BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Susurluk’tan Şemdinli’ye ‘Derin Devlet’ Devlettir, Devlet ise Asker ve Yargıdır!

Susurluk’tan Şemdinli’ye ‘Derin Devlet’ Devlettir, Devlet ise Asker ve Yargıdır!

Soruşturma: Militarizmin Hukuksuzluğunun Yeni Bir Belgesi Olarak Şemdinli Davası

I-Şemdinli olayını, iki yıllık süreç de göz önünde bulundurulduğunda, nasıl yorumluyorsunuz?

II-Başbakan iki yıl önce Şemdinli olayına ilişkin olarak konunun takipçisi olacaklarını ve sonuna kadar gidileceği vaadinde bulunmuştu. Bugünden bakıldığında hükümetin bu konu özelinde ve genelde Kürt sorununa ilişkin olarak ne yaptığını görüyorsunuz?

III-Şemdinli’nin ortaya koyduğu açmaz görüntüsünden çıkış nasıl sağlanabilir? Bu konuda inisiyatif alması, sorumluluk yüklenmesi gerekenler kimlerdir?

Şemdinli davası da, diğer “derin devlet” davalarında olduğu gibi, örtülmeye doğru hızla yol alıyor. Bu tür davalar, hep örtülme ve beraatla sonuçlandırılıyor. Devlet ve ideolojisi uğruna kan dökenler, kanlı provokasyonlara imza atanlar, hep en üstten koruma altına alınıyor. Askeri bürokrasi ve yargı üst kademeleri el ele, istenilen sonucun alınmasını sağlayacak şekilde bu tür davaları açıkça yönlendiriyorlar. Hükümetler ise, onlara rağmen iktidar olamayacakları zannıyla ve “iplerinin çekilmesi” korkusuyla oligarşiye biat ettikleri için, onlara teslim oluyor ve hatta hukuka aykırı işlerini kolaylaştıran katkılarda bulunuyorlar. Menemen provokasyonunun yıldönümünde, derin yönlendirmelerle birkaç esrarkeşin sebep olduğu bu olayın mağdurlarından utançla özür dileneceğine, o gün asılsız iddialarla cezalandırılan mazlumların en tepeden suçlanıp mahkum edilmesi ısrarla ve cüretkârca sürdürülürken, Şemdinli provokasyonun sanıkları tahliye ediliyor.

Yasalar Yetmeyince İllegalite Devreye Sokulur

Türkiye’de, “Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukuku”nun egemen kılındığı, güçlünün haklı sayıldığı, “köpeklerin salıverilip taşların bağlandığı”, haksızlık, zulüm ve keyfiliklere hukuk kılıfının kolaylıkla geçirildiği herkesçe bilinmektedir. Derin güçlerin güdümünde siyasetin ve yargının askeri brifing ve bildirilerle yönlendirildiği, askeri vesayet rejiminin demokrasi diye yutturulduğu, hukuk devleti olmak bir yana kanun devleti bile olamayan, bir sistemin varlığını artık kimse inkâr edememektedir.

İşte gerek Susurluk’ta, gerekse Şemdinli’de suçüstü yakalananlar, devlet adına hareket eden güçlerin illegal bir yapılanma içinde olduklarını ortaya çıkarmıştır. Şemdinli’de suçüstü yakalanan saldırganlar asker kimliği taşımaktadırlar; kullandıkları araç askeri birliğe tahsis edilmiştir. Olayın içeriği ve yakalanan kişiler, belgeler ve silahlar, bu tarz eylemlerin geçmişten bugüne devlet içerisinde süregelmiş illegal işleyişin bir uzantısı olduğunun ispatı mahiyetindedir. Daha ilk Meclis’te yaşanan Ali Şükrü Bey cinayeti gibi faili meçhul cinayetler, Menemen olayı gibi halka yönelik provokasyonlar devlet güçlerince gelenekselleştirilerek sürdürülmüştür. Böylece, rutin dışına ve kanun üstüne çıkan güvenlik güçleri gibi, İstiklal Mahkemelerinden DGM’lere kadar Kanun dışına ya da üstüne çıkan yargı kesimindeki keyfilikler de bu işleyişin sayısız tekrarını oluşturmuş ve işte bu keyfilikler ve illegal uygulamalarla bugünlere gelinmiştir. Bütün bu kanunsuzlukların arkasındaki güç için en çok kullanılan “derin devlet” ismi bile, yoksa “kutsal devlet”i aklama ve suçu kontrol dışı bir gruba yıkma amacıyla mı kullanılmaktadır?” sorusu, üzerinde durulmayı hak eden bir sorudur.

Türkiye’nin yaklaşık 40 yılında etkili rol oynayan eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in medyaya yansıyan ifadeleri “derin devlet”e açıklık kazandırmıştır; “Nedir derin devlet?” sorusuna Demirel, “Devletin kendisidir derin devlet, askeridir derin devlet” cevabını vermiştir. Süleyman Demirel’in “Bizim ülkemizde iki devlet var. Bir derin devlet var, bir devlet var. Asıl olması gereken devlet yedek, yedek olması gereken devlet asıldır” “Derin devlet askerdir” sözlerine karşı Kenan Evren’in “Sayın Demirel doğru söylüyor. Derin devlet biziz. Devlet zaafa uğradığında el koyarız” cevabını verdiği dikkate alındığında, aslında görünürü ve deriniyle devletten kastın asker ya da onun önderliğindeki oligarşi olduğu anlaşılmaktadır.

Genelde her kesimden muhaliflere ve öncelikle de İslam’a karşı bastırma ve yok etme siyasetinin uzantısı olarak gelenekselleştirilerek sürdürülen derin politikalar, özelde de Kürt sorununun üstesinden gelinmek için sürekli başvurulan bir yönteme dönüşmüştür. “Öteki” ile savaşın, oligarşinin hakimiyetini sürdürmenin en yaygın ve en etkili aracı olarak öne çıkan “derin devlet” yapılanması, diğer ülkelerdekinden farklı olarak yeni devletin kuruluşundan beri var olup, devletle o kadar iç içe olmuş, o kadar bütünleşmiş ve o kadar devamlılık arzetmiştir ki, adeta Türkiye’nin temel karakteri olmuştur. Bunun için de üzerine gidilememekte, tasfiye edilememektedir. Şemdinli provokasyonu da, köy yakmalardan faili meçhullere, gazetelerin, parti binalarının bombalanmasından milletvekillerinin, siyasetçilerin, iş adamlarının öldürülmesine dek pek çok biçimi ile karşılaşılan bu hukuksuzluk zincirinin bir halkasından ibarettir.

Ülkede yakın tarihte yaşanan çatışma döneminde, pek çok faili meçhul cinayetin işlendiği, terörle mücadele adı altında çok sayıda kişinin yaşam haklarının ihlal edildiği, yargısız infazların ve işkencelerin yapıldığı, baskı ve tehditlerle insanların göç ettirildiği, köylerin insansızlaştırıldığı, bu süreçte güvenlik güçleri içerisinde hukuk dışı örgütlenmelere gidildiği, birçok itirafçının operasyonlarda kullanıldığı biliniyor. Söz konusu örgütlenmelerden olan ve resmiyette hiçbir zaman varlığı kabul edilmeyen JİTEM isimli örgütün, Kürt bölgelerindeki yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler ve hukuk dışı operasyonlar yürüttüğüne ilişkin iddialara, Şemdinli’de çok önemli bir kanıt daha eklenmiştir.

Aslında Şemdinli’den sonra da asker bürokratların, geçmişteki provokasyonlarla ilgili suç itirafları sürmüştür. Emekli Korgeneral Altay Tokat, bölgeye gelen yargı mensuplarını yönlendirebilmek için, lojmanlarının yanında bomba patlattığını açıkça itiraf ettiği halde, bu açık hukuksuzluk hakkında yargı takipsizlik kararı vermiştir. Şemdinli sanıklarını tahliye eden askeri mahkeme, “Korgeneralliğe kadar yükselen bir kişinin bunu yapması düşünülemez” diyen savcılığın görüşünü paylaşarak, Altay Tokat’ı da aklayarak, askeri yargının konumuna uygun bir karar verdi. Halbuki, söz konusu generalin görev yaptığı merkezi Diyarbakır’da bulunan Asayiş Kolordu Komutanlığı döneminde, o bölgede 3 yıl içinde 383 faili meçhul ve yargısız infaz, 87 yaralı, 125 de kayıp olayı gerçekleşmişti. Bir başka komutan da, görev yaptığı şehirde, bazı askerlere PKK’lı kıyafeti giydirerek, önceden belirlenen hedeflere açılan ateşle şehir üzerinde savaş havası estirdiklerini ve böylece halka mesaj verildiğini itiraf etmişti. Buna benzer daha pek çok itiraf ortaya döküldüğü halde, yasaları uygulamakla görevli yargı sadece seyretmekte, suç duyurusu ile önlerine geldiğinde ise takipsizlik kararı vermektedir. Darbe hazırlığı için gerçekleştirilen Çorum’dan Maraş’a 70’li yılların katliamlarının, bir iki istisna dışında hemen tüm siyasi nitelikli yolsuzluk dosyalarının ve yapılan darbelerin hesabı sorulamamış, yapanın yanına kâr kalmıştır. Tıpkı, hortumlanan bankaların yönetim kurulu üyeliklerinde astronomik rakamlarla ücret alan emekli generallere hesap sorulmadığı gibi, başta uçak alımlarına ilişkin milyarlık “Lockheed Yolsuzluğu” olmak üzere, büyük silah ihalelerinin de hesabı sorulamamıştır. On binlerce insanın ölümüne yol açan Kürt sorununun çözümünü engelleyen, bağnaz ideolojik tercihlerini tüm ülkeye dayattıkları için, ülke insanına bunca maddi ve manevi bedeller ödeten emekli Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, hata yaptıklarını, hukuka aykırı kararlar aldıklarını bugün itiraf ediyorlar ve yine tek bir savcı harekete geçip dava açamıyor. Bir kısmı ideolojik yandaşlığı sebebiyle harekete geçmezken, bir kısmı da dava açtıklarında başlarına gelecekleri bildiklerinden cesaret edemiyorlar. Savcıları harekete geçirecek bir siyasi irade de bir türlü ortaya konamıyor. “İpinin çekilmesi”nden korkanlar seyirci kalmaya, hatta tam tersine bunların arkasındaki oligarşi ile işbirliği yapmaya devam ediyorlar. Bu sebeple de, derin çeteler ve darbeci generaller yeni suçlara teşvik edilmiş oluyorlar.

Hukuk Dışı Derin Yapılar, Neden Tasfiye Edilemiyor?

Susurluk döneminin Başbakanı Necmettin Erbakan toplumdan yükselen tepkilere duyarsız kalırken, Susurluk iddialarını ‘faso fiso’ diye geçiştirmişti. Koalisyonun diğer ortağı Tansu Çiller ise ‘Kurşun atan da, bu uğurda ölen de şereflidir’ diye konuşarak bir bakıma Susurluk’a adı karışanlara örtülü destek vermişti. Demirel ise, devlet güçleri zaman zaman “rutin dışına çıkar” diyerek, yaşanan hukuksuzluklara meşruiyet kazandırmaya çalışmıştı. Generaller ise, ifade vermeye yanaşmamış, Meclis Araştırma Komisyonu’nun davetine icabet etmemişlerdi. Bu sebeple, “devlet sırrı” kavramının da arkasına gizlenilerek, Susurluk ve askeri ilişkileri üzerine gidilmesi engellenmiş, olay büyümeden örtbas edilmişti.

Sonuçta, “Yargıtay’ın Susurluk Çetesi davasına ilişkin gerekçeli kararı”nda; “Terörle mücadele adı altında da olsa, bir hukuk dışı örgütlenmeyle, devletin meşru güçleri gibi güç kullanarak yürürlükteki yasalar yerine, kendi güç ve kuralları ile sözde yasalar oluşturmak, devleti hukuk devleti olmaktan çıkarır… Gelişmeler, olayın, derinliğine, devlet içini de kapsayacak şekilde çok yönlü araştırılmasını gerekli kılmıştır. Bu bağlamda yapılan soruşturmalar, ulaşılan bilgi ve belgeler, olayın arkasındaki bilgilerin çözülmesinin güç, karmaşık ve duyarlı makamları ve görevlileri de kapsayacak ölçüde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Mahkumiyet verilen sanıklar dışındaki kimi görevliler ile bunlara yardım edenlerin yargı önüne çıkarılmaları görevi, devletin yetkili organlarınındır…” denilmiş ve dosya rafa kaldırılmıştır.

“Devlet sırrı” bahanesinin arkasına gizlenilerek ve çok üst rütbelere diş geçirilemediği için adalet gerçekleştirilememiş ve sonuçta, Susurluk ve Yüksekova çeteleşmelerinin arka planı aydınlatılamamıştır.

Önemli “derin devlet” davalarının nasıl uzun süreye yayılarak örtbas edildiğine dair önemli örneklerden birisi de, Yüksekova çetesi davası olmuştur. “Üniformalı çete” olarak da nitelenen Yüksekova Çetesi davası çok ilginç serüveni sonunda beklenen sona ulaşmış ve dava beraatla sonuçlanmıştı. İçlerinde albay, binbaşı, korucu ve itirafçıların da bulunduğu sanıklar çete kurmak, gasp ve bombalama ile suçlanmışlar ve tarihe ‘üniformalı çete’ olarak geçmişlerdi. Diyarbakır 4 No’lu DGM, 22 Mart 2001’de 13 sanıklı çete davasında, Binbaşı Yurdakul’u çete kurmak, gasp ve bombalamaya azmettirmekten 25 yıl, özel harekâtçı Enver Çırak’ı 3 yıl 8 ay, Üsteğmen Bülent Yetüt’ü 7 yıl 4 ay, PKK itirafçısı Kahraman Bilgiç’i 30 yıl, Korucubaşı Kemal Ölmez’i ise 13 yıl hapse mahkûm etmişti. Hakkında gıyabi tutuklama kararı verilen Binbaşı Yurdakul, geçen sürede yakalanmak yerine aranıyorken emekliye ayrılmıştı. Yargıtay’ın iki kez üst üste bozma kararı vermesi üzerine, hem de benzeri iddialar nedeniyle gözlerin Şemdinli ve Yüksekova’ya yeniden çevrildiği bir süreçte, dava sürpriz kararla sonuçlandırıldı. Sanıklarla birlikte tartışılan çete kurmak-üyelik suçlamasına herhangi bir atıf yapmayan Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesi, daha önce ağır cezalara çarptırılan rütbeli sanıklar hakkında bu kez beraat verdi. Son günlerde, bu dava sebebiyle AİHM’de verilen kararla Türkiye tazminata mahkum edildi.

Bu tür derin davaların üstünü örtme çabalarına bir başka örnek olarak da aralarında emekli bir binbaşı ve JİTEM mensuplarının bulunduğu JİTEM davası gösterilebilir. Şemdinli olayı gerçekleştiğinde, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın ‘Ali Kaya’yı tanırım. Suç işleyecek biri değil.’ sözlerini sarf ettiği gibi bir rastlantı, bu dava sırasında da gerçekleşti. Savcının dava dosyasını mahkemeye sevk ettiği gün, Ankara’da Binbaşı Abdülkerim Kırca’ya ‘Devlet Övünç Madalyası’ verildi.1

Derin devlet işi olduğu büyük çoğunlukça kabul edilen başka provokasyonlar da vardır. Özellikle 28 Şubat’a zemin hazırlamak üzere manipüle edilen süreçte İslam karşıtı söylemleriyle öne çıkan laik Atatürkçü kimi yazarlara yönelik suikastlar bu konuda dikkat çekicidir. İslami yükselişi engellemek, karalamak, Müslümanlara yönelik operasyonlara, baskılara meşruiyet zemini hazırlamak ve laik kamuoyunu tahrik edip İslam’a karşı harekete geçirmek amacıyla laiklere yönelik bir çok saldırı gerçekleştirilmiş ve bunlar çok sayıdaki “faili meçhuller” içindeki değişmez yerlerini almışlardır.

Şemdinli Davasının Bugün Geldiği Nokta, Daha Başından Belliydi

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri, daha olay günü, “Bu lokal bir olay” demişti. Acaba General Türkeri daha soruşturma sonuçlanmadan olayın yerel, yani merkezle, Ankara ile bağlantılı olmadığından nasıl bu kadar emin görünmektedir. Türkeri’nin, şüphelilerin jandarmaya bağlı olmasına karşılık, konunun Kara Kuvvetleri’ni ilgilendirdiğini söylemesi de garip bir durumdur. Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt ise, “Gazetelerde resmini gördüğüm astsubay, ‘Çevik operasyonu’nda yanımda çalıştı. Çok iyi bir astsubaydır. Suç işleyecek biri olduğunu sanmıyorum, ama soruşturmada meydana çıkar” şeklinde açıklama yapmıştır. Bu tür açıklamaların, doğrudan doğruya kolluk kuvvetlerine de yargıya da müdahale anlamına geleceğini herkes gibi açıklamaları yapanlar da bilir.

Olayın ortaya çıktığı andan itibaren, Jandarma Genel Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın, yargıyı ve soruşturmayı yapanları yönlendirici ve etki altına alıcı bu müdahaleleri ibret verici ve düşündürücü olmuştur. Bu sebeple Aralık 2005 tarihli Haksöz’de yayınlanan yazımızda, şunları ifade etmiştik; “Bu tutumu sergileyen komutanlar istifa etmedikçe ya da görevden uzaklaştırılmadıkça, soruşturmanın selameti ve bağımsızlığı nasıl sağlanacaktır? Üstelik polis bölgesinde meydana gelmiş olan olayla ilgili soruşturmayı zanlı konumundaki Jandarma personelinin sürdürüyor olması, ayrıca ülkemizde yargıç ve savcıların askerin yönlendirmesine ne kadar açık oldukları gerçeği de dikkate alındığında umutsuzluğa kapılmamak mümkün değildir. Üstelik, sanık durumundaki askerlere avukat temini işiyle doğrudan Hakkari Jandarma Komutanının ilgileniyor olması ve temin edilen bu avukatın askeri helikopterle bölgeye getirilmesi, gerçekten çok cüretkâr ve rahat davranıldığını, çete zanlıları için devlet imkânlarının seferber edildiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, hükümetin tahkikat için görevlendirdiği Mülkiye müfettişlerinin, sanıkların avukatıyla aynı askeri helikopterle bölgeye götürülmesi de soruşturmacıların ve soruşturulanların aynı tarafta yer aldıkları kuşkusunu arttırmaktadır. Böyle bir zeminde sağlıklı bir soruşturma ve bağımsız bir yargılamanın yapılması nasıl sağlanacaktır?”

Savcı Ferhat Sarıkaya’nın, iddianamede, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın ismine de yer vermesinden dolayı Genelkurmay 20 Mart 2006’da muhtıra niteliğinde bir açıklama yapmıştı. Medya ise, büyük çoğunluğuyla, her zaman olduğu gibi asker yanlısı bir yayınla, savcının ve mahkemenin üzerine gitmişti. Genelkurmay’ı ve Büyükanıt’ı yargıya müdahale anlamı taşıyan açıklamalarından dolayı eleştirip kınamak yerine, onu “daha Büyük Anıt oldu” sözüyle yücelten, savcıyı ise aşağılayan, kınayan, hedef gösteren Genelkurmay bildirisinin yanında saf tutmuştu. Askeri otoritenin ve yandaş medyanın bu kadar etkisi altında kalan bir yargıdan ne beklenebilirdi? Hukuk safında durup direnmek isteyen azınlık yargıç ve savcılar ise, bu süreçte tasfiye edilip, dava askeri yargının şefkatli kollarına terk edildi. Malum medya ve siyasi iktidar, sivil alanda, sivillere karşı gerçekleştirilen ve bir kısım sivillerin ölümüyle sonuçlanan bombalama eyleminin davası neden askeri yargıda görülüyor diye sormadı? Hukuk devletinde askeri ve sivil yargı ayırımı olur mu sorusu zaten sorulmamaktadır?

Üstelik bu süreçte, derin devlet ideolojisinin savunuculuğunu üstlenen ve özgürlük karşıtı tutumlarıyla tanınan kişilerin “Adalet” ve İçişleri Bakanlıklarında bulunması, Başbakanın da bunları sürekli koruması, askerlerle kapalı kapılar arkasında, hukuki olmayan zeminlerde anlaşma yapıldığı iddiaları da dikkate alındığında, başlangıcı böyle olan bir davanın, bugün sanıkların tahliyesi noktasına gelmesi son derece doğal bir sonuç değil mi? Başbakan’ın “kime ulaşırsa ulaşsın sonuna kadar gidilecektir” vaatleri, halka verdiği adalet ve özgürlük sözü mesabesinde değerlendirilmesi gereken, arkasında durulmayacak olan söylemlerden ibarettir. AKP yönetimi, hak ve özgürlüklerle ilgili olarak da pek çok konuyu gündeme getirdiği halde, hep Genelkurmay bildirileriyle geri adım atarak, baskı, yasak ve zulümleri sürdürmeyi tercih etmedi mi? “Sonuna kadar gidilecek” dendiğinde de, “kışla duvarlarına kadar gidilecek” diye anlamak gerektiği de, böylece bir daha vurgulanmış oluyor.

“Derin Yargı”, İdeolojik Olarak Darbecilerle Örtüşmekten Kaynaklanıyor  

Yargı kesimi, büyük çoğunluğu itibariyle, askeri vesayeti içselleştirmiş bir anlayışla bağımsızlık rolü oynamaktadır. En üst yargı kurumlarının başkanları her fırsatta tıpkı askeri bürokratlar gibi resmi ideolojiden taraf olduklarını açıklamaktan çekinmiyorlar. Brifinglerle, muhtıralarla kolayca yönlendirilmeye açık bulunuyor, siyasi ideolojik kararların altına kolayca imza atabiliyorlar. Böyle durumlarda onları bağlayan ve yönlendiren asla hukuk ve yasalar olmuyor. Daha çok egemen oligarşinin istekleri ve resmi ideoloji tarafgirliği belirleyici oluyor. Askere yönelik en küçük soruşturmaya bile tahammülleri olmuyor. Darbecilere ve onların koruması altındaki derin güçlere, “iyi çocuklar”a dokunan yanıyor. Kimi Yargı Kurumları, bu konularda soruşturma teşebbüsünde bulunan kendi mensuplarını, oligarşi ilahına kurban etmekten çekinmiyor. Son darbe teşebbüsleri ve muhtıra içinse, Başbakan ve kimi Bakanlar başta olmak üzere pek çok STK temsilcileri de suç duyurusunda bulundukları halde, bugüne kadar bir türlü yargı harekete geçirilemedi. Hatta tam tersi yapıldı ve yargı son derece işgüzarca davranmak suretiyle, darbe teşebbüslerini ifşa eden Nokta Dergisine baskın yaparak bilgilere el koyup dergi için dava açma yoluna gitti ve bu dergi kapandı. Barolar Birliği bile, muhtıra aleyhine dava açan bir avukatı işten atabildi.

Emekli Hakim Albay Ümit Kardaş’ın tanık olduğu olaylara dayanarak yaptığı tespitler bu anlamda ibret vericidir: “… o zamanki Konsey üyeleri Diyarbakır Orduevi’nde hâkimleri toplayıp ‘Siz bu olaylara bir hukukçu gözüyle değil, başka bir gözle bakacaksınız. Çünkü memleket elden gidiyor. Hukuku bir tarafa koyun’ dediler. Bu yüzden 12 Eylül sonrası hiçbir askeri ve sivil hâkim ve savcı işkence üzerine gidemedi. Benim de bir işkence kararım nedeniyle üzerimde baskı kuruldu.”2 İşte yargı kesiminin bağımsızlığı ve tarafsızlığı bu kadardır. Yargının bağımsızlığı da, tarafsızlığı da Devlet ile sahibi asker bürokratların ve resmi ideolojinin belirlediği yere kadardır. Devlet, ordu ve resmi ideoloji uğruna, hak, hukuk, adalet ve özgürlükler, kolayca kurban edilebilmektedir.

Öteden beri yargıda yaşanan ideolojik kadrolaşmayı bizzat CHP’li bakanlar ifşa etmişler ve binlerce savcı ve yargıcı CHP’nin ideolojisini benimseyenlerden atadıklarını açıklamışlardı. Ve bu açıklamaya yargıdan da hiçbir itiraz ve eleştiri gelmemişti. İşte CHP ideolojisi olan resmi ideolojinin bu mutaassıp kesiminden gelen yargıçların büyük çoğunluğu da verdikleri kararlara bu ideolojilerini yansıtmakta, bu sebeple, özellikle de siyasi davalarda ve düşünce suçları alanında büyük hukuksuzluklar, keyfilikler yaşanmakta, anayasa ve yasalar bizzat bu tür yargıç ve savcılarca çiğnenmekte ve kimse de hesap soramamaktadır. Yargı üzerindeki bir diğer ideolojik kuşatma da askeri bürokrasiden gelmektedir.

Yargı Üzerindeki Askeri Bürokratik Kuşatma

Yargı büyük ölçüde askeri bürokratların öncülüğündeki oligarşinin tesiri altında olup, resmi ideoloji ve asker karşısında tam bir bağımlılık hali yaşamaktadır. Ülkenin sahibi ve maliki konumuna oturtulmuş ve resmi ideolojinin ilahı gibi algılanan asker ne derse, ne yaparsa yargıyı bağlamakta, hukuk adına herhangi bir itiraz bugüne kadar hiç gelmemiş bulunmaktadır. Bu sebeple askeri brifinglere koşarak gidip darbeci generalleri ayakta alkışlayan yargıçlar, bu brifinglerde yapılan yönlendirmelerle kararlar verebilmişlerdir. 12 Eylül darbesinde de, 28 Şubat darbesinde de, yargıçlar çoğunluk itibariyle imtihanı kaybetmişler, darbecilere saygı duyan, onlara tebrik ve takdirlerini sunan, onlarla aynı ideolojik tutumları sergileyen konumlarda bulunmaktan hukuki bir utanç duymamışlardır. Sürekli iddia edilenin aksine yargı, hükümetlerin siyasi baskısı altında olmayıp, daha çok resmi ideoloji ve askeri bürokrasinin etki ve yönlendirmesi altında bulunmaktadır. Yargının bağımsızlığını da, tarafsızlığını da işte bu zaaf yok etmektedir. 28 Şubat brifinglerine çağrılan yargıç ve savcılar, dönemin “Adalet Bakanı”nın bir genelge yayınlayarak bunun doğru olmadığını ifade etmesine rağmen katılmışlar ve hükümete de adeta meydan okumuş, darbecileri ise ayakta alkışlamışlardı. Yargı o kadar askerin etkisi altındadır ki, askeri bürokratların açık suçlarını örtmek amacıyla yasaları bile görmezden gelebilmektedir. Mesela, 27 Nisan muhtırasıyla ilgili olarak açılan bir davada verdiği kararlarla Ankara 5. İdare Mahkemesi, Askeri Ceza Kanunun asker bürokratların “basına siyasi açıklama yapmasını” açık suç saydığı halde, bu siyasi muhtıra bildirisini, “idari eylem niteliğinde bir basın açıklaması” olarak vasıflandırıp doğal saymıştır. Bu tür ideolojik yargıçlar, devlet ve ideolojisi ile halk ve değerleri arasında tarafsız bir konumda durup, yasaları objektif bir tarafsızlıkla uygulamaktan çok uzakta durmuşlar, hep devlet ve ideolojisinin bağnaz tarafgirliğiyle, halkın ve değerlerinin aleyhine ideolojik kararları kolayca verebilmişlerdir. Kararlarına “halk ya da millet adına” karar verdikleri ibaresini yazsalar da, aslında halka ve değerlerine tepeden bakan jakoben, elitist bir duruşla, hep devlet ve ideolojisi adına karar vermeyi tercih etmişlerdir. İşte, darbelere destekçi olmakta sakınca görmeyen, muhtıra ve brifinglerle yönlendirilmeye açık bulunan bu tür ideolojik yargıçlar, resmi ideolojiyi, modern ulus devlet ve kurumlarının yaptıkları hukuksuzlukları eleştirip özgürlük ve adalet isteyen düşünce adamlarına yönelik ise, anayasa ve yasaları çiğneme pahasına da olsa kolayca ideolojik kararlar verebilmektedirler.

Türkiye’de, hukuku ve yasaları objektif uygulayanlar, bağımsız ve tarafsız karar verenler yanında, tam aksi yönde, tarafgirlik ve taassupla hareket edip sonuçta çoğu kez ideolojik karar veren yargıçların varlığı ve sayılarının az olmadığı da acı bir gerçektir. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” başlıklı araştırması, kendilerine “devletin çıkarları mı, adaletin gerekleri mi?” sorusu yöneltilen hakim ve savcıların, “Ben devletçi hukukçuyum”, “benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk dinlemem”, “önce devlet gelir” gibi cevaplar verdikleri tespiti yapılmış bulunuyor. Sorulara cevap veren hakim ve savcıların %63’ünün, “adalet ile devlet çıkarının çatıştığını” ifade ettikleri tespit ediliyor. “Devlet çıkarı ile adalet çatıştığında” ise, devletin çıkarının korunacağı görüşü savunuluyor.3 Yargıya güven de, işte bu sebeple çok aşağılarda sürünmektedir. Devleti ve devlet kurumlarını kutsal ve her şeye rağmen itaat edilmesi ve ne yaparsa yapsın sessiz kalınması, yaptığı hukuksuzlukların bile savunulması gereken mutlak bir otorite; vatandaşları, sivil halkı ve onun sivil kuruluşlarını da mutlak itaat etmesi gereken teba ve köleler konumuna oturtan, hukuk devletiyle asla bağdaşmayan bir zihniyetin ürünü olarak nitelendirilmeyi hak eden bu hukuka aykırı tutum, aynı zamanda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesini de gölgeleyen bir tutumdur.

İşte bu tür ideolojik derin yargıçlar, kendi içlerinden çıkan ve hiç değilse mevcut yasalara sadakat gösterip, yasaların objektif uygulamasından yana olan, şahsi ideolojisini, inancını kararlarına yansıtmayan dürüst yargıç ve savcıları bile hedef yapabilmekte, onların görevlerini objektif bir tarafsızlıkla yerine getirmelerine fırsat vermemekte ve yeri geldiğinde gözlerini kırpmadan bu tarafsız meslektaşlarını bile harcayabilmektedirler. Hele sistemin ilahları haline getirilen darbeci generallere yönelik iddianame hazırlamaya ya da bunlar hakkında suç duyurusunda bulunmaya teşebbüs eden savcılar yanmaktadır. Darbeci Kenan Evren ve arkadaşları için iddianame hazırlayan Adana Savcısı Sacit Kayasu, iddianamesi yırtılıp atılmakla bırakılmamış, görevden de atılmış, avukatlık yapma imkanı bile elinden alınmıştır. Askeri bir yapılanma olan “özel harp dairesi”ni “kontrgerilla” olarak ifşa edip üzerine giden Savcı Doğan Öz ise kısa süre sonra ölü bulunmuştur. Şemdinli çete davasının Savcısı Ferhat Sarıkaya da, asker çeteciler ve üst kademlerdeki irtibatlarını ve koruyucularını ifşa edince, üstelik bu provokatör çetelere “iyi çocuklar” diyen zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt için de suç duyurusunda bulununca, başına gelmedik kalmamış, savcı bizzat kendi meslektaşlarınca neredeyse açlığa mahkum edilecek derecede lince tabi tutulmuş, davanın askeri mahkemenin şefkatli kollarına tevdii karara bağlanarak, yargıda çeteyi kurtarma operasyonları hız kazanırken, Şemdinli davasının mahkumiyet kararı veren yargıçları sürgün edilmiş, Yaşar Büyükanıt ise Genelkurmay Başkanlığına hem de bir ay öncesinden terfi ettirilmiştir. Daha önceki darbe sürecinde, Başbakan’a küfreden generalin yargılanmak yerine, “boşalma hakkını kullandığı” iddia edilerek terfi ettirildiği gibi. İşte darbecileri ve suç işleyen asker bürokratları, kendi dürüst ve tarafsız müntesiplerini harcayacak derecede bir taassupla koruyan ideolojik yargı mensuplarıyla, yolsuzluk, çete ve mafya davalarında çıkar ve dayanışma ilişkilerine girdikleri basına yansıyan ve resmi ideoloji tarafgirliğini de belki bu yaptıklarını kamufle etmek için kullanan kimi yargıçlar derin yargıyı oluşturuyorlar.

Siyasi ve Toplumsal Yapıyı Kuşatan Bu Derin Çürüme Neden Durdurulamıyor?

Türkiye’de birçok örgüt, çete ve bunların kanlı provokasyonları ardı ardına ortaya dökülüyor. Hepsi de, Kemalist, ulusalcı ve laik örgütler. Batının işbirlikçileri, emperyalistlerle iş tutanlar, değişik vahşet planlarıyla ortaya çıkarılıyor. Suikast silahları, el bombaları, TNT kalıpları, fünyeler tam bir cephanelikle suçüstü yakalanıyorlar. MGK’nin sözüm ona çok gizli olması gereken evrakları, belgeleri bunların evlerinde çıkıyor. Ergenekon adında gizli örgütlenmelere gittikleri anlaşılıyor. Birçok insanı ve siyasetçiyi fişledikleri ve bu fişleri günübirlik şu anda halen görevde olan bir generale mail olarak geçtikleri anlaşılıyor. Aynı günlerde İstanbul’da maskeli beş kişi kuyumcu soygunu gerçekleştiriyorlar. Gündüz kalabalığı içinde bu kadar cüretkâr bir soygunu, bu kadar soğukkanlı bir profesyonellikle gerçekleştiren bu soyguncuların iki tanesinden Özel Kuvvetler kimliği çıkıyor. Emekli ve muvazzaf olanlar da dahil olmak üzere Özel Harpçi asker ve polislerin içinde yer aldıkları çeteler ve ölmeye öldürmeye yeminli, hain listeleri hazırlayıp hesap sormaya hazırlanan silahlı Kuvay-ı Milliyeci örgütler Türkiye çapında yaygınlaşmış bulunuyor. Suikast ve katliamlarda kullanılabilecek silah ve patlayıcıları, balık tutmak için bulundurduklarına dair uyduruk ifadeler vererek kolayca beraat ediyorlar. Konuşma ya da yazıyla düşüncelerinizi açıklarsanız, İslami kimliğinizi savunursanız, adalet ve özgürlük isterseniz başınıza gelmedik kalmıyor. Böyle durumlarda, Yargı, tam bir keyfilikle ve ideolojik hukuksuzlukla üzerinize geliyor. Hatta bizzat AKP’li kadrolardan bile hukuka aykırı saldırılar, henüz yargılanmadan mahkum edici açıklamalar sadır oluyor. Çeteleri ve darbecileri, üzerlerine gitmemekle, hesaba çekmemekle, yüreksiz, beceriksiz ve teslimiyetçi tutumlarıyla azgınlaştıran AKP’liler, düşüncelerini açıklayan silahsızların, sivillerin, şiddeti reddeden düşünce adamlarının üzerine acımasızca gidecek kadar cesur (!) davranıyorlar.

Şemdinli, Atabeyler, Sauna, Danıştay katliamı, Hrant Dink cinayeti çetelerinin üzerine gitme yürekliliğini göstermeyenler, görevlerini ihmal etmişler ve yenilerinin işlenmesinin de suç ortakları olmuşlardır. N. Erbakan, başbakan iken, bu tür çetelerin öncüsü Susurluk için “fasa fiso” demiş ve üzerlerinin örtülmesine katkıda bulunmuştu da, sonunda bu çeteler ve koruyucuları olan darbeciler ipini çekivermişlerdi. Bugün Tayyip Erdoğan’ın da, “Türkiye’de gerçekleşmesi beklenen kanlı provokasyonların senaryolarını” Hudson’da emperyalistlerle konuşan generallerin, başkası yaptığında hemen ihanet olarak nitelendirecekleri ilişkileri ve bunlara paralel olarak çetelerin, darbecilerin ifşa olan planları için aynı şeyi tekrarlayarak “deli saçması” diyebiliyor. Bu kadar hatalı bir yaklaşım nasıl tekrarlanabilmektedir? Adamlar, Washington’da oturup her zaman yaptıkları gibi, Türkiye’de bombalar patlatılıp katliam yapılması senaryolarını görüşüyorlar, Anayasa Mahkemesi başkanının öldürülmesini ve tabii Müslümanların üzerine yıkıp şiddetin ve gerginliğin tırmandırılmasını konuşuyorlar. Üstelik böyle bir şer toplantısına, Türkiye’den generaller katılıyor ve Başbakan büyük zaaf göstererek bunlar “deli saçması”dır deyip hafife alabiliyor, Şemdinli çetesine yaptığı gibi geçiştirmeye kalkıyor. Eğer, oligarşiden korktuklarının yüzde biri kadar halktan ve Allah’tan korksalar asla bu duyarsızlığı gösteremezler.

“İyi çocuklar”, ya bombalama suçunu işlerken ya da bombalarla suçüstü yakalanıyorlar. “İyi generaller” de, sözde çok düşman oldukları PKK’yı koruyup destekleyen Amerikalılarla ve Kuzey Irak Kürt Yönetiminin Washington temsilcisi olan Kubat Talabani ile oturup ülkemizde kitleleri tahrik edecek kanlı provokasyonların senaryolarını konuşuyorlar. Sürekli siyasete müdahale edip, anayasayı ve askeri ceza yasalarını çiğneyenler, çetelere bulaşanlar en üst kademelerde ülke kaderine yön vermeye devam ediyorlar. Kuvay-i Milliye Derneği’nin üyeleri, medya önünde, ölmeye ve öldürmeye yemin ettiler ve “on üç bin civarında hain listesi var, hepsinden hesap soracağız” dediler ve faaliyete devam ediyorlar. Biz ise, bütün bu hukuksuzluklar olmasın, bu ülkenin insanları özgür olsun, adalet zemininde birlikte barış içerisinde yaşasınlar, insan haklarına riayet edilsin dediğimiz için başımıza gelmeyen kalmıyor. Çıkar ve menfaatlerini ahlaki ilkelerinin önüne geçirdikleri için oligarşiye teslim olanlar, halkın isteklerini, hak, özgürlük ve adalet taleplerini dışlayıp, halk düşmanlarının isteklerini gerçekleştiriyorlar; işte bu sebeple ülkede çeteler ve darbeciler egemen bulunuyor. Çeteleri, darbecileri, anayasa ve yasalara itaat çizgisine sokamayanlar ve bu anlamda ciddi hiçbir çaba da göstermeyenler, sadece özgürlük ve adalet istediği, eğitim sistemindeki çürümeye karşı çıktığı için İLKAV’ı kapatmaya çalışıyorlar. Düşünce adamları, sadece düşüncelerini açıkladıkları için sürekli takip ve ceza tehdidi altında tutuluyor. AKP vaat ettiği özgürlükleri getirecek adımlar atmaktan kaçınıyor. 301 ve 216 gibi hak ve özgürlük düşmanı TCK maddelerini korumakta ısrar ediliyor. AB baskısıyla gündeme alınan 301 değişikliği, “Türklüğü aşağılamak” yerine “Türk milletini aşağılamak” ifadesini getirmek gibi “çok büyük değişiklik” (!) vaatlerinde bulunularak, her zamanki gibi geçiştirilmeye çalışılıyor. İnsan hakları alanında zaaflı ve özgürlüklerden rahatsızlığı bilinen iki bakan Cemil Çiçek ve M. Ali Şahin ısrarla “insan hakları” ve “Adalet” Bakanlıklarında tutuluyor. AKP’li yöneticilerin, emirlerinde olması gereken silahlı bürokratlarla, hukuki olmayan zeminlerde gizli anlaşmalar yaptıkları iddia ediliyor. Sonuçta halkın büyük desteğiyle Anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla iktidar olanlar, bu iradeyi hakkıyla temsilde zaaf gösterip, halk düşmanı oligarşiye teslim oluyorlar. Böylece hukuk dışına çıkarak, elinde silah olanla illegal pazarlıklar yaparak “iplerini” bizzat kendileri çekmiş oluyorlar.

Aslında, Şemdinli çetesinin ifşa olması ve suçüstü yakalanması, bu tür çeteleşmelerin tasfiyesi ve ülkeyi kan gölüne çeviren bir çok provokasyonun engellenmesi bakımından, bu siyasi iktidarın eline geçen büyük bir imkandı ama değerlendirilemedi. Şemdinli çetesini koruyanlara boyun eğdiler, savcının harcanmasına göz yumdular ve asker bürokratların hukuksuzluklarının yanında yer aldılar. Şemdinli sanıklarının arkasındaki destekçi olduğu iddia edilen ve yargıyı etkileyen açıklamalarla iddianamede yer alan general alelacele, hem de normal süresinden bir ay önce Genelkurmay Başkanı yapıldı. Ondan sonra siyasi iktidarın otoritesi bitti ve hukukun söyleyecek sözü kalmadı. Sonraki süreçte AKP hükümetinin başına gelen muhtıra, Anayasa Mahkemesi kararı benzeri kuşatmaların müsebbibi de, bu adaletsiz ve hukuksuz tutumlarıyla bizzat AKP kadrolarının kendileridir, kendi yüreksizlikleri ve beceriksizlikleridir. İşte bütün bunlar, AKP’nin insan hakları, adalet ve özgürlük vaatlerinde, uğrunda bazı riskleri göze alacak kadar samimi olmadığını, halkın irade ve isteklerini değil, emperyalist devletlerle, yerli oligarşik güç arasında denge kurarak iktidarını korumayı esas aldığını, diğer bütün vaatlerinin ise iktidarına zarar vermeyecek kadar değeri ve önceliği olduğunu açıkça ortaya koymuş bulunuyor. Halbuki halk iradesini ve hukuku belirleyici kılıp, o gün hesabını sorabilseydiler, o gün Şemdinli savcısının arkasında durabilseydiler, sonraki süreçte edilgen konuma düşmeyecek ve derin çetelerin tasfiyesini de başlatmış olacaklardı. Şemdinli’nin, Atabeyler’in üzerine gidebilseydiler, Susurluk’ların hesabını sorabilseydiler, bugün çok daha özgürlükçü ve güvenli bir ortama kavuşulabilirdi. Ama yapmadılar, yapacak irade, feraset ve cesareti taşımadıklarını ispat ettiler ve böylece yeni katliamların teşvikçisi oldular.

İnsan Hakları, Adalet ve Hukuk Eksenli Yeniden Yapılandırmayı Gerçekleştirecek Yürekli ve Adil Bir Siyasi İradeye İhtiyaç Vardır.

Ülkeye egemen bu kurumsal ve sosyal çürümenin, yozlaşmanın, hukuksuzluğun üzerine gidecek, insan hakları ve adaleti esas alan, hukukun üstünlüğüne inanan ve bu değerler uğrunda bedel ödemeyi göze alan yürekli bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Bu çürümüş ve bitmiş olan yapı yeniden, adalet, hak, hukuk ve özgürlük ekseninde yenilenmeye tabi tutulmalıdır.

TSK ve Yargı’dan başlayarak devlet yapılanması, bütün kurumlarıyla topyekün ıslah amacıyla masaya yatırılmalıdır. Başta TSK ve Yargı olmak üzere bütün devlet yapılanmasında gerekli olan, hak, hukuk, adalet ve özgürlük eksenli köklü değişimin gerçekleşmesi için, bir taraftan siyasi kadroların yüreklendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, bir taraftan da TSK ve Yargı içindeki, bu kötü gidişten ve bu tür keyfilik ve hukuksuzluklarla, kurumlarının itibar kaybına uğramasından rahatsız olan, dürüst, erdemli ve hukuktan yana olan görevlilerin de ciddi çabalar sarf edip, siyasi kadroların bu ıslah çalışmasına destekçi olmaları gerekmektedir. Halkın da, meydanların gücünü kullanıp, bu adalet ve özgürlük eksenli değişime en büyük katılımla destek vermesi gerekmektedir. Bilinmelidir ki, bu köklü ıslahat yapılmadıkça, çeteleşmelerin, darbelerin, hukuksuzlukların önüne geçmek mümkün olmayacak, var olan bataklık sürekli darbeci ve çeteci üretmeye devam edecektir.

Yaşadığımız ülkede, bütünüyle çürümüş, dibe vurmuş ve tam anlamıyla kokuşmuş bir yapıyla karşı karşıyayız. İşte bu yaygın ve derin çürümenin önüne geçebilmek, yozlaşmayı ortadan kaldırıp hukuk ve adaleti ikame edecek bir ıslahatı gerçekleştirebilmek için, tüm bu derinliklerin aydınlatılması, karanlıktan, kaostan, gerginlik ve krizden, şiddet ve terörden, çıkarcılığı, hak gaspını, zulmü ve sömürüyü meşrulaştıran seküler bataklıktan beslenen bu derin çeteleşmelerin tamamının birlikte tasfiye edilmesi ve adil, özgürlükçü, haktan, hukuktan yana bir yeniden yapılanmanın devletin bütün sisteminde gerçekleştirilmesi gerekiyor. Tüm bu çürüme ve yozlaşmanın temelindeki askeri ve sivil eğitim sistemine köklü bir değişim getirilerek fıtri, insani erdemler ve temel insan hakları ekseninde yeniden programlanması gerekiyor. Bütün bu kokuşmuşluğa, ahlaki erozyona yol açan seküler bataklık kurutulmadıkça, TSK ve yargı başta olmak üzere tüm kurumlarıyla devlet ve toplum, bir bütün halinde fıtrî, insani erdemler, temel haklar ve hukuk ekseninde köklü bir değişimle yeniden inşa edilmedikçe bu çürüme ve yozlaşma asla engellenemez. Sahici ve kalıcı bir adalet sistemine ise, ancak, fıtri değerlere ilaveten, vahiy eksenli toplumsal dönüşümü esas alan ve Kur’an nesli öncülüğünde gerçekleştirilecek olan ıslah ve yeniden inşa projesiyle ulaşılabilir.

Bu ülkeyi ve halklarını gerçekten seven, insanlık onuruna saygı duyan tüm erdemli insanlara düşen en büyük sorumluluk, zulme dayalı mevcut yapıyı adalet eksenli köklü bir inkılapla dönüştürmektir. Bu büyük sorumluluk için tüm erdemli insanlar hemen harekete geçmeli ve uyarı görevlerini, zulme itirazlarını yerine getirmeli, adalet ve özgürlük talepleriyle meydanları inletmelidirler. Çünkü yarın çok geç olabilir. Ve herkesin kaybedeceği çatışma ve kaos ortamlarını oluşturmaya hazır çeteler, provokasyonlarla önü alınamayacak kötülüklere sebep olabilirler. Bir yandan halkımız bu tür provokasyonlara karşı uyanık tutulup, emperyalistlerin ve yerli despot işbirlikçilerinin oyunları bozulmaya çalışılmalı, zulme, haksızlıklara, keyfiliklere itiraz edilip tepki gösterilmeli, diğer taraftan da, toplumun ve sistemin hak, adalet, özgürlük eksenli dönüşümüne yönelik köklü çalışmalar, projeler gündemleştirilmelidir.

Dipnotlar:

1- Erhan Başyurt: ‘JİTEM davası’ da Şemdinli kadar önemli, Zaman Gazetesi, 2 Aralık 2005

2- Belma Akçura’nın E. Hakim Albay Ümit Kardaş’la Röportajı, Milliyet Gazetesi, 2 Eylül 2005

3- Zaman Gazetesi, 29 Kasım 2007, Sh. 19

İlginizi çekebilir

Türkiye Ulus Devletinde, Eski ve Yeni Statükoların Din Algısı ve Müslümanlar

Cumhuriyet Döneminde, Önce Hiçbir Yorumuyla İslam’a Razı Olunmamış, Sonra “Resmi Din” ve Teşkilatı Oluşturulmuştur Saltanat ...