BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Zaruri Bir Açıklama

Zaruri Bir Açıklama

Bir süredir hakkımda yapılan yanlı, saldırgan ve bazı kesimleri ajite etmeye, manipüle etmeye yönelik ve hiçbir ahlaki ilke tanımayan yayınlar üzerine bu açıklamayı yapma gereğini duymuş bulunuyorum.

Söz konusu çirkin ve insan haklarını, düşünce özgürlüğünü ayaklar altına alan yaklaşım ve yayınlara vesile kılınan konuşmamın serüveni ve muhtevası aşağıdaki gibidir:

8 Eylül 1998 Perşembe günü akşamı Sivas SRT televizyonunda yapılan bir programda MHP Sivas il Başkanı Adil Coşkun, ismimi de zikrederek şahsımın ve kurucu başkanlığını yaptığım Mazlum-Der’in aleyhinde aşağıdaki yalan beyanlarda bulunmuştur. Bizim tercihlerimizle bağdaşmayan, inanç ve düşüncelerimize de aykırı olan iftiralar yapmıştır. Bu yalan ve iftiralar şunlardır:

“Mehmet Pamak da Mazlum-Der Kurucu Genel Başkanı olarak orada yazmış olduğu yazıda… Türkiye’de mutlaka bir Kürt devletinin kurulmasını kendine göre ayete, tefsire bağlamış, arkasından da İslamcı Kürt devletinin kurulması yönünde gayretler, faaliyetler göstermiştir.”

Mazlum-Der hakkındaki yalan ve iftiraları da şunlardır:

“… Devlet taralından takip edilen, devlet tarafından endişe duyulan bir kuruluş, devletin bölünmesini isteyen, ülkenin bölünmesini isteyen bu ülke üzerinde İslamcı Kürt Devletinin kurulmasını savunan bir düşüncenin benim ülkemdeki insanların hak ve menfaatlerini arıyorum diye onların mağduriyetlerini istismar ederek sokağa düşmesi… Mazlum-Der Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne göz dikmiş bir dernektir, bir harekettir”.

İşte bu yalan ve iftiralar üzerine bir yandan tekzip davaları açtım; diğer yandan ilgili televizyon nezdinde düzeltme hakkı istedim. Uzun uğraşlar sonucunda bu hakkı elde ederek 12 Kasım 1998 Perşembe günü aynı Tv programına konuk olarak katıldım. Ancak program sunucusuyla vardığımız mutabakata göre başka konuşmacı olmayacak ve telefon bağlantısı yapılmayacaktı. Çünkü gerek kültür seviyesi, gerek üslubu, gerekse ajitasyona ve provokasyona yönelik kışkırtmaları esas alan yapısı sebebiyle söz konusu şahısla uyum sağlamamız mümkün olmadığı gibi, programı sükunetle ve aydınlatıcı bir açıklıkla sürdürmek mümkün olmayacaktı.

İşte bu sebeple, o şahsın iki ay evvel yaptığı iftiralarla dolu konuşması tekrar yayınlandı ve arkasından bana görüşüm soruldu. Ben ise, hiç kimseyi hedef almadan, rencide etmeden, hatta iftiracı şahsı bile rencide etmemeye dikkat ederek görüşlerimi açıklayacağımı, sadece halkın yanıltılmasını önlemek amacıyla iftiralara cevap vereceğimi, sözkonusu konularda düşünce ve inançlarımı ifade edeceğimi belirterek konuşmama başladım. Ve ilk olarak iftiracı şahsın “ayet ve tefsire dayanarak İslamcı Kürt devleti kurmaya çalıştığım” noktasındaki yalanını, yine bizzat onun da sözde atıfta bulunduğu kitaplarımdan alıntılarla ispat ettim. Çünkü söz konusu “Kürt Soruşturması” adlı kitaptaki yazımda Hucurat, 13; Rum, 22 ayetlerini ve bazı hadisleri zikrederek iftiranın tam tersini savunmuştum. Her türlü kavmiyetçiliğin İslam dışı olduğu ve ümmeti bölme, insanları birbirine düşürme vesilesi olduğunu ispat etmiştim. Her türlü kavmiyetçiliği, tarih boyunca insanlığı kan ve gözyaşına boğan bir musibet, bir bela, bir hastalık ve bir insanlık suçu olduğunu ifade ederek reddetmiştim. Kürtçülüğün de, Türkçülüğün de İslam dışı düşünceler olduğunu, bu sebeple her türlü ulusçuluğun ve ulus devlet anlayışlarının reddedilmesi gerektiğini ifade etmiştim.

İşte bu görüşlerimi tekrar ifade etmeye çalışıyordum ki, sunucu verdiği sözden ve anlaşmamızdan dönerek, iftiracı il başkanını telefon bağlantısı ile programa dahil etti.

Sözkonusu şahıs, benim de yazım bulunan “Kürt Soruşturması” adlı kitapta yer alan başka yazarlara ait yazılardan paragraflar okuyarak, beni Kürtçü ve PKK yanlısı, Kürt devleti kurmaya çalışan bir kişi olarak tanımlamaya ve bu anlamdaki iftiralarına devam etti. Böylece gerginleşen ve seviyesizleşen program akışı içinde dahi, son derece seviyeli ve kimseye hakaret etmeyen, kimseyi aşağılamayan ve kimseyi karalamayan bir üslupla kendi özgün düşüncelerimi ortaya koymaya çalıştım. Ama başta baskıcı resmi makamlar, resmi ideoloji yanlısı kesimler ve medya, genelde insanların ikiyüzlülük yapmasına, dürüst davranmasına daima birşeyleri gizleyen, düşüncelerini açıkça ifade etmekten kaçınan bir tutum içinde olmasına alışık oldukları ve bunu arzu ettikleri için olsa gerek, benim yalan söylemeden, ikiyüzlülük yapmadan, açıkça düşüncelerimi ifade etmeme tahammül edemediler.

Yaklaşık bir saat süren konuşmamın ısrarlı sorularla gelişen ve medya tarafından istismar edilen sorular bölümünün kaset elimde olmadığı için yaklaşık muhtevasıyla aşağıya alıyorum:

“Ulus-devlet anlayışına karşıyım… Ben, Ümmetleşme bilinciyle Kürt ulus-devletini de, Türk ulus-devletini de reddediyorum. Her türlü kavmiyetçiliği, Türkçülüğü de, Kürtçülüğü de ayaklarımın altına alıyorum. Çünkü ben müslümanım. İslam kardeşlik hukuku içinde Türklerin ve Kürtlerin bütünleşmesinden, kucaklaşmasından yanayım. Ümmeti teşkil eden halkların ve bu arada Türklerin ve Kürtlerin de ayrılmasına ve birbirleriyle çatışmasına karşıyım. Ayrıca Türklerle Kürtlerin çok ileri derecede kaynaştığına ve aslında bölünmesinin mümkün olmadığına inanıyorum.”

Sunucu: Türkiye topraklarının bölünmesinden yana mısınız?

“Hayır, bu toprakların bölünmesine karşıyım. Ancak yanlış anlaşılmasın, Misak-ı Milli sınırlarını kutsadığım için böyle söylemiyorum. Bu sınırların da emperyalizmin dayattığı sınırlar olduğuna inanıyorum. Ümmet bilinciyle, bu sınırlar dışındaki Ümmet coğrafyasını dahi kucaklamayı, onlarla dahi bütünleşmeyi arzulayan ve özleyen birisi olarak, nasıl olur da bu küçük toprak parçasını dahi bölmeyi istiyor olabilirim? Bu mümkün değildir, mantıklı değildir, inancıma da aykırıdır ve iftiradır.”

Bu arada gerek MHP İl Başkanı’nın, gerekse sunucunun ısrarlı ifadeleriyle şehitlik kavramı gündeme getirildi. Birkaç kere duymazlıktan gelmeme rağmen, tekrar ifade edilmesi üzerine görüşlerimi açıklamak zorunda kaldım. Çünkü cevap vermeseydim, zımnen inanmadığım birşeyi kabul etmiş olacaktım. Bu konuda da şunları söyledim:

“PKK’lıların ölüleri de şehit değildir, diğerleri de. PKK bir küfür örgütüdür; çünkü sosyalisttir. Aynı zamanda laiktir, ulusalcıdır, tıpkı TC devleti gibi.”

Sunucu: TC devleti ve PKK’yı aynı mı görüyorsunuz?

“Zulümleri bakımından farklılıkları olabilir. Ama ideolojik açıdan benzerlikleri vardır, ikisi de laiktir, ikisi de ulusalcıdır, ikisi de batıcıdır. Ben de bir müslüman olarak ikisinden de beriyim. Onlarla ideolojik hiçbir ortak paydam yoktur. Hiçbir müslüman PKK’nın destekçisi değildir ve olamaz… Laiklik nedir? ilahi olanın dışlanmasıdır. Dünyanın, toplumsal hayatın düzenlenmesinde beşeri devanın ürünü olan kanunları esas almak ve Allah’ın hükümlerini dışlamak, reddetmek laikliktir. O halde bir laik veya Kemalist, İslam dışı yeni bir inancın sahibidir. Çünkü Kur’an’ın hayatı düzenleyen nasslarını reddetmekte, dışlamaktadır. Bu sebeple de laiklik ve Kemalizm uğruna ölen şehid olamaz. Çünkü şehidlik İslam’a, İslam şeriatına ait bir kavramdır. İslam şeriatını düşman ilan edenler nasıl şehid olabilirler. İslam dini açısından şehid, Allah’ın ismini yüceltmek, Allah’ın hükümlerini egemen kılmak için ve Allah yolunda savaşarak ölenlerin sıfatıdır.”

Sunucu: Laikler, Kemalistler, laik devlet uğrunda ölenler şehit değil midir?

“Söylediklerim açıktır ve Kur’an’a ve sünnete uygun ilmi bir hakikattir ki kim Allah’ın ismini yüceltmek ve Allah’ın hükümlerini yeryüzüne hakim kılmak için Allah yolunda savaşırken ölür veya öldürülürse ancak o şehiddir.

TC devleti laik bir devlet olarak ilahi olanı dışlamaktadır. Hatta İslam’ın, Kur’an’ın hiçbir yansımasına tahammül edememekte, tesettürlü, başörtülü hanımı olan subayı ordudan atmaktadır. Namaz kılan, İslam şeriatını arzulayan ve yaşayan subayları ordudan atmakta, orduevlerine başörtülü subay eşlerini ve annelerini sokmamaktadır. İslam şeriatını arzu edenler DGM’lerde yargılanmakta, hapishaneler doldurulmaktadır. İslam’ın emri olan başörtüyü bağlayan kızlarımız, üniversite önünde laik devletin silahlı güçlerince coplanmakta, yerlerde sürüklenmektedir.

Bütün bunlar laik devletin ordu ve üniversiteler başta olmak üzere tüm kurumlarının, İslam şeriatını, İslam’ın emirlerine, Kur’an’ın hükümlerine ve uygulamasına karşı olmalarının, yani laik Kemalist olmalarının sonuçlarıdır. Peki şehidlik de, İslam’a İslam şeriatına ait bir kavram değil midir? Tutarlı olmanın en tabii gereği olarak laik devlet ve kurumlarının İslam şeriatına ait olan bu kavramı kullanmamaları, kendi ideolojileri ve laik devlet uğrunda canlarını verenlere farklı bir kavram geliştirmeleri gerekmez mi? Mesela kendi uğrunda ölenleri kendi sisteminin kahramanları olarak niteleyebilirler.”

Ayrıca MHP Sivas İl Başkanı, 8 Eylül 1998’de SRT’de yaptığı konuşmada, şahsım yanında hatta ağırlıkla Mazlum-Der’i suçlamış; Kürtçü ve Kürt devleti kurmaya çalışan bir dernek olarak nitelendirmişti. Buna rağmen konuşmadan haberdar olan Mazlum-Der genel merkezi herhangi bir cevap vermemiş, bu saldırıyı cevapsız bırakmış, düzeltme yoluna da gitmeden, suskunluğu tercih etmişti.

12 Kasım’da SRT’de yaptığım konuşmamda aciz ve cevapsız kalan Mazlum-Der genel merkezini “o bir özgürlük ve adalet derneğidir; mazlum kim olursa olsun mazlumdan yana ve çifte standartsız, bir insan hakları savunucusudur. Söylenenler iftiradır. Mazlum-Der Kürtçü veya Türkçü değildir. Kürt ulus devletinden yana da değildir; o, her türlü kavmiyetçiliği reddeden bir insan hakları derneğidir” diye savundum.

İşte bu konuşmam sebebiyle saldırıya uğrarken, Mazlum-Der genel yönetimi ise Mazlum-Der’i savunan, kurucu başkanına bir darbe de kendisi vurmaktan veya bu anlama gelecek bir bildiri yayınlamaktan ve düşünce özgürlüğümü görmezden gelmekten çekinmemiştir. Üstelik sözkonusu bildiride bir de şu cümleye yer verilmiştir: “Mazlum-Der insan hakları konusunda yıllardır hiçbir ayırıma gitmeksizin, kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın, her türlü haksız muameleye karşı çıkmanın gerekliliğinden hareketle çifte standartsız bir insan hakları mücadelesinin önemine inanarak bugünlere gelmiş bir insan hakları kuruluşudur.”

İnsaf ile değerlendirildiğinde, bugünün Mazlum-Der yönetiminin, bu satırlara gerçekten inandığı ve uyduğu söylenebilir mi? Bu satırları özümseyebilmiş midir? Samimi midir? Gerçekten insan hakları savunuculuğunda ayırım yapmamakta mıdır?

Halbuki, Mazlum-Der’in ilk yönetiminden sonraki genel merkez yönetimleri dönemi iyi değerlendirildiğinde, Mazlum-Der’in aslında çarpıcı bir çifte standardı uygulaya geldiği görülecektir. Ancak bu çifte standart sanıldığı gibi müslüman olmayan kesimlere yönelik olmayıp, benim de içinde bulunduğu müslüman kesime yöneliktir.

Mazlum-Der yönetimi uzun süredir var olan, kendileri gibi düşünmeyen tevhidi kesime yönelik bu çifte standartını nasıl izah edecektir? DGM’lerde yargılanan, inançları, İslami kimlikleri sebebiyle ağır cezalara çarptırılan bu müslümanlar için ne yapmışlardır?

Bir yazar olarak düşüncelerimi yazmakta ya da konuşarak ifade etmekte ve 6 yıldan beri sürekli yargılanmaktayım. Bir yazımdan dolayı, hem de sistemin kanunları da dikkate alınmadan, 20 ay hapis cezasına çarpıtılırken bu insan hakları ihlali hususunda Mazlum-Der hangi açıklamayı yapmıştır? DGM’lerde yaptığı düşünce özgürlüğüne dair savunmalarım kitaplaştırılmış ve bu kitap yasaklanmıştır. Hakkında yasaklama kararı verilen ve toplatılan bu kitap hakkında hangi protestoyu yapmış, hangi basın açıklamasını yayınlamıştır?

Sadece düşüncelerimi açıklamak sebebiyle, şahsıma yönelik karalamalar, faşist saldırılar karşısında, benim de hak ve özgürlüklerimi savunması gereken ve ayırım yapmaksızın herkesin haklarını savunmak amacı ile kurulmuş bulunan Mazlum-Der’in genel merkez yönetimi, mazluma bir darbe de kendisi vurmaya kalkışmıştır.

Aslında bu tür insanların, insan hakları mücadelesinden çekilmelerinin ve bu mücadeleyi, ilkeli, tutarlı ve onurlu bir şekilde sürdürecek olanlara fırsat vermelerinin, insan haklarına en büyük katkıyı sağlayacağına inanıyorum,

Mazlum-Der’in, bugün içine sürüklendiği bu karanlık tablodan ve İslami kimliğin izzetini, varlık sebebimiz olan yüce değer ve ilkelerimizi koruyamayacak uzlaşmacı, sentezci yönetimlerden kurtarılmasının, önemli bir zaruret olarak, Türkiye müslümanlarının önünde durduğu bir gerçektir.

Bütün bunlardan sonra sistemin ulularına, aleyhimde gayri ahlaki yalanlar yapanlara, beni suçlu ilan edenlere soruyorum:

  1. Bu ilmi hakikatleri, vahye dayalı bir inancın müntesibi olarak, Kuran ve Sünnet ölçüleri içinde açıkladığım için, neden ahlaksızca saldırılar yapılıyor? Neden bir insanın düşüncelerini açıklamasına, bir canlı yayında yöneltilen sorulara açıkça, inandığı gibi ve dürüstlükle cevap vermesine, iki yüzlülük yapmadan inandıklarını ifade etmesine tahammül edilmiyor, neden saygı gösterilmiyor?
  2. Ben, aslında pek çok kişinin bildiği, ancak tabular ve baskılar sebebiyle ifade etmekten kaçındıkları bir gerçeği ifade ettim. Ben söylemeseydim dahi, laiklik ve Kemalizmin uğrunda ölenler yine “şehid” olmuyorlardı. Çünkü bu İslami bir hakikattir. Sizler benim ikiyüzlülük yapmamı ve yalan söylememi mi istiyordunuz?
  3. Aslında ülkeyi yöneten oligarşinin uluları bile laik, Kemalist düzen uğrunda ölenlerin “şehid” olduğuna samimiyetle inanmıyorlar. Eğer inanıyor olsalardı, kendi çocuklarını da ölüm hattına göndermekte tereddüt etmemeleri gerekmez miydi? Ölenlerin ailelerini TV’lerde sürekli izliyoruz. Hemen hemen tamamının anneleri başörtülü ya da muhafazakar, fakir, mazlum insanlar. Neden “şehid” dediklerinizin arasında tesettür düşmanı bir bakanın, bir generalin veya bir profesörün çocuğu yoktur. Neden aralarına ülkenin kaymağını yiyen, bankaları talan eden, ihaleleri kapan, kredileri götüren büyük sermaye ve medya patronlarının ya da yakınlarının çocukları yoktur?
  4. Eğer gerçekten, ölenlerin şehid olduğundan eminseniz, neden bu kadar büyük tepki gösteriyor, neden kriz geçiriyorsunuz? Neden paniğe kapılıyorsunuz?
  5. İlmi bir hakikati açıkladığım, doğru bildiğimi, düşüncelerimi İfade ettiğim için yaygara koparanlar, mafya ve çetelerle işbirliği ortaya çıkmış ülke yöneticilerinin ve kendilerine astronomik rakamlarla maaş ödeyen çeteci patronlarının üzerine niçin gitmiyorlar? Yoksa bize ve düşüncelerimize saldırarak, dikkatleri, pisliğe batmış patronlarının ve çürümüş düzenlerinin üzerinden başka yönlere mi kaydırmayı amaçlıyorlar?
  6. Kürtçülüğü ve Kürt ulus devletini reddettiğim zaman alkışlıyorsunuz da, neden Türkçülüğü ve Türk ulus devlet anlayışını eleştirdiğim zaman büyük tepki gösteriyorsunuz? Dünyevi çıkarlarım, ya da sizin hatırınız için ikiyüzlülük yaparak, yalan söylememi ve İslam’a aykırı bu anlayışları kabul etmemi, yani onursuz, izzetsiz ve ilkesiz bir kimliği tercih etmemi mi istiyorsunuz? Bunun ne kadar çirkin ve insan haklarını temelden yok eden, ne kadar ilkel bir dayatma olduğunu fark etmiyor musunuz?
  7. Türkiye’de bir insanın istediği inancı özgürce tercih etmesi, özgürce ifade etmesi ve özgürce yaşamasının daha çok uzaklarda olduğu bu olay vesilesi ile bir daha ortaya çıkmıştır. Neden insanların farklı düşünmelerine ve farklılıklarını İfade etmelerine tahammül edemiyorsunuz? Bu zulüm sistemini ve zulme dayalı eğilimlerinizi hala sorgulamayacak mısınız?

Düşünmeye Davet Ediyorum:

* Hakkımda yazı yazan, konuşan, hakaret eden, suç duyurusunda bulunan, tutuklanmamı isteyen, özetle bana düşünlerimi açıklamam sebebiyle zulmeden herkesin öncelikle, bu sorulara dürüstçe cevap vermelerini, kendilerini, inançlarını, yaptıklarını sorgulamalarını tavsiye ediyorum.

* Türkiye’de yaşanan cinneti, bunalımı, mazlum halklara yapılanları, egemen zulüm sisteminin etrafa saçılan pisliklerini ve yönetim kadrolarının vurgunlarını, talanlarını, çete işbirlikçisi konumlarını görmeye ve değerlendirmeye çağırıyorum.

* Adalet, özgürlük ve insan hakları kavramlarını tanımaya, idrak edip, özümsemeye, kendilerini, düşüncelerini bu kavramlar çerçevesinde yeniden gözden geçirip düzeltemeye davet ediyorum.

İlginizi çekebilir

Türkiye Ulus Devletinde, Eski ve Yeni Statükoların Din Algısı ve Müslümanlar

Cumhuriyet Döneminde, Önce Hiçbir Yorumuyla İslam’a Razı Olunmamış, Sonra “Resmi Din” ve Teşkilatı Oluşturulmuştur Saltanat ...