BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / ‘Ey İman Edenler İman Edin…’ Ayetinin Işığında Halimizi Sorgulamak

‘Ey İman Edenler İman Edin…’ Ayetinin Işığında Halimizi Sorgulamak

Ne oldu da, ilk Kur’an neslinde muazzam bir inkılaba yol açan, onlara izzet, şeref ve onur kazandıran Kur’an ve ibadetler biz de aynı sonucu doğurmuyor? Neyi kaybettik, hangi yanlış tercihlerde bulunduk ve hangi savrulmaları yaşadık da bugünkü zillete sürüklendik? Hem de elimizde, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere indirilmiş, şeref ve izzet kaynağı muhteşem bir Kitap, Kur’an varken…

Hangi hatalar bizi bu zillete sürükledi ve hangi sebeple bir türlü o ilk neslin onurlu temsiline yaklaşamıyoruz? Neden Kur’an ve ibadetlerimiz bizde bir değişim, bir inkılap meydana getiremiyor? Hem de kitap aynı kitap, ibadetler aynı ibadetler olduğu halde…

Ümmet olarak bu hale
neden sürüklendik?

Saltanata geçişle başlayan kaynaktan kopuş süreci, giderek büyük savrulmalara yol açtı. Tevhidi sahih geleneğin yerini, yüzyıllar süren bu savrulma sürecinde muharref gelenek aldı. Kur’an’dan ve Resulullah’ın sahih sünnetinden uzaklaşma, Müslüman halkların ümmet olma vasıflarını kaybetmesine, kitabi bir toplum olmaktan çıkarak, muharref geleneğin oluşturduğu “atalar dini”ni taklit eden niteliksiz halklar ortaya çıktı.

Allah’ın, Kur’an’da, akletmeyi, düşünmeyi, tefekkürü ve ilim tahsil etmeyi emretmesine rağmen, kurumsallaşmış tasavvufun, “aklı ve ilmi terk etmedikçe hakikate ulaşılamaz” yalanıyla, şeytanın ve zannın cirit attığı bir alan olan “keşf ve ilham” alanında uydurulan sahih olmayan bilgilere dayalı bir din anlayışını öne çıkarması bu büyük sapmanın, Kitabi din anlayışından kopmanın en büyük sebebini teşkil etti. Aklın ve iradenin devre dışı bırakılıp, Allah’ın yasakladığı “kör taklid”in ve “meyyit gibi teslimiyet”in esas alınması sonucunda dinde tahrifin ve sapkınlığın önü iyice açıldı.

Din alanında kaynaktan beslenmeyen, önderlerden intikal eden yanlış bilgileri sorgulamadan taklit eden niteliksiz yığınlar ortaya çıktı. Özellikle, “içtihat kapısını kapatan” taassubun sonucunda, düşünmenin, akletmenin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek yeni fikir ve projelerin üretilmesinin önü iyice kesildi. Bunun neticesinde yüzyıllar sonrasının toplumlarının sorunlarına yüzyıllar öncesinin fetvaları ile cevap verilmeye kalkışılmasının doğurduğu çözümsüzlük ve bunalımlar da bu bozulma sürecini hızlandıran bir katkı sağladı.

İşte bu büyük yozlaşma serüveninin sonunda geldiğimiz bugünkü noktada, Kur’an algımızdan başlayarak, hayatımızı kuşatan ve yaratılış amacımız olan “ibadet” anlayışımıza kadar pek çok temel konuda ürkütücü boyutlarda anlam ve eksen kaybının meydana geldiğini görüyoruz.

Tevhidi Öbekler Neden İstikametini
Koruyamıyor, Neden İlkeli Duruşunu
Sürdüremiyor?

Türkiye’de özellikle 1970’li yıllardan sonra başlayıp, 80’lerden itibaren ivme kazanan tevhidi uyanış ve kaynağa dönüş çabalarına ve bu çabaları gösterenlere ne oldu da, bu kadar çarpıcı savrulmalar ve geriye dönüşler yaşanabildi? Bu birikim bugün ne halde?
Hani Kur’an özne olup, merkezde ve belirleyici bir kitap olarak bizi, ailemizi, toplumumuzu yeniden inşa edip, ateşten korunmamızı sağlayacak, karanlıktaki hayatımızı aydınlığa çıkaracaktı?

Hani insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş bu kitap, bize, hak ile batılı ayırma kabiliyetini kazandıracak furkan fonksiyonu görecekti?

Hani Kur’an, cahili ölçüler içinde cereyan eden toplumsal hayatımızı, ilişkilerimizi ıslah edecek ve vahyin ölçüleriyle yeniden inşa edecekti?

Hani Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatımızın bütün alanlarını, davranışlarımızı, ilişkilerimizi vahyin ölçüleriyle inkılaba uğratmak için indirilmişti?

Ne oldu da, Kur’an’ı gereği gibi okumayı, onu hayatımızın tam içinde ve tam içinden okumayı terk ettik? Ne oldu da, yıllarca süren tefsir dersleri bir türlü hayatımızı Kur’an’laştıramadı?

Sürekli elimizde, baş ucumuzda durması, sürekli bir irtibatla sürekli kalbimize ve hayatımıza nüfuz etmek, hayatımızı Allah’ın rengine boyamak üzere okunması gereken Kur’an’ı bu işlevini yerine getiremez hale nasıl getirdik?

Ne oldu da, kiatba varis kılınmışken, elimizdeki bu muhteşem mirasa ihanet ederek, Resulullah’ın hesap gününde Allah’a, “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş olarak bıraktı” şikayetine muhatap olan zelil konumlara sürüklendik?

Ne oldu da, dünyanın süsleri, çıkar hesapları, korkular, dünyevi endişeler, ikbal, iktidar ve rant hırsları bizi bu kadar kolayca peşine takabildi? Bizler, Kur’an halkalarında yıllarca bulunmuş olanlar, gereği gibi Kur’an okumayı da, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve hayatımızı vahyi değer ve ölçülerle inşa etmeyi de kolayca terk edip, dünyanın süsleri uğruna, ahiret, hesap, kulluk bilinç ve imanımızı zaafa uğrattık. Gerçekten bunu nasıl becerdik? Neden imanımıza bu kadar kolayca ve bu kadar çabuk zulüm bulaştırabildik? Ne oldu da bütün bu hüsran ve bu büyük savrulmalar yaşanabildi?

Belki samimi olarak, ancak duyguların, heyecanların yönlendiriciliğinde, henüz sınanmadan iman ettiğimizi haykırdık, ama bu teorik ve duygusal imanın altını dolduramadık, imanımızda mutmain olamadık, imanımıza yakin, sahih bir boyut ve eğitime dayalı ciddi bir derinlik kazandıramadık. İşte bu sebeple de, daha ilk imtihanda hemen savrulduk ve maalesef kaybettik.

Halbuki yıllarca oturduğumuz Kur’an halklarında öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara Suresi 155 – 157. Ayetlerde, bizleri “biraz korku”, “açlık”, “bir parça mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle” imtihan edeceğini beyan etmekte, sabredip, direnenleri ise müjdelemekteydi. Yine aynı halklarda okumuş ve öğrenmiştik ki; Rabbimiz, Bakara suresi 214. ayette “sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?” ikazıyla bizi uyarıyor, “Allah Resulü ve beraberindeki mü’minlerin büyük sıkıntı ve darlıklarla sınandıklarını ve Allah’ın yardımı ne zaman diyecek hale gelene kadar büyük eziyetlere, darlıklara katlandıklarını ve Allah’ın vaat ettiği yardıma ancak böylece müstahak olduklarını” bildiriyordu.

Daha önce, ikbal, makam, mevki, iktidar nimetleri, ihaleler, zenginleşme fırsatları henüz kendilerine sunulmayanlar, bu tür nimetlerin ilk sunulduğu sınavda bu kadar çok sayıda dökülüyorlarsa, temel zaafın imanda olduğu kesindir. Milletvekili olma imkânı yok iken, laik demokratik partileşmeye karşı olmak kolaydı. Öğrenciyken, baldırı çıplakken, dünyevileşme, zenginleşme, makam mevki hırsı peşinde koşanları eleştirmek, bu duruşlara karşı çıkmak kolaydı. Ama öğrencilik bitip, evlendikten, iş ve meslek sahibi olduktan sonra, tüm bu imkânlar sunulduğunda ve karşılığında İslami kimlik ve ilkelerden taviz istendiğinde çoğunluk ayakta kalamadı. Hatta önemli kısmı bu tür imkânlar sunulmadan bunları elde edebilmek uğruna kendileri tavize koştular. İşte gerçek iman, bu imkânlar olduğu halde, eğer bunların karşılığında İslami kimlik ve ilkelerden taviz verilmesi gerekiyorsa reddetmeyi gerektirirdi. Ama maalesef çoğunluk bunu yapamadı. İşte bu sebeple Rabbimiz, “Ey iman edenler iman edin…” çağrısında bulunuyor. Evet bu iman nasıl bir imandı ki, en küçük bir rüzgarda savrulup gidivermeye engel olamadı.

Topluma daveti götürecek olanlar, daha davet ve şahitlik görevi tam yapılmadan, hemen görevi terk edip, dünyevileşerek, daha önce reddedip eleştirdikleri toplumun cahili değerlerine doğru savruluverdiler.

Tevhidi uyanışla oluşan öbekler ve tevhidi bilince ulaşan veya öyle zannedilen bireyler neden uzun soluklu bir direniş azmini gösteremiyorlar? Neden bir süre sonra bıkıp, yorulup savrulmaya ve daha önce reddettikleri kesimlere ve yanlış din anlayışlarına doğru sürükleniyorlar?

İslami çalışma öbeklerinin büyük ekseriyeti, neden içinde her türlü inancı, hurafeci anlayışları da barındıran çıkar birlikteliklerine dönüştüler? Aynı grup içinde,
-“tevhidi düşünenler”,
-“tarihselciler”,
-“modernistler”,
-“liberal-demokratlar”,
-“sekülerleşenler”,
-“laik particiler”
-“ulusalcılar”,
-“devleti kutsayanlar”,
-“Tasavvufçular” birlikte bulunabiliyorlar.

Neden böyle oldu? Neden bu büyük çarpıklık bu kadar kolay ve bu kadar çabuk kanıksanabildi?
Neden bu dönüşümü yaşayanlar, yıllarca Kur’an okudukları halde tevhid inancıyla bağdaşmayan bu halden rahatsız değiller?
Neden bu çarpıklığı, savrulmayı, kargaşayı, eklektik duruşları kimse eleştirmiyor? Neden herkes birbirini idare ediyor?
Neden kimse kimseye merhamet etmiyor? Birbirinin yanlışlarına, savrulmalarına karşı çıkmamak, eleştirmemek, birbirine zulmetmek iken, neden merhamet zannedilir hale gelindi?
Neden, Allah için uyaranlar, emri bil maruf yapanlar kınanır oldu?

Böyle olunca, her türlü fikri aynı grup içinde barındırınca, tek amacın grup dayanışması ve grup çıkarlarını korumak olan klüpler haline dönüşmekten korunmak mümkün olmuyor. Başlangıçta, tevhidi düşüncenin yaygınlaşması ve bu istikamette, sahih din anlayışı ekseninde İslami toplumsal dönüşümün gerçekleşmesi için kurulduğu iddia edilen bu tür grup, çevre ve öbeklerin çok büyük ekseriyeti bugün yukarıda zikredilen eklektik/karışık din anlayışlarına, geleneksel ve modern bid’at ve hurafelere itibar eden ve grubu için çıkar devşiren konumlara sürüklendiler. Giderek maddi yönden güçlendiler, holdingleştiler, zenginleştiler, TV sahibi oldular, büyük kurumlar oluşturdular ve biraz da kitleleşmeye doğru yöneldiler, ama ilk çıktıkları noktadaki tevhidi duyarlılıklarının bile çok gerisine düştüler.

Kimisi daha önce tekfir ettiği laik demokratik çizgide particilik yapmaya, kimisi de hurafeci tasavvufun kıymetini (!) yeniden keşfetmeye, ilkeleri çürütücü, direniş azmini çözücü, şahsiyetleri öğütücü pragmatizmin peşinde, oradan oraya savrulmaya başladılar.

Savrulmanın Sebepleri

1 – En önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması, inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakin bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. Tevhidi iman yerine Allah’ın varlığına imanın öncelendiği bir toplumsal kültürün, toplumla çelişmeme adına kanıksanmasıydı.insanların, tam bir tevhidi inançla kendilerini değiştirmeden eski gelenek ve göreneklerindeki inançlarla birlikte İslam toplumuna girip kültürle dini birbirine karıştırmaları, (Hucurat 49/14) “Bedevîler “Inandik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “Boyun egdik” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eger Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah islerinizden hiçbir seyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bagislayan, çok esirgeyendir.”

2 – İlk indiği, dönüştürdüğü toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber ve ashabının hayatından soyutlanmış, ilk pratikten kopuk teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet içselleştirilmeyince, toplumu dönüştürme sorumluluğu terk edilince, vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberi pratikten kopuk teorik imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor. Kulluk eksenli bir hayatı kuramayanlarda, tevhidi bir pratiği üretemeyenlerde meydana gelen boşluğu dünyevileşme dolduruyor, ibadet bütünlüğünden ve ubudiyet bilincinin belirleyiciliğinden kopuk hayat giderek sekülerleşiyor.

3 – Kulluk eksenli mücadele yerine iktidar eksenli mücadelelere heveslenilmesi, kulluğun parçalanıp, bazı parçaların dinin/bütünün yerine ikame edilmesi, kimileri açısından kulluk bütününden soyutlanmış bir siyasi mücadelenin dinin tümü gibi algılanması, hem de diğer alanları yok sayacak derecede birinci plana çıkarılması da bir başka savrulma sebebini teşkil ediyor.

4 – İman edilen değerleri, Kur’ani ölçüleri hayat düsturu haline getirememek, Kur’an’la ahlaklanamamak, inanıldığı iddia edilen değerleri salih amel haline dönüştürememek, iman-amel bütünlüğünü parçalayan tutumlar da savrulmalarda önemli rol oynamaktadır. Allah bu durumda olanlara Bakara suresi 44. ayette “Başkalarına iyiliği tavsiye ederken kendisni unutan bilgi sahipleri” ya da Saf Suresi 3-5. ayetlerde “Yapmadıklarını söyleyenler” ve Cuma Suresinde “Kitap yüklü merkepler” olarak niteleyip kınamaktadır.

5 – Fikirde ve tavırda yüzeysellik sebebiyle derinlik kazanamamak yüzünden slogan, duygu, heyecan ve tepkiselliğin davranış ve eylemlere yön vermesi, vahiy ve aklın yönlendirme ve denetiminden çıkılması ve bu halin çözümsüzlüklere, tıkanmalara yol açması da savrulma nedenlerinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

6 – Modern kavram ve değerlerin yol açtığı kirlenme ve Batının seküler değerlerini evrensel değerler olarak kabul etme sonucunda meydana gelen zihinsel dejenerasyon ve sekülerleşme Müslümanlar üzerinde önemli bir dönüştürme etkisi yapmış bulunuyor.
Emperyalist sekülerleştirme projelerinin estirdiği medyatik rüzgara kapılarak, dağıtılan imkânlara teslim olarak, büyük güçlerin gücü karşısında komplekse kapılarak, onlarla sağlıksız ve ilkesiz ilişkiler kurarak Batı desteğiyle dönüştürme projelerine eklemlenme de özellikle yerel ve global “28 Şubat” projelerinin temin ettiği çok önemli ve yeni bir savrulma nedeni olarak gelişmelere damgasını vurmuştur.

“Vay haline o kimselerin ki kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, ‘bu Allah katındadır derler!’ Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların!”(2/79)

7 – Bazılarının yaşının ilerlemesine rağmen bir türlü gelmeyen, uzun soluklu bir yürüyüşü gerektiren İslami yönetimden ümidi kesip, bir an önce iktidara ve onun nimetlerine ulaşma aceleciliği içine girdiler.

8 – Tevhidi, inkılabi kesimlere yapılan baskı ve zulümlerden çekinip de sistemin “meşru” (!) saydığı alanlara doğru yönelme eğilimleri, korku krallığına teslimiyet de bu savrulmalarda önemli rol oynadı.

9 – CIA raporlarının ılımlı – radikal ayrımı yaparak, Amerikancı, Batıcı seküler anlayışı temsil eden “ılımlı”lara ve sufizme sıcak yaklaşımlar geliştirmesi, onlarla egemen güçlerin temasa geçmesi, vaadlerde bulunması da bu tip yanlış din anlayışlarına rağbeti arttırdı.

10 – Çözüm üretememek, alternatif bir yapı oluşturamamak gibi sebeplerle bunalıma düşüp, “biz hiçbir şey yapamıyoruz” diyerek, yanlış da olsa bir şeyler yapar görünen uzlaşmacı, hurafeci kesimlere, kitleleşip kurumlaşanlara doğru meyletmek, (üstelik bunlar ABD, AB, Papalık ve Siyonist kuruluşlarla çok yakın ilişkiler de kurmalarına rağmen) onları yücelterek eklemlenmek de önemli bir başka savrulma nedenidir.

11 – Henüz görevlerini tam yapmadıkları halde, toplumu dönüştürmede haksız yere hemen sonuç almayı ve hemen bir inkılap gerçekleştirmeyi umanlar, uzun vadeli çalışmayı göze alamadıkları ve sabredemedikleri için, hemen dönüştüremedikleri toplumun cahili değerlerini yeniden keşfederek ve daha önce hata ettiklerini itiraf ederek, ne pahasına olursa olsun kitleyle buluşmak adına topluma doğru bir dönüşüm geçirdiler.

İçinde İslami motiflere de yer veren fakat esasta tamamen dünyayı terk gayesinde olan “Doğu Mistizminin” ve “Batı Ruhbanlığının” özelliklerini de üzerinde bulunduran “Tasavvufi Düşünce”nin doğması, tarihi bir savrulma nedeniydi. İşte birileri bu savrulmayı elştirerek yola çıkmışken şimdi yine ona sığınıyorlardı. (Hadid 57/27) “Sonra bunlarin izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu Isa’yı da arkalarından gönderdik, ona Incil’i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurduklari ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rizasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da geregi gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarini verdik. Içlerinden çogu da yoldan çıkmışlardır.”

Müslümanların kolaylığı için çalışan alimlerin görüşlerini dogmatik olarak kabul edip değişmez mezheplerin oluşması, hatta zaman zaman mezhepleri dinin önüne geçirmek, hatta kimileri açısından dinleştirmek suretiyle oluşturulan “Kör taklid”çilik ve mezhebi taassupçuluk bu süreçte yeniden baş gösterdi. Bazı tevhid ehli Müslümanların, yola çıktıklarında önceledikleri Kur’an ve sahih sünnetin belirleyiciliğini terk ederek, mezhebi, Batıni yorumlarla, Kur’an algısını, korunmuş metinle alakasız yorumlarla tahrif eden eğilimlere ve mesnetsiz uyduruk rivayetleri Kur’an’ın ve sahih sünnetin önüne geçiren ve üstelik bu yanlışlara tabi olmayanları mü’min saymayan sapkınlıklara doğru savrulmalar yaşandı.

Böylece, Kur’an’ı ve dini parçalayıp, kendi subjektif yorumunu dinleştirip onunla böbürlenen kesimler oluştu.
(Rum 30/32) “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her firka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”

12 – Az sayıda insanla birlikte olmaktan bıkıp, daha geniş kitlelerle birlikte olmanın arzu edilmesi, insanlardan itibar görmeye dair özlem ve beklentiler, marjinalleşmekten korkmak, kitleleşme uğruna ilkelerin feda edilmesi de önemli bir savrulma nedeni oldu. Halbuki bütün Peygamberler de önce marjinaldiler ve hatta pek çoğu bu konumdan hiç kurtulamadılar, Nuh (as) 950 yılda bir gemi dolduramadı, ama tevhid gemisini inşa etmekten de hiç bıkmadı, yorulmadı ve tüm alaylara rağmen karada gemi inşa etmeyi ısrarla ve yılmadan sürdürdü.

Bir fikir, düşünce ve duruşun taraftarlarının marjinal olması, azınlığı teşkil etmesi, onun yanlışlığının ve terk edilmesi gerektiğinin delili olarak ileri sürülemez. Aslında toplumlarda büyük değişim ve dönüşümlere sebep olan fikir ve çabalar başlangıçta hep marjinal konumda bulunmuşlardır. Toplumlara hamle yaptıran, ileriye taşıyan köklü fikir ve düşüncelerin sahipleri de hep tek kişi olarak başlamışlar ve bu büyük dönüşümün yolundaki ilk adımları da ya tek başlarına yada birkaç kişiyle atmışlardır. Marjinallikten kurtulup bir an önce kitleleşmek ve aceleyle dünyevi sonuçlar elde etmek isteyenler; dönüştürmek istedikleri toplumdan farklarını oluşturan temel ilkelerini terk ederek, değiştirmek için yola çıktıkları statükoya ve toplumun cahili değerlerine savrulmaktan kurtulamazlar.

Hak ve adalet çizgisinde ısrarlı olmaktan kaynaklanan marjinallik şüphesiz ki şereftir. İnsanlığa hayırlı büyük değişim ve dönüşümlere sebep olan çabalar başlangıçta hep marjinal olmuşlardır. Önemli olan azınlıkta olup olmamak değil doğru konumda bulunup bulunmamaktır. Kur’an bir çok ayetinde “insanların çoğunun bilmeme” noktasında bulunduğunu, hakikate kendilerini kapatan konumları tercih ettiklerini vurguluyor. İblis ilk isyanı gerçekleştirip şeytanlık, saptırıcılık fonksiyonunu üstlendikten sonra, Rabb’imize hitaben, “onların çoğunu şükredici bulamayacaksın” diyor. Bir başka ayette ise, “iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır” hükmü yer alıyor.

O halde anlamlı, değerli, itibarlı ya da doğru olmanın ölçüsü çoğunlukta olmak veya dünyada somut sonuçlar elde etmek değildir. Tek kişi bile kalınsa, hak, adalet ve tevhid çizgisinde bulunan kişilerin durduğu yer doğru, isabetli, değerli ve anlamlıdır. Hak istikametteki büyük değişimlerin yolunu açanlar da, hep marjinal kalma pahasına temel ilke ve değerlerinden taviz vermeden istikrarlı ve süreklilik arz eden onurlu ve şahsiyetli duruş ve çabaları ortaya koyanlar olmuştur. Bu anlamda bütün Peygamberler de marjinaldiler. Hatta toplumlarının çoğunluğunun, yani marjinal olmayanların yanlışta direnmesi, yalanlaması sebebiyle pek çokları da marjinal olmaktan hiç kurtulamadan ömürlerini ve görevlerini tamamladılar. Mesela NUH (s), 950 yıllık; tebliği, fesada karşı ıslah edici çabayı ve marufu emredip münkere karşı durmayı içeren tevhid ve adalet mücadelesinde, toplumun batılda direnmesi sonucu bir gemi dolduracak kadar insana bile ulaşamamış ve savrulanların ifadesiyle dünyada bir sonuç ya da başarı da elde edememiş, iktidar da olamamıştı. Zenginleşememiş, holdingleşememiş, büyük kurumlar oluşturamamış, televizyon ve gazete sahibi olamamış, kitleleşememişti. O halde, dünyada somut başarılar (!) ya da her şeye rağmen büyüme ve kitleleşme peşine düşenlerin mantığı ile Nuh (as) yanlış yolda, manasız ve terk edilmesi gereken şeylerin ve marjinal tutumların, düşüncelerin, tercihlerin peşinde boşuna bir uğraş mı vermişti? Allah’a sığınarak haddimizi bilmek kadar değerli ve önemli bir şey olamaz. Bize yakışan, istikameti kaybetmeden dosdoğru yolda ısrarlı ve istikrarlı bir yürüyüşü gerçekleştirmek, her şart altında tavizsiz bir biçimde ve Allah rızası için doğru olanı yapmaktır. Hz. Nuh’un örnekliğinde olduğu gibi kınamacıların kınamalarına aldırmadan tevhid gemimizi inşa etmeyi ısrarla sürdürmektir, sonuçları taktir etmek ise sadece Allah’a aittir.

Sonuç almak, başarılı olmak tamamen Allah’ın takdir alanına giren hususlardır. Bizim irademize bırakılmış olan ise, ne pahasına ve hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka yaratılış amacımız istikametinde üzerimize düşen kulluk görevimizi yerine getirmekten, Hakikatin mesajını hayatımızda örnekleyerek ısrarla insanlara ulaştırmaktan, tevhidin ve adaletin ikamesi için hayırlı, olumlu adımlar atmaktan, bu çabalarımızı ısrarla ve Allah rızası için sürdürmekten ibarettir. Bize düşen, siyasi ve dünyevi çıkarlarımız uğruna, bizi biz yapan bize şahsiyet ve şeref kazandıran temel ilkelerimizi, imani ve ahlaki değerlerimizi terk etmemektir. Niteliksiz kalabalıklarla, küresel ve yerel zalimlerin istekleri yerine getirilerek, ilkeler feda edilerek belki marjinallikten kurtulmak mümkün olabilir, ancak bunun Allah’ın rızasına uygun bir amel ve itibar kazandıran onurlu bir tutum olduğu söylenemez. Çünkü Kur’an “izzetin, onurun, şerefin tamamının Allah’ın yanında olduğunu” açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. O halde izzeti ve itibarı yanlış yerlerde aramaktan Allah’a sığınmak lâzımdır.

13 – Müslümanların, şirk sistemini, müesseselerini, makamlarını ve yöneticilerini gözlerinde büyütmeleri ve onlardan görecekleri küçük bir ilgi ve itibardan çok fazla etkilenip onlara doğru meyletmeleri, yahut da tersine bir baskı ve tehdit aldıklarında da hemen kenara çekilmeleri, ortada görünmemeleri de, ibretlik bir savrulma nedenidir.

14 – İslami yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle İslami yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkan ve dünyevi başarılara (!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere, riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.
15 – Ülke sorunlarına acil çözüm getirmek isteyenlerin, “Mademki şimdi İslam’ın gelmesi mümkün değil, o halde yangını söndürmek için mevcut şartlar içinde beşeri sistemler, modeller çerçevesinde projeler üretmeliyiz” diyerek İslami olmayan çözüm yollarının arkasına takılanlar,

16 – Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, ya da zenginliğine zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevileşenlerin, ekonomik imkan vadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici, ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı sürdürmüştür.

17 – “Saray ulemasının” ve bugünün “MGK ulemasının”, “zalim yönetime itaatin” gerekliliği hususundaki açıklamalarının mevcut iktidarlara itaat bilincini oluşturması ve bu sapmanın sistem tarafından sürekli beslenmesi, toplumun zulüm ve fitnenin adresini hep dışarıda aramaya, “kendi zalim ve kafirlerini” hoş görmeye alıştırılmış olmasının da genel anlamda savrulmaları kolaylaştırıcı bir tesiri olmuştur.

18 – Uzlaşmacı bir anlayışla sistemle şu ya da bu ortak paydada buluşmak, resmi ideolojiden beratını tam anlamıyla ilan etmemiş olmak ve bayrakçılık, vatancılık, Türkiyecilik, devletçilik, demokratlık, ulusçuluk, muhafazakarlık vb ulusalcı kirlilikler ve sağcı eğilimler de hep bu kolay savrulmanın zeminini oluşturmuşlardır.

19 – Bazı hayırlı gelişmelerin zamanı gelince kendiliğinden meydana geleceğine yönelik sahte iyimserlik ve yanlış tevekkül anlayışı da direniş azmini kırıcı, pasifize edici bir rol oynamış, zaman zaman gündemleşen mevzii duyarlılıkların da kolayca sönmesinde ve sürdürülememesinde önemli rol oynamıştır.

20 -Zulüm ve baskılar karşısında ne yapması gerektiğinin araştırmalarına yönelip, nasıl mücadele edeceğinin projelerini üretmek yerine, hatta yeni hak ve özgürlük taleplerini dillendirmek yerine, ne pahasına olursa olsun, mevcut kazanımları korumak endişesi ile mevcudun üzerine kapanıp, eldekini de kaybetmemek için pasifleşmek, geri çekilmek, suskun ve özür dileyici bir tavra sürüklenmek de büyük bir zaaf oluşturmuştur.

Sonuç olarak, en başta imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik, korkular, çıkarlar, fikri ve zihni karışıklıklar, çok yönlü pragmatizm, ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmanın sebeplerini oluşturuyor.

Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslami bilgiye dayalı sahih bir imanın ve doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı. Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir serleşip keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta, bazen korku ve endişe, bazen dünyevi güç ve imkanlara erişme hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme, medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün bu kaygı ve hesapların iç içe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula gelen doğrular bir çırpıda terk edilebilmiş, adeta tövbekar bir ruh haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. “Demokratik tevbe” yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.

Savunulan doğruların pratiğe taşınması noktasında yaşanan başarısızlıkların ve sahip olunan iddiaların gerektirdiği bedeli göze alamayışın bir sonucu olarak; “zaten savunduğumuz şey pek de doğru sayılmazdı” türünden bir inkarcı tutum içine girilebilmiştir. Eksik ve zaaflarımızı gidermemize katkı sağlayacak, sorunlarımızı çözerek, zaaflarımızı aşarak ileriye gitmemizi sağlayacak bir öz eleştiri yerine, kendi zaaflarının faturasını iman ettiği, değer, ilke ve yönteme kesip, gerisin geriye dönmek zalimlerin bile alay etmelerine yol açan utanç verici bir vakıa olarak maalesef sıklıkla yaşanabilmiştir.

Diğer taraftan, komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin sona ermesi, dünya üzerinde pek çok değişimin de yolunu açtı. İslam’ın vahiyle belirlenen dünya görüşünün, ilkelerinin ve sabitelerinin bu değişimden etkilenmesi, şüphesiz ki mümkün değildi. Her şeye rağmen İslam, insanlığı kurtaracak tek ve sahici mesaj olmayı sürdürüyordu. Hatta komünizmi ve kapitalizmi üreten modern, seküler Batı paradigmasının çöküşü sebebiyle, önü daha da açılıyor, bu sebeple de Batı telaşla İslam’ı düşman ilan etme yoluna gidiyor ve İslam’ın önünü kesmeyi birinci mesele haline getiriyordu. Ancak kimi Müslümanlar, Batıdaki bu tür gelişmelerin, İslam’a yönelik menfi propagandaların ve yeni değişim rüzgârlarının etkisi altında kaldılar ve Allah’ın koruması altındaki Kur’an’la belirlenen İslam’ın da yeni şartlara göre değişmesi gerektiği zehabına kapıldılar. Çünkü hedefledikleri İslami sistemin kurulmasının çok uzakta ve zahmetli bir mücadele gerektirdiğini fark ettiler. Daha fazla beklemeye takatleri yetmedi, bıktılar, yoruldular ve yılgınlığa, umutsuzluğa düştüler. Liberalizmin dünyevileşme eğilimlerini tahrik etmesi sonucunda da, ideallerini, ilkelerini sorgulamaya ve terk etmeye başladılar. Sonuçta dünyevileştiler ve geçmişte tercih ettikleri duruşu mahkum ederek yeni konumlarını meşrulaştırma kolaycılığına ve zilletine sürüklendiler.
Savrulanlar ile tevhidi çizgisini koruyanların
aynı öbek içinde varlığını sürdürmesi yeni
savrulma ve dönüşümlere zemin hazırlıyor

İşte yukarıda özetlediğimiz etkenlerin yönlendirmesi altında tevhidi zannettiğimiz öbekler ya da bireyler oradan oraya savruluyorlar. O kadar ki, onları izleyenlerin başını döndürüyorlar. Nedense, büyük çoğunluk ilkeli, onurlu ve tavizsiz bir duruşu sürdüremiyor, çok çabuk ve kolayca hat değiştirebiliyor. Üstelik bu halden rahatsız da olmuyorlar. Tam tersine, kendi yeni konumlarının Allah’ın dinine uygun olduğunu ispat etmek için, Allah’ın ayetlerini yeni konumlarına uydurmak için eğip bükmeye çalışıyorlar. Daha önce kendilerinin de savundukları vahyin ölçü ve ilkelerini savunmayı sürdüren ilkeli Müslümanları ise, radikal, entegrist, fundamentalist vb emperyalist jargonlarla suçlayıp, sert, sivri diye damgalayıp karalamaya, işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Bize yönelik eleştirilerde açıkça sövenlere, küfredenlere bile sessiz kalanlar ise, bizim ilmi ve İslami ölçülere uygun ahlaklı eleştirilerimize bile sert damgası vurmaktan çekinmiyorlar.

– Savrulanların kimisi, muharref geleneğin hurafelerini yeniden keşfedip, Muhiddin-i Arabi’nin, Celaleddin-i Rumi’nin şirke ve pornografiye bulaşmış düşüncelerinin propagandasını, vahdet-i vücudu, bid’at ve hurafeden arındırılması mümkün olmayan tasavvufu sahiplenmeye ve savunmaya yöneliyorlar.

– Kimisi de, modernitenin karşısında eğilerek sekülerleşmekten, postmodernist rölativizmi (göreceliği), tarihselciliği, modern ve post modern hurafeleri İslam’a ve Kur’an’a bulaştırmaktan çekinmiyorlar.

– Kimileri de daha önce kara dediklerine “ak” diyerek laik demokratik particilik alanında ikbal ve çıkar devşirme çalışmalarını İslami göstermenin vebalini cüretkârca içselleştiriyorlar.

Üstelik tüm bu savrulmuş anlayışlarla, tevhidi düşünceye sadakatini sürdüren Müslümanlar aynı grup çatısı altında birlikte olmayı da sürdürüyorlar. İnandıkları gibi yaşamayanların, zamanla yaşadıkları gibi inanmaları kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.
Savrulanların aynı grup içindeki varlığını sorunsuz bir biçimde ve kanıksanarak sürdürmeleri, yeni savrulma ve dönüşümlerin zeminini hazırlıyor. Bu yanlış tutum ve anlamsız birliktelik grubun tamamını çürütücü bir risk taşıyor.

Tabii ki, savrulan, dökülen, imanına aykırı amellere yönelenler için üzülmeli ve onların bu yanlıştan kurtulmalarına vesile olmaya çalışmalıyız. Ama bu gidişatta ısrar edenler, hatat eski tevhidi çizgilerini reddettiklerini açıklayarak yeni fikirleriyle gurur duyanlara, yeni konumlarını İslami göstermeye ve başkalarına da bulaştırmaya çalışanlara tavır koymalıyız. Tıpkı Resulullah (s) in Kabb bin Malik ve arkadaşlarına yaptığı uyarıcı tavırlar koymalıyız. Savrulmanın normalleşmesine, kanıksanmasına asla vesile olmamlıyız.
Ayakta kalanlar, ilkelerine, imanlarına sadık olanlar sayıca az da olsalar, işte bunlar anlamlı ve değerlidirler. Ve ancak bunlar sahih din anlayışının onurlu temsilcileri ve yeni umutların kaynağı olabilirler ve ancak bunlar saygı ve itibara layıktırlar. İmanına sadık nice az topluluk, Allah’ın yardımına müstahak olunca nice çoğunluklara galip gelmişlerdir.

Savrulanlara itibarın sürmesi
çok önemli bir yanlışı oluşturmaktadır

Bu konudaki çok önemli bir yanlış da, savrulanlara bir bedel ödetilmemesi, tam tersine önceki itibarın aynen sürmesi,
– hem bu insanların savrulmalarına meşruiyet kazandırıp, kendilerini gözden geçirmelerini ve düzeltmelerini engellemekte,
– hem Allah’ın diniyle ilgili anlayışları bulandırıp tahrif etme rolü oynamakta,
– hem de çürümenin yaygınlaşmasına ve yeni savrulmaların yaşanmasına kapıyı sonuna kadar açık tutmaktadır.

Bu konudaki en büyük yanlış ise, dünyevileşerek savrulanların, geldikleri konumu Hak’tanmış gibi gösterme çabalarının yol açtığı tahrifatın görmezden gelinmesi, ya da hoş görülmesidir. Din konusunda yapılan yanlışların, tahrifatların hiçbir eleştiriye tabi tutulmaması, şahsi sorunlarda ise aşırı tahammülsüz olunması, Müslümanların “Abdülmuttalip mantığı”na sürüklendiklerini göstermektedir.

Hiç kimse eleştiri yapmamakta, herkes dünyevi ilişkileri ve çıkarları adına susmayı, birbirini idare etmeyi tercih etmektedir. Ve bu tutum hem savrulan insana kötülük, hem kendi nefsine, hem de Allah’ın dinine zarar vermek sonucunu doğurmaktadır.
Son Yüzyıla damgasını Vuran
İman Konusundaki Sapma

Aslında bu sonucu doğuran sebeplerden biri de, iman konusunda yaşanan ve özellikle Türkiyeli Müslümanlar olarak son yüzyılımıza damgasını vurmuş olan çok önemli bir sapmadır.

Kimi bireylerin, bir topluluk olmayı hiçbir zaman başaramayan, ateist eğilimlere sahip olmaları abartılarak çok yaygın gibi gösterilmiş ve buna karşı mücadele öne çıkarılıp Allah’ın varlığını ispat gündemde tutulmak suretiyle, tevhidin tebliği ihmal edilmiştir. Bu sebeple, şirke bulaşmış kitap ehliyle sanki çok büyük bir ortak payda varmış gibi gösterilerek ateizme karşı ittifak arayışlarına gidilmiştir.

Bu yanlış tespite dayalı yanlış tutum, İslamı tebliğ mücadelesinde sapmalara ve sonuçta şirkin devre dışı bırakılmasına, görmezden gelinmesine, mazur görülmesine, tevhidi mücadelenin gündemden düşürülmesine yol açmıştır.

Allah’ın varlığına inanıp, kimi parça ibadetleri şeklen yerine getirenlerin de mü’min ve Müslüman kabul edilmesi sonucunda, onlara ve şirke bulaşmış yanlış inançlarına eleştiri yöneltip tevhidi imana davet edenlerin ise kınanmasına, tekfirci olarak suçlanmasına zemin hazırlanmıştır.

Cebriyecilik, kaderiyecilik gibi tarihi kökleri de olan, imanla ameli ayıran, insanların sadece iman ettin demekle kurtulabileceklerini iddia eden yanlış anlayışlar, 20. yüzyılda emperyalizmin istekleri doğrultusunda yönlendirilmiştir. Özellikle “mutlak küfür” olarak nitelenen “komü,nizme” karşı yeşil kuşak projesi çerçevesinde yönlendirilen bu anlayışla sol ve komünizm düşman ilan edilirken, sağ ve kapitalizm dost kabul edilmiştir. Solcular dışalnırken sağcılar ve kapitalistler Müslüman kabul edilmiştir. Böylece din adına kapitalist emperyalizme, NATO ve ABD projelerine hizmet edilmiştir. Ve halen de aynı anlayış, yeni bir formatla ve bu sefer “dinler arası diyalog” çerçevesinde, emperyalizme suna geldiği hizmetini sürdürmektedir.

Bugün uygulamaya konan küresel dönüştürme projeleri dikkate alındığında bu anlayış geçmişe nazaran daha büyük zararlar vermektedir.

Bir de “post modern” yaklaşımla ortaya atılan “hakikatin tek olmadığı” düşüncesi de bu tür savrulmaların, her türlü inanç ve düşüncenin meşru görülmesine, İslam adına her söylenin doğru olduğuna dair sapmanın yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur. Bunlara göre mutlak hakikat Allah nezdindedir. Yeryüzünde mutlak hakikat yoktur. Hakikat zannedilenler aslında hakikatin farklı fenomenlerinden, tezahürlerinden sadece biridir. Bu sebeple “kesrette vahdet” “çokluk içinde birlik” gibi ifadelerle izah edilmeye çalışılan bu düşünceye göre, hakikate ulaşabilmek için onun yeryüzündeki bütün tezahürlerini kucaklamak gerekir. Böylece sadece İslam adına ortaya çıkan hurafelerin değil, İslam dışındaki bütün dinlerinde hakikatin fenomenleri, görüntüleri olduğu ve hatta bütün dinlerin kurtuluşa çıkaracağı iddia edilebilmiştir. Sonuçta kendini İslam’a nispet eden her akımın, bu arada her türlü bid’atçı ve hurafeci anlayışın da İslam ve bunlara inananların Müslüman olduğunun iddia edilebilmesi kolaylaşmıştır.

Rölativizm (görecelilik) de doğrunun tek olmadığı, herkesin kendine göre doğrusunun farklı olabileceği, dolayısıyla herkesin Kur’an’ı ve İslamı farklı algılayabileceği, İslam anlayışlarının farklı olabileceği gibi sabite kabul etmeyen anlayışlar da bu yanlışın yaygınlaşmasını desteklemiştir. Böylece şirk diye bir şey kalmamış, tevhidi tebliğ etmek, marufu emretmek, münkerden nehyetmek de anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkesin İslamı, maruf anlayışı, münker anlayışı farklı ve hepsi de doğru kabul edilince bu tür bir sapma kaçınılmaz sonuç ortaya çıkmıştır.

Halbuki bütün Peygamberler, şirke karşı tevhid mücadelesini gündemleştirmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat gayreti hiçbir Peygamberin yolu olmamıştır. Çünkü ateizm insanlık tarihi boyunca, hiçbir zaman bir ümmet, bir cemaat, bir topluluk olma boyutlarına ulaşamamıştır. İnsanların büyük çoğunluğu hep Allah’ın, bir yaratıcının varlığına ve evreni yönettiğine iman etmişlerdir. Bu hem fıtratın yönlendirmesi ve aklı selimin gereğidir. Hem de kevni ayetlerle ilgili gözlemlere dayalı düşüncenin doğal bir sonucudur.
Bu sebeple, tarihin hiçbir döneminde ateizmle tevhid dininin, dinsizlikle dinin mücadelesi söz konusu olmamıştır. Ali Şeriati’nin de isabetle tespit ettiği gibi bütün Peygamberlerin ve izinde gidenlerin mücadeleleri, hep şirk dinine karşı tevhid dinini üstün kılma mücadelesi olmuştur.

– Nahl 36 : “Andolsun ki biz, “Allah’a kulluk edin ve Tâgut’tan sakının (kaçının)” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”

– Enbiya 25: “Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: “Benden baska Ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.”

Allah Kur’an’da, tek tek Peygamberleri sayarak, onların kavimlerine, “Allah’tan başka ilah yoktur, o halde sadece O’na kulluk edin” diyerek tevhide çağırdıklarını beyan etmektedir. Peygamberler, insanları, Allah’ın varlığına inanmaya değil, zaten inandıkları ve bazı alanlarda da kendisine ibadet ettikleri Allah’a eş koşmaktan arınmaya, Allah’ı Uluhiyette, Rububiyette ve isim, sıfat ve fiillerinde birlemeye, tevhid etmeye çağırmışlardır.

İblis’in tutumu bile bu konuda uyarıcıdır ve Tevhid-Şirk mücadelesinde asıl tehlikenin yönü hakkında ipucu vermektedir. Şeytan bile Allah’ın zati varlığını inkar etmemekte hatta O’na dua etmektedir. Ancak şeytanın bu zorunlu pazarlıklı teslimiyeti onu ve takipçilerini müşrik olmaktan kurtarmamaktadır. (İblis dua ederek Allah’tan kendisi ve askerleri şeytanlar için Kıyamete kadar insanların imtihanında fitne olma izni almıştır. 15/Hicr 35-36

Müşrik Araplar da Allah’ı bütünüyle reddetmemekte, O’nu yaratan, öldüren, rızık veren, belalardan koruyan, evreni yöneten olarak kabul etmektedirler. Fakat O’nun, çeşitli alanlarda özellikle de hayatın düzeninde bu egemenliğini paylaştığı ortaklarının olduğunu iddia etmektedirler. Allah’ın çeşitli ilahlar, rabler, veliler, niddler, şahitleri ortak olarak edindiğini iddia ederler.

10/Yunus 18 “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.”

38/Sad 5-7 “İlahları, tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler. Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.”

43/Zuhruf 9,86-88 “Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; “Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı” derler. . Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır. Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette “Allah” derler. O halde nasıl (Allah’a kulluktan) çevriliyorlar? (Resûlullah’in:) “Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir” demesini de( Allah biliyor)”

Ateizm (tamamıyla yaratıcıyı inkar etmek), yer yüzündeki Adalet cihadında sahte bir hedeftir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük zorbaları, diktatörleri bile yaratıcılık iddiasında bulunmamıştır. Mesela Firavun sıkışınca, zorda kalınca Allah’a teslim olmuştur. Fakat bu teslimiyet icbara tabi tutulmayan özgür bir irade ile olmadığından değersizdir. Çünkü Allah’ın bağışladığı olanaklar, istikbar ahlakını tercih etmekten dolayı heder edilmiş, Rabbimizin dünyadaki egemenlik alanına küstahça girilmiş ve bu tavır ölüm anına kadar sürdürülmüştür.37

İman tercihini tam yapmak gerekir: 17İsra67,22/Hacc, 11,29/Ankebut,69, 31/Lokman,32.

Firavun’un, Yüce Allah’ı hayatın belli merkezlerin kovma girişimi; günümüzde sekülerizm ve laiklik silahlarıyla yapılmaya çalışılmaktadır. Bu iki kavram ile Rabbimizin gönderdiği Din’in şeriatını siyasal , toplumsal ve kamusal alanlardan kovma mücadelesi verilmekte, Hannaslar’ın dili ile kalplere Rabbani gerçeklerden şüphe duymayı ilham eden vesvese malzemelerinin harcı karılmaktadır.Bu vesile ile hakikati bulandıran fitne tohumları cahiliyye bataklıklarında büyütülmektedir.

Kur’an itikadına göre bir insan icmalen iman ettiğini izhar etse,bazı ibadetleri de yerine getirse, hayatın rengini belirleyen toplumsal ilişkilerin temel ölçülerini,siyaset,ekonomi ve ahlakın ilkelerini hakimiyetinde ortak tanımayan Allah’tan başka bir gücün değer yargılarına göre düzenlemeyi savunsa müşriktir.Bütünlükten yoksun bir soyut iman iddiası,sözde salih amellerin değerini sıfırlamakta,bütün artıları eksiye çevirmektedir. Çünkü Allah ile indirdiği şeriatının bazı unsurları üzerinde pazarlıklığa girişmek şirktir

Tevhid inancının önündeki en büyük engel; insanın kendini kendine yeterli görüp, hak etmediği, gurura dayalı bir özgüvenden dolayı ilah olarak hevasına güvenmesidir. Gurura kapılmanın kula yakışan tevazuyu terketmenin ,beşeri değerleri kutsamak olduğu gerçeğine işaret eden bazı ayetler için bkz.3/Ali imran,103;8/Enfal,24,63;9/Tevbe,40;28/Kasas,68; 53/Necm,24 ;67/Kalem,38-40.

Ra’d suresi (13), 28.ayette dillendirilen ”Kalpler ancak Allah’ın zikri ile huzura erecektir” hakikatine uygun davranan mü’minler, hakkani değerlerle nefsin olumsuz tutkuları olan heva (fucur)arasında doğru tercihi yapmış olmanın sukuneti içindedirler.İman ile gelişen selim akıl,yaratılıştan gelen Rabbani değerlere bağlanabilme yeteneklerini de kullanarak geçici bedensel arzuların baskısından kurtulup mutmain olma imkanı vermektedir.

Hevasına uyanlar ise, insanın yaratılıştan gelen dur durak bilmeyen arayış gerilimini asla dindirmeyecek sahte isteklerin ardında hayatlarını heba etmektedirler.Bedensel arzuların cazibesine kapılarak Ateş’e sürükleyici arzuların peşinden sürüklenmektedir.Böylece insanı huzura ulaştıran imanın meyvelerinden mahrum kalmaktadırlar.

Bu durum hevasının tutkularının ardından biteviye koşanlarda huzursuzluk ve gerilime yol açmaktadır.İşte manevi dünyası fırtınalı böylelerini Rabbimiz A’raf suresi 175-177. ayetlerde “köpek gibi “davranmakla suçlamaktadır.” İmdi, Biz eğer dileseydik onu ayetlerimizle yüceltir, üstün kılardık. Fakat o, hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin (hevasının) peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu, kışkırtılan bir köpeğin durumu gibidir. Öyle ki, onun üzerine korkutup varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da …”(7/A’raf,176.)

İnsan hareket ve davranışlarına etki etmeyen bir Allah inancının varlığı ile yokluğu birdir. Tevhid akidesinden yoksun bir alan takdir etmek neticede iki alan tasavvur etmeye götürür. Birinde Allah’ın hakim olduğu, diğerinde insanın ürettiklerinin hakim olduğu iki alan. Böyle bir ilah, hakimiyetini paylaşan, söz geçiremeyen, niçin yarattığı belli olmayan, yer yüzündeki egemenliğini zalim sultacılara bırakan bir ilahtır ki, Allah böyle tasavvur edilmekten müstağnidir.

İşte bu Kur’ani ve peygamberi mücadele ve tebliğ hattı, tevhid-şirk eksenli mücadele çizgisi terk edilerek, Allah’ın varlığına inanan şirke bulaşmış inanç sahipleri de- ki bunlar hep geniş kitleleri oluşturmuşlardır- hak gibi kabul edilince, Hak-Batıl ayrım çizgisi ateizmin yanından çizilince, tevhid mücadelesi anlamını yitirmiş, Allah’ın varlığını ispat mücadelesi tevhid mücadelesi gibi algılanmıştır. Bu sebeple şirke bulaşmış geniş kitleleri Müslüman sayan anlayış, tevhidi daveti gündemleştirmek isteyenleri de hep, “sert”, “sivri”, “aşırı uç”, “marjinal” ve “tekfirci” gibi yaftalarla karalamak yoluna gitmiştir.

Sonuçta Allah’a inanan ve ben “Müslümanım” diyen herkesi Müslüman sayan yaygın anlayış, tevhidi bilince ulaşmanın önünü tıkayan en büyük engeli oluşturmuştur. Böylece tevhide aykırı tutumlar, hurafeci din anlayışları meşrulaştırılırken, tevhidi duruş ve davet, emr-i bil maruf mahkum edilmeye, radikalizm, aşırılık olarak yaftalanıp kınanmaya başlanmıştır.

Tevhidi kimi öbekler de işte bu yaftalanmadan kurtulmak ve yanlış din anlayışına sahip geniş kitlenin tasvibini alabilmek için, şirke bulaşmış, bid’atçı, hurafeci anlayışlara prim veren onları meşru sayan konumlara doğru sapmışlardır.
İşte bu tehlikeli gidiş mutlaka engellenmelidir.

“Ey iman edenler iman edin…”

Kulluk görevlerini unutup nefislerini kötülüklerle kirletenlerin (91/10), Haktan dönerek bozgunculuk yapanların (3/63) kendi konumlarını haklı çıkartmak için Allah’ın kelimelerini nasıl değiştirdiklerini (2/75) Allah’ın kitabı bize haber vermektedir. Mesela Rabbimizin kendilerine bozgunculuk etmeyin dediği müfsidler (bozguncular) kendilerinin muslihun (ıslahatçı) olduklarını iddia etmişler (2/11,12) ve böylece onlar, kelimelerin yerlerini değiştirmişlerdir (5/41).

Tevhid-şirk kutuplaşmasında süregelen toplumsal mücadeleler tarihi, ıslah edilmiş olan yeryüzünde (7/56) Allah’a verilen sözden cayıp, bozgunculuk yapanlarla (13/25), inanıp salih amellerde bulunanlar (98/7) arasında devam edegelen sürekli bir çatışmayı oluşturmaktadır. Tevhid ile şirkin, Hak ile batılın, maruf ile münkerin, muhkem ile muharref olanın arasındaki çatışma bugün de sürüp gitmektedir.

Hidayet nimetine nankörlük eden, Yaratıcısı yanında başka veli edinen, kendi aczini unutarak ululuk taslayan ve böylece yeryüzünde bozgunculuk yapan, fitne çıkaran, kötülüğü yaygınlaştıran, vahiy dinini tahrif etmeye kalkışan veya bu konuda aracı olanların söz konusu cahili eğilimleri ve bozgunculukları, Rasullerin öncülüğünü yaptığı salih kulların ıslahat çabalarıyla insanlık tarihi süresince giderilmeye, düzeltilmeye çalışılmıştır

Islahat çabalarıyla verilen mücadele, egemen şirk güçlerinin hakimiyetini hayatın bütün şubelerinden söküp atmaya çalışan aktivite kadar (7/85-86; 11/116-117; 2/193;…), en az, iman ettikten sonra imanlarına zulüm karıştıran ve kötü amellere meyleden Müslümanları uyandırıp, ıslah etmeyi amaçlayan iç aktiviteyi de (5/39; 3/86-89; 16/119; 8/1; 49/10;…) bünyesinde barındırmaktadır. İster Yüce Allah’ın ilahlığını ve rububiyetini tanımayan veya O’na ortaklar koşarak azgınlık yapan tutumlar sonucu olsun, isterse Tevhid dinine girdikten sonra cahili arzu ve anlayışların tesiriyle itikadi ve ameli yanlışlıklara ve kötülüklere bulaşma sonucunda olsun, yeryüzünde ve toplumsal hayatta baş gösteren bozulma, çözülme, tuğyan ve zulüm karşısında ortaya konabilecek olumlu çabanın Kur’an’daki tanımı ıslahat ve salih ameldir.

Kelimeler, anlatılmak istenen anlamların araçları iken, yukarıda verdiğimiz örneklerde olduğu gibi bu anlamlardan soyutlanarak veya kapsamı daraltılarak veyahut farklı anlamların aracı kılınmaya çalışılarak yerleri değiştirilmeye çalışılabilir (5/41-Ey Resûl! Kalpleri iman etmedigi halde ağızlarıyla “inandık” diyen kimselerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(in hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, ve sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler.). Kur’an’ı Kerim’de yanlış kullanılan bir kelimenin tashihi konusunda yapılan uyarma (2/104Ey iman edenler! “Râinâ” demeyin, “unzurnâ” deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.), kelimeler aracılığıyla anlamların saptırılabileceğine de örneklik teşkil etmektedir.

“Islahat” kelimesi zaman zaman “hasenat”, “içtihad”, “tecdid”, “ihya” veya “reform” kelimeleriyle aynılaştırılmaktadır. Islahat, günümüz kullanımıyla devrimci bir eylemdir; bozulmuş ve sapmış olanı düzeltme ve vahyi hakikatleri yeniden egemen kılma çabasıdır. Islahatçı, insan ve toplumların düşünce ve eylemlerinde vahyi doğrular istikametinde köklü bir değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlar ve bu işin sünnetine uygun bir mücadele içinde olmaya çalışır. Hasenat ise genelde fıtri bir iyiliği, insanlara hizmeti ifade eder. Ancak ıslahat çabaları doğrultusunda yapılan hasenatların anlamlı ve kalıcı olan değerinden bahsedilebilir (18/30).

İçtihad, tecdid ve ihya çabaları ise İslam tarihi içinde içsel çürümeye karşı gösterilen ve ıslahat çabalarının alt başlıklarını oluşturan gayretler olmuşlardır.

Islahat; kesin ve muhkem olan vahyi ölçüye dayanarak cahili bütün tutum ve davranışları, ifsad edilmiş bütün kurumları tepeden tırnağa değiştirmeyi amaçlamış devrimci bir tavırdır. Islahatçı (muslihun); İlahlık taslayan egemen şirk güçlerine karşı gösterdiği tavır kadar, şirk güçlerinin saldırısı karşısında ümmet bünyesinin mukavemetini yıkan, onu hastalıklı kılan iç bozulmaya karşı da mücadele vermek zorundadır. Islahatçı, kendi ümmetinin, dış güçlerin saldırısından önce kendi halini bozması, olumsuz olarak değiştirmesi sonucunda gerilediğini ve Allah’ın verdiği nimetleri elinden kaçırdığını bilir (8/53). Islahatçı; Allah’ın düşmanlarıyla mücadele etmek kadar, düşmanla mücadele edecek sağlıklı bir bünyeye sahip olma çabasının da taşıyıcısıdır. O, bozulma ve zilletin nedenlerini, şeytani güçlerin asli görevi olan saldırılarından önce, çözülmeye ve hastalanmaya müsait hale gelmiş olan kendi ümmetinin itikadi ve ameli tutumlarında arar. Islahatçı, kurtuluşa kişisel iyiliklerle ulaşılamayacağını bildiği gibi, ıslah çabalarında kendi nefsini de unutmaz. Ve o yine bilir ki, inanıp salih amel işleyenler, insanların en hayırlılarındandır (98/7) Haksöz Dergisi Sayı:4 – 5 Temmuz / Ağustos 1991

İşte ıslahatçıların vahyin ölçüleriyle düzeltmeleri gereken bu tür sapmalar ve yanlış din anlayışları zamanla toplumu kuşattığı için, Rabbimiz Kur’an’ın bir çok ayetinde; “iman eden kullarını” imanlarını gözden geçirmeye, imanlarına sadakat göstermeye, iman-amel bütünlüğü içinde yalnız kendisine ibadet üzere kurulu bir hayatı yaşamaya ve günahın, kötülüklerin kendilerini kuşatmasına fırsat vermemeye, imanlarına zulüm bulaştırmamaya, iman ettikten sonra inkâra dönmemeye, imanda sebat etmeye davet etmektedir:

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır. İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.”

Eğer gerçek mü’minler iseniz, hevaya değil iman ettiğiniz değerlere ve kitaba uyun. Hayatınızı iman ettiğiniz kitabın ölçülerine, Allah’ın hükümlerine, Peygamberin güzel örnekliğine uygun bir biçimde düzenleyin. Çünkü Allah’a, Peypamberlerine ve kitaplarına iman etmenin en temel ve bağlayıcı gereği budur.

Eğer gerçek mü’minlerseniz, tıpkı Peygamberler gibi, vahyin şahitleri olun, imanınıza sadakatinizi, yaşantınızla ve onun uğrunda yapacağınız fedakârlıklarla ispat edin. İmanınız uğrunda tıpkı örneğiniz Peygamberler gibi bedel ödemeyi göze alın ve onu dünyanın süsleriyle değişmeyin. Esen konjonktürel rüzgarlar sizi kolayca yamultamasın.

Gerçek mü’minlerseniz eğer, dünyevileşmeye karşı direnin. Dünyanın süslerine ve hevaya kapılmayın. Korkular, çıkarlar, dünyevi hesaplar, ikbal, iktidar ve ihaleler, makam, mevki ve zenginleşmeler, çürütücü pragmatizm sizi imanınıza uygun yaşamaktan, vahye şahitlikten, şehitlikten alıkoyamasın.

Eğer gerçek mü’minlerseniz, Allah’ın dinini tahrif edilmesine karşı durun, yanlış din anlayışlarına müsamaha ile bakmayın, emri bil maruf nehyi anil münker sorumluluğunuzu iabadet bilinciyle layıkı vechile yerine getirmekten uzak durmayın.
Eğer gerçek mü’minlerseniz, yaşantı ve tercihlerinizle, iman ve küfür arasında gidip gelen bir pratik ve amellerden uzak durun.

“Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahidlik; yüce Allah’ın tek başına evrenin yaratıcısı olduğuna ve orada dilediği gibi tasarrufta bu¬lunduğuna, kulların ibadet kastı taşıyan davranışlarını ve hayatla ilgili eylemlerini sadece O’na sunacaklarına, kulların, yasalarını sadece O’ndan edineceklerine, hayatlarına ilişkin konularda tek başına O’nun hükümlerine boyun eğeceklerine inanmakta somutlaşmaktadır.”1

İnsanları Allah’ın yoluna davet edenler, gerçek ve kesin sözü söy¬leme konusunda uzlaşmaya, yağcılığa yeltenmemelidirler, içlerinde bir korku ve endişe duymamalıdırlar. Kınayanın kınamasından ya da “Ba¬kın, müslümanları tekfir ediyorlar.” diye bağıran çığırtkanlardan etkilenmemelidirler.

“Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetleri iyice açıklıyoruz.”(En’âm/55)

Kuşkusuz bu metod, salih mü’minlerin yolunun açıkça belli olması için, sırf gerçeğin açıklanıp ortaya konmasını amaçlamaz. Bunun yanı-sıra, günahkar sapıkların yolunun açıkça belli olması için bâtılın açık¬lanıp ortaya konmasını da amaçlamaktadır. Çünkü günahkarların yo¬lunun açıkça belli olması, mü’minlerin yolunun açık seçik belli olması için bir zorunluluktur. Bu kural, yol ayrımını belirleyen bir çizgi konu¬mundadır.”2

İslâm davetçisi, hakkı bilmeli ve bâtılı da doğru tanımalıdır. Haktan yana olduğu gibi, bâtılı da aynı netlikte reddetmelidir. “Ben şirki, küfrü reddediyorum.” diyen, ancak failini tanımlamakta dürüst davranmayan, kendisinin doğru bilip inandığının zıddına inanan in¬sanlara da, “haklı olabilirler, doğru söylemiş olmaları mümkündür.” diyen insanları, îmam Ebu Hanife (r.a.) çarpıcı bir örnekle izah eder:

“O kimse hakkı tavsif edip muhalifinin haksızlığını bilmediği za¬man adli de, zulmü de bilmiyor demektir. Ey kardeşim! Bil ki, bana göre bütün zümrelerin en cahili ve en kötüsü, şüphesiz bu kimseler¬dir! Onların durumu kendilerine beyaz bir elbise getiren ve rengi soru¬lan dört kişinin durumuna benzer; Bu dört kişiden birisi; “Bu bir kır¬mızı elbisedir.” der. Diğeri; “Bu bir sarı elbisedir” der. Üçüncüsü ise; “Bu bir siyah elbisedir.” der. Dördüncüsü de; “Bu elbise beyazdır.” di¬ye cevap verir. Bu sonuncuya önceki üç kişinin hatalı mı yahut isabetli mi olduğu sorulduğunda, “Şüphesiz ki, ben elbisenin beyaz olduğunu biliyorum, fakat onların da doğru söylemiş olmaları mümkündür” der.3 “Böylece hatalıyı isabetliden ayırmayanın şüpheden kurtulama¬yacağını ve nihayetinde kimi Allah için sevip, kime Allah için buğz edeceğini de bilemezsin” der.

Yine İmam Ebu Hanife (r.a.) şöyle demiştir;

“Said b. el-Müseyyeb’ten bana ulaştığına göre, kafirleri bulun¬dukları mevkie indirmeyen onlar gibidir.”
Nisa 136 “£y iman edenler, Allah’a, O’nun Rasûlüne, Rasûlüne kısım kısım İndirdiği kitaba ve daha evvel indirdiği kitaplara iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, artık o hiç şüphesiz (haktan) uzak bir sapıklığa düşmüş olur.”

Bu ayette zikredilen iman unsurlarından biri, Allah ve Resulüne iman etmektir. Bu inanç, mümin gönülleri; kendilerini yaratan ve kendilerine doğru yolu gösteren, peygamberi gönderen Rablerine bağlamaktadır. Bu, peygambere, peygamberin getirdiği mesaja inanmak ve O’nu gönderen Rabbinden getirdiği her şeyi doğrulamaktır.

Bu unsurlardan biri de; Allah’ın Resulüne indirilen kitaba inanmaktır. Bu inanç onları, yüce Allah’ın hayatları için seçtiği ve o kitapta açıkladığı sisteme bağlar. Kitapta bulunan herşeyi kabullenmektir bu. Kaynağı birdir bu kitabın, yöntemi de. Bu kitabın bir kısmı, alıp kabullenmek, uymak ve uygulamak bakımından diğer kısmına göre öncelikli değildir.(Fizilal)

“Ey iman edenler Allah… iman edin” âyet-i kerimesinin yorumu şöyle yapılmıştır: Ey iman edip tasdik etmiş olanlar! Tas¬dikiniz üzere devam edin ve sebat gösterin. “Rasulüne İndirdiği kitaba” Kur’an-ı Kerime “ve daha evvel indirdiği kitaplara” yani, bütün peygamberlere indirilmiş bütün kitaplara.

Nisa 137. “Muhakkak iman edip sonra küfre sapanları, sonra yine İman edenleri, sonra da küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret edecek değildir. Onları doğru bir yola iletecek de değildir.”

-“O’nu size gösterdiği gibi anınız.” (2: 198)
-“O’nu, siz bilmiyorken size öğrettiği gibi anınız.” (2: 23)
-“Allah’a hakkıyla takdir edemediler.” (En’am, 91)

Enam 151-153 De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Baska) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”

Araf 33 “De ki: Rabbim ancak açik ve gizli kötülükleri, günahi ve haksiz yere siniri asmayi, hakkinda hiçbir delil indirmedigi bir seyi, Allah’a ortak kosmanizi ve Allah hakkinda bilmediginiz seyleri söylemenizi haram kilmistir.”

Hacc 77-78 “Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibadet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz. Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “Müslümanlar” adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdir, ne güzel yardımcıdır!”

Ey mü’minler, iman edin Allah’a ve Resûlüne. Haddinizi bilin de Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman edin. Tüm hayatınızda söz sahibi olarak, hayatınızda egemen olarak Allah’a iman edin. Gönder¬dikleriyle hayatınızı düzenlemek üzere Allah’a iman edin. Boyunları¬nızdaki kulluk ipinin ucunu kendisine teslim etmek ve hayat progra¬mını uygulamak üzere Allah’a iman edin. Sizin adınıza seçimini seçim kabul edip iradelerinizi kendisine teslim etmek üzere Allah’a iman edin. Sizi yaratan, size hayat veren ve şu anda sahip olduğunuz her şeyi size bahşeden ama yaşadığınız bu hayatın sonunda size verdiği bu hayatı geri alıp verdiklerinin tümünden sizi hesaba çekecek olarak Allah’a iman edin.

Ve de O’nun elçisine de iman edin. İmanlarınızın tam olabil¬mesi için o elçiye de iman edin. Çünkü o peygamber kendisi de Al¬lah’a iman ediyor. Allah’a ve Allah’ın kelimelerine, Allah’ın âyetlerine iman ediyor. Yâni onun getirdiklerinin tamamı Allah’tandır. Kendisin¬den hiçbir şey söylemez o. O peygamber Allah sözcüsüdür. Allah’ın yeryüzündekilerin hayatlarına karışma noktasında odak nokta seçtiği varlıktır. Onun getirdiklerinin tamamı, onun tüm hayatı sizi ilgilendir¬mektedir. Şâyet onun getirdikleri arasında sizi ilgilendirmeyip de sa¬dece kendisini ilgilendiren bir şey varsa zaten onlar belirtilmiştir. Peygamber ör¬nekliğinde Allah’a bir iman gerçekleştirin. Peygamber örnekliğinde bir hayat yaşayın. Peygamberin iman ettiği gibi iman edin.

Hayatınızı bu imanla düzenleyin. İmanlarınızı hayatınızda gö¬rüntülemeden yana olun. İman kaynaklı bir hayat yaşamadan yana olun. Düşünceleriniz, amelleriniz, eylemleriniz, sevmeleriniz, küsmele¬riniz, zevkleriniz, hayat tarzınız, dostluk ve düşmanlık anlayışlarınız, hükümleriniz, kararlarınız, hukuklarınız, eğitimleriniz, sosyal ve siya¬sal yapılanmalarınız, tüm hayatınız imanlarınızdan kaynaklansın.

İşte bir önceki âyette (Nisa 135) istenen adâleti ikâme, âdil davranmak an¬cak bununla mümkün olacaktır. Adâlet Allah’a, peygamberlere ve onlara gönderilen kitaplara imanla mümkün olacaktır. İnsanlar ancak Allah’a, Allah’ın elçilerine ve Allah’ın kitaplarına imanla, teslimi¬yetle, bu kitaplar rehberliğinde bir hayat yaşamakla hevâ ve hevesle¬riyle hareket etmekten kurtulabileceklerdir. Allah’tan ve Allah’ın gön¬derdiği hayat programı kitaplarından habersiz yaşayan insanların hevâ ve heveslerinden kurtulup âdil davranmaları asla mümkün de¬ğildir. Hayatlarını düzenleyecek kadar vahiy bilgisine ulaşamayan in¬sanların hevâ ve heveslerinden kurtulmaları mümkün değildir. Öyle değil mi? Allah’a, Allah’ın peygamberlerine, Allah’ın kitaplarına inan¬mayan insanlar neye iman edecekler? Neye inanacaklar bu in¬sanlar? Hayatlarını neyle düzenleyecekler?

Elbette vahyi tanımayan insanlar ya kendi hevâ ve heveslerine göre kendilerinin ortaya koydukları, kendilerinin oluşturdukları kitap¬lara, yasalara veya kendileri gibi acizlerin, cahillerin oluşturdukları ki¬taplara, yasalara, onların istek ve arzularına iman edecekler. Ve vah¬yin dışında onların yaptıklarının tamamı ifsattan, bozgunculuktan, hu¬zursuzluktan başka bir şey de sağlamayacaktır. (Ali Küçük)

Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus, iman eden kimselere, “Ey iman edenler! İman ediniz” denmesidir. Bu ilk bakışta bazı kimselere tuhaf gelebilir. Fakat aslında “iman” kelimesi, burada iki anlamda kullanılmıştır. Birincisi, bir insanın küfürden vazgeçip iman etmesi ve ehli imandan sayılması anlamındadır. İkincisi, bir insanın tüm kalbiyle iman etmesi ve ciddi bir şekilde ihlasla düşüncelerini, zevklerini, sevgilerini, hayat tarzını, dostluk ve düşmanlıklarını, ilişkilerini inancına uygun bir biçime sokması, buna uygun arkadaşlıklar kurması, düşmanlıklarını ona göre ayarlaması ve tüm çabalarını inancına uygun bir yapıya sokması anlamınadır. Bu ayet, birinci anlamda Müslüman olanlara, ikinci anlamda, yani tam bir mümin olmalarını, Allah’ın istediği gibi iman-amel bütünlüğü içinde iman etmelerini, inandıklarını hayatlarına hakim kılarak Allah’ın rengiyle boyanmalarını ve iman ettikten sonra hiçbir sebep ve dünyevi hesapla imanlarına zulüm bulaştırmamalarını emretmektedir.

Nitekim sonraki 137. ayetteki küfür iki durumu ihtiva ederek, mü’minler bu duruma düşmemeye çağrılırlar. Birincisi, bir kimse açıktan İslâm’ı reddedebilir. İkincisi ise, bir kimse gerçekte (samimiyetle) inanmadığı halde İslâm’a bağlı imiş gibi görünebilir veya inandığını söylediği halde, davranışları, amelleri onun İslâm’a inanmadığını gösterecek, imanıyla bağdaşmayan bir içeriğe sahip olabilir. Burada küfür iki anlamı da kapsar, kısaca ayet iki tür küfrün de İslâm inancı ile bir arada olamayacağını ve Enam 153. ayette zikredildiği üzere, kişiyi Hak yoldan ayıracak olan bâtıl yollara sürükleyeceğini bildirmektedir.

Bunlar imanı ciddi bir mesele olarak kabul etmeyen, kendi arzu ve isteklerini tatmin etmek için onlarla bir oyuncakla oynar gibi oynayan kimselerdir. Kafalarına eser, İslâm’ı seçerler, kafalarına eser aksi yöne saparlar ve kafirlerden olurlar. Veya çıkarlarına uygun düştüğünde Müslüman olurlar ve kafirlikte menfaat varsa hiç tereddüt etmeksizin küfrü seçerler. Böyle kişilere Allah ne merhamet edecek, ne de onları doğru yola ulaştıracaktır. Onlar kendi kâfirlikleriyle kalmayıp daha da ileri giderek, diğer Müslümanları İslâm’dan döndürmeye çalışırlar. İslâm sancağını indirip yerine küfür sancağını dikmek için İslâm aleyhine hile ve desiseler tertip ederler. Bu, insanın kişisel küfrüne ek bir günah teşkil ettiği için, İslâm’a inanmayan fakat düşmanlık da etmeyen kişiden daha büyük cezaya müstehaktır.( Tefhim)

Rabbimiz, Nisa 136. ayette Allah’a, Rasul’üne ve indirdiği kitaplara imanı emretti. Bu hitap müminler için imanınızda sebat edin, buna devam edin, sürekli bu şekilde olun demektir. Nitekim mümin her namazda “Bizi doğru yola ilet.” (Fatiha, 1/6) demek¬tedir. Yani bu hususta bizi basiretli kıl, hidayetimizi artır ve daim kıl, bize bu istikamette sebat göstermeyi ihsan eyle demektir. Yine Cenab-ı Hak bir başka ayette de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler!.. Allah’tan kor¬kun. O’nun Rasul’üne iman edin.” (Hadîd, 57/28). (Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin; sizi bağışlasın. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.)

Ankebut 2. ayette de, insanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “iman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? uyarısı yapılmıştır. 3. ayette ise, “Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır” hükmüyle de, iman ettiğini söyleyenler arasından, bu iddialarında samimi olanların, iman ettikleri değerleri hayata hakim kılmakla ve bu uğurda yaptıkları fedakârlıklarla ayırt edilecekleri ifade edilmektedir.

İlginizi çekebilir

Türkiye Ulus Devletinde, Eski ve Yeni Statükoların Din Algısı ve Müslümanlar

Cumhuriyet Döneminde, Önce Hiçbir Yorumuyla İslam’a Razı Olunmamış, Sonra “Resmi Din” ve Teşkilatı Oluşturulmuştur Saltanat ...