye Rabbimiz bize Müslim/Müslüman ismini vermiş, bizi şereflerin en yücesiyle şereflendirmiştir. Allah’ın Rasûlü (s) çok güzel bir Müslimlik örnekliği ortaya koyarak, vahyin en güzel uygulamasını yapmak suretiyle Kur’an’ın ahlâkını hayatında örnekleyerek biz ümmetine şehid/şahid olmuştur. Bizler de öyle güzel bir Müslimlik/Müslümanlık sergilemeliyiz ki, tüm dünya insanlığına, vahye uygun hayatımızla, ahlâkımzla sehid/şahid/örnek/model olmalıyız. Yani hakkıyla cihad yapmanın, dine uygun bir hayat sürmenin ve Müslimliği/Müslümanlığı yaşamanın nasıl olacağını Rasûl (s) bizzat yaparak bize gösterip öğrettiği ve Hakk’ın şehidi/şahidi, peşinden gidilecek bir örneği olduğu gibi, biz de ona uymak suretiyle bütün insanlar için, Hakk’ın örnek alınacak birer şahidleri olmalıyız. Bu ferdi planda yapılması gereken bir şahidliktir/örnekliktir. Rabbimiz biz Müslimlerden bir de cemaat/ümmet planında örneklik, şahidlik yapmamızı istemekte ve bunun için bizi insanlara hayırlı vasat bir ümmet kıldığını bildirmektedir.

Bakara Suresi 143. Âyette zikredildiği üzere Rasûl bize şehid/şâhid, örnek, model olsun, biz Müslimler de insanlara şehid/şâhid, örnek ve model olalım diye Rabbimiz bizi “…vasat bir ümmet, şahit bir ümmet…” kıldığını bildirmektedir. Rabbimiz, Müslimleri, bu dünya üzerinde vasat/orta/mutedil ve şâhid bir ümmet yaptı. Tüm dünya insanlığına karşı hem denge unsuru, hem de kendisine nasıl kulluk yapılacağının örnekleri/şâhidleri yaptı. Rabbimiz Müslim ümmetten, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak vahyin mesajını tüm insanlığa, yaşantısı, ahlâkı ve sözleri ile ulaştıracak bir önderlik ve örneklik istiyor. Tüm insanlığın Müslim ümmete bakıp istikameti bulacağı, dalalette olanların sapkınlık noktalarını ortada örnek olarak duran bu vasat ümmetten anlayacağı, Hakk’ı bulmak isteyenlerin bu ümmete bakarak Hakk’ı bulabilecekleri, şâhid, denge unsuru, mutedil bir ümmet olunmasını istiyor. Rasûlüllah (s) şahsında yaşadığı Müslümanlıkla nasıl ümmetine kulluğu örneklemiş ise, bizler de tüm insanlık için Allah’a nasıl kulluk yapılması gerektiğinin örnekliğini oluşturmak zorundayız.

İnsanlara nasıl şehid/şâhid olacağız? Eğer bütün insanlara bu dini anlatır, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak ve Hak ile bâtılı ayrıştıracak ölçüyü muhtevi Kur’an âyetlerini hâl ve kâl ile bütün insanlara ulaştırırsak. Dünya üzerinde Allah’tan ve O’nun âyetlerinden, cennetten, cehennemden ve kulluğun nasıl yapılması gerektiğinden haberdar edilmedik insan kalmayacak biçimde herkesi bu kurtarıcı mesajdan haberdar edebilirsek. İşte o zaman biz insanlara şâhidlik görevimizi yapmışız demektir. Tıpkı Rasûlüllah’ın (s) bu ümmet üzerine şâhidlik yaptığı gibi. Öyleyse gelin ey müslümanlar, öyle güzel bir Müslimlik/Müslümanlık ortaya koyalım ki tüm dünya insanlığı güzel ahlâkı, adaleti, hayrı ve iyiliği biz Müslimlerde görsünler. Rabbe nasıl kulluk yapılacağını bizim hayatımızda görüp hâl ve kâl ile ortaya koyacağımız vahyin mesajında dirilsinler. Öyle güzel bir yöntem, örneklik ve üslupla tebliğ yapalım ki Allah’ın dini hakkında yeryüzünde “benim bundan haberim yoktu” diyen insan kalmasın.

Kuşkusuz bu ümmet, Rasûlün şahidliğini yaptığı bu ilahî nizama, Hablullah olan Kur’an’a sarıldığı ve pratik hayatında uyguladığı sürece insanlığa önderlik ve şahidlik yapmıştır. Ama bu ilahî nizamdan ve istikametten saptığı, inzal edilmiş hablullahı bırakıp üretilmiş başka iplere tutunduğu ve yükümlülüklerini yerine getirmediği zaman yüce Allah onu önderlik makamından almış zelil kılmıştır ve halâ da öyle olmaya devam etmektedir. Yüce Allah’ın kendisi için seçtiği sorumluluğu yeniden yüklenmediği sürece de hep böyle kalacaktır. Bu büyük sorumluluk, yani vahiyle yeniden dirilerek insanlığa önder ve örnek olmak; düşünce ve hareket yoğunluğunu, çok boyutlu bir çaba ve hazırlığı gerektiren bir sorumluluktur. Bu yüzden âyetin devamında Rabbimiz, Müslimlere namaz kılmalarını, zekât vermelerini, Allah’a sarılmalarını emrediyor.

“Öyleyse namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin”.

Bu ibadetler, daha önceki ayette zikredilen hayatı kuşatan secde ve ibadet kavramları içinde muhtevi oldukları hâlde, önemine binaen altı bir daha çizilmiş oluyor. Namazın burada açıkça bir daha zikredilmiş olması, 77. Âyetin başında emredilen rükû ve secdenin, namazı ve zekatı da içine alacak biçimde daha geniş ve hayatı kuşatan bir anlama işaret ettiğinin bir başka göstergesidir. En’am Suresi 56. Âyette aynı cümle içinde hem namazın hem de rükû etmenin zikredilmesi de bu çıkarımımızın bir başka delilidir. Rabbimiz bu Ayetinde “Sizin veliniz Allah, Rasûlü ve namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve rükû eden (râkiûn olan) (Allah’a boyun eğen)müminlerdir.” buyurmaktadır.

Burada zikredilen namaz, güçsüz ve fani kişinin güç, izzet ve şeref kaynağına bağlanmasıdır. Kaynakla kurduğu sağlam bağ sonucunda arınıp tekâmül etmesinin, olgunlaşıp büyük sorumluluğu taşımaya hazırlanmasının önemli bir gereğidir. Zekât da hem Müslim şahsiyetin kazancını ve nefsini arındırmakta hem de toplumu birbirine bağlamaktadır. Toplumun ihtiyaçlarını giderip fesadı önleyen ve fesada giden yolları tıkayan bir işlevi de yerine getirmektedir.

“Ve Allah’a sarılın”.

Allah’a sarılmak ise, kul ile Rabb arasındaki kopmak nedir bilmeyen sağlam bir kulptur. Kim tağutları ve Allah’tan başka ilahlık taslayanları reddederek Allah’a iman edip O’na sarılırsa kopması mümkün olmayan bir kulpa yapışmış olur. (Bakara, 2/256). Müslimlerden istenen, Allah’a ve Hablullah’a sarılarak Allah’ın kitapta indirdiği hükümlerle ahlâklanıp korunmalarıdır. Allah’ın ipine topluca sarılıp dağılıp ayrılmamalarıdır. Rabbimiz Âl-i İmran Suresi 103. Âyetinde bu konuda, “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” buyurmuştur. İşte ancak tüm bu hazırlıklar sonucunda bu ümmet, yüce Allah’ın kendisi için seçtiği İslam dini ve Müslim kimliği gereğince insanlığa önderlik, örneklik ve şâhidlik görevini, inşaAllah yeniden yerine getirecek izzetli bir duruma gelebilecektir.

“O, sizin mevlânızdır. O ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!”

İşinizi görecek emir sahibiniz, sizi kurtaracak Rabbiniz, efendiniz, yardımcınız ancak Allah’tır. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.

Sadece iki yazıda ele aldığımız Hac Suresindeki bu iki âyet ya da “iman edip sâlih amel işlemeyi, hakkı ve sabrı yaşayıp tavsiye etmeyi” hüsrandan kurtuluş vesilesi sayan Asr Suresi bile hakkıyla okunduğunda, mü’min/müslim olmanın ve kurtuluşun temel şartlarını ve yol haritasını ortaya koyacak açılımlar ihtiva ettiği görülmektedir. Şuara Suresi 227. Ayet de bunlara ilave edilirse, ki Rabbimiz bu ayette; “iman edip salih amel işleyerek hayatın bütün alanlarında Allah’ı çokça zikredip Kur’an’ı hâkim kılmaya çalışanların ve zulme karşı mücadelede yardımlaşanların bir inkılap sonucunda zalimleri devireceğini” bildirmektedir. İşte bu ayetler, birlikte ve hakkıyla okunduğunda; bir mü’min ya da müslimin mücadele sürecinin evreleri, kurtuluşa ermek için tâkip edilmesi gereken yolun işaret levhaları, yapılması gereken görevler açıklıkla ortaya çıkacaktır.

Hac Suresi 77, 78. Ayetlerde ve Asr Suresinde Allah’a samimi bir teslimiyetle, tevhidî bir imanla bağlanmanın hemen ardından itaatin, inandığı Kitabın hükümlerini hayata hâkim kılıp yaşamanın gereği vurgulanıyor. Kur’an’daki emir ve yasaklara uyma çağrısı yapılıyor. Hepsi de birbiriyle örtüşen ve hayatı kuşatan kavramlarla Allah’a rükû, secde ve ibadet etmenin, sâlih ameller, hayırlı işler yapmanın ardı ardına zikredildiğini görüyoruz. Arkasından da bu kitabın hükümlerini, vahyin mesajını hâl ve kâl ile diğer insanlara da taşıma sorumluluğu hatırlatılıyor. Müslimlerin öncelikle kendi hayatlarında yaşadıkları Hakk mesajı diğer insanlara da tavsiye etmekle görevli oldukları bildiriliyor. Şuara 227. ayetle birlikte değerlendirildiğinde ise, iman, salih amel ve hayatın bütün alanlarına Allah’ın zikrini hâkim kılma çabası dışında ayrıca zulme ve zalimlere karşı yardımlaşarak birlikte mücadele etmenin gerekliliği vurgulanıyor.

Böylece şirke, ifsada ve zulme karşı, tevhid, ıslah ve adalet mücadelesi vermeye dair toplumsal sorumlulukların yerine getirilmesinin ve bu anlamda “Allah yolunda hakkıyla cihad” edilmesinin, anın cihadının gereği neyse onun yapılması gerektiği ortaya konuyor. İşte bütün bunları yapanlar Müslim olarak adlandırılmayı hak edip Allah’ı razı edebilecek ve Allah’ın vaadettiği ilahî yardıma müstahak olabileceklerdir.

Rabbimiz, toplumda yaşanan “Müslüman”lığı, iki yazımızda zikredilen ayetlerde ifade edilen içerikteki “Müslim”likle örtüştürerek Kitabîleştirmeyi ve vahye uygun Müslimler /Müslümanlar olmayı hepimize nasip etsin inşaAllah.

İlginizi çekebilir

Kur’an ve Sünnete Dayalı Sahih İslam Anlayışını, Her Şartta Taviz Vermeden Sürdürmek İmanî Sorumluluktur

Yüzyıllara yayılan yozlaşma serüveninde ve günümüz dönüşüm sürecinde gerçekleşen bozulma ve değişim, zaman içinde verilen tavizlerle ya da pragmatik "maslahat" hesapları ve "çıkar" amaçlı ilkesiz davranışlarla adım adım yaşanmıştır. Her seferinde bir önceki taviz ya da ilkesiz davranış kanıksanarak daha fazlası yapılmış ve bir süre sonra da artık yaşandığı gibi inanılmaya başlanmıştır. İşte bugün "müslümanım" diyenlerle müslüman olmayanlar arasındaki temel farklılıkların yok olduğu benzeşme böyle bir dönüşüm süreci sonucunda gerçekleşmiştir.