BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / NATO’ya ve BOP’a Yardım ve Yataklık İslam’a ve Bölge Halklarına İhanettir

NATO’ya ve BOP’a Yardım ve Yataklık İslam’a ve Bölge Halklarına İhanettir

NATO İstanbul Zirvesi, “Büyük Ortadoğu Projesi” adı verilen, İslam coğrafyasını işgal, istila, dönüştürme ve sömürme projesini görüşmek, bölge üzerinde baskı oluşturmak üzere toplandı. Bölgeyi kontrol ve denetim altına alıp ABD-İsrail çıkarlarına göre yeniden dizayn etmeye yönelik emperyal saldırılara destek ve meşruiyet kazandırmak amacı güden bu toplantıda, ABD ve İsrail’i rahatlatan kararlar alındı.

Batı Medeniyetinin Emperyalist Geleneği

ABD ve temsil ettiği Batı medeniyeti, 15. yüzyıldan beri, hep “öteki”ni denetim altına almak, sömürmek, kendine benzeterek çıkarlarının bekçiliğini yaptırmak için sürekli projeler üretip dayatan, işgal ve soykırımlarla dolu bir geleneğe sahiptir. Batı, bu tarihsel serüveninde, kendi seküler ve paganist kültür ve medeniyetini, ürettiği değerleri hep evrensel, çağdaş ve ileri olarak tanımlamış, diğer kültür ve medeniyetlere ise hep çağdışı ve geri nitelemesiyle yaklaşmıştır. Kendi modern değerlerini dayattığı başka kültür ve medeniyetleri geri olarak niteleyince, “uygarlaştırmak” ya da “modernleştirmek” adı altında modern dışı kültürleri bastırma, zaptetme, yok etme ve başka halkların kaynaklarını talan etme hakkını kendinde gören bir azgınlığa sürüklenmiştir.

Şimdi de aynı emperyalist amaç uğruna “BOP” benzeri “demokratikleştirme” projeleri gündeme getirilerek, tüm insanlık alaya alınıyor, aptal yerine konuluyor, bütün bu tarihi gerçeklere rağmen dünyanın bir daha aldatılabileceği varsayılıyor. Üstelik söz konusu projenin ilk iki ayağını teşkil eden, Afganistan ve Irak’ın, yalan olduğu artık açıkça ortaya çıkmış iddialarla vahşice işgal edildiği ve buralarda, özgürleştirme adına sivil halka, kadınlara, çocuklara yapılan iğrenç ve ahlaksız saldırı, tecavüz, işkence ve katliamların yapıldığı, inkâr edilemeyecek derecede belgelendiği bir süreçte bile, hâlâ “BOP” benzeri emperyal amaçlı projelerin insani amaçlarla gerçekleştirilmek istendiği iddialarının ortaya atılabilmesi insanlıkla alay etmekten başka bir anlama gelemez. Bütün bu acı gerçeklere rağmen hâlâ bu yalanlara kanacak halkların çıkacağına inanılıyor olması, ya insanları ahmak kabul etmenin ya da rakipsiz silah gücünden kaynaklanan şımarıklığın sağladığı arsız ve azgın bir cüretkârlığın sonucudur.

Bölgenin Ekonomik, Kültürel ve Siyasal Geriliğinin Sorumluluğu Batı’ya Aittir

BOP’un gerekçesi olarak bölge ülkelerinin ekonomik, sosyal, kültürel durumu ile halkın siyasi katılımına kapalı sistemleri bakımından ve insan hak ve özgürlükler açısından geriliğine dair istatistiksel tespitler ortaya konmaktadır. Bu halin bölge insanını şiddete yönlendirdiği iddiasıyla da, Batı ülkelerinin güvenliği açısından bu coğrafyanın ve insanlarının Batı değerleri istikametinde dönüştürülmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Halbuki, 20. yüzyıla kadarki süreçte kaynaklardan kopuşumuzun, özümüzdeki vahye dayalı değerleri tahrif ederek menfi manada değişim geçirmemizin sebep olduğu kötüye gidişte öncelikli sorumluluk bize aitse de, 19. yüzyıl sonlarından itibaren güç kazanan yeniden kaynağa dönüş ve ıslah çabaları, Batılı emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından engellendiği, bölge insanının iradesine ipotek konulduğu, kendi kaderini özgürce tayin etmesine fırsat verilmediği için, bugünkü geri sonuç, büyük ölçüde Batı tarafından inşa edilmiştir. Bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi durumu ile ilgili olarak yapılan ve büyük ölçüde de doğruluk payı bulunan, bu geriliğe ve adaletsizliğe dair tespitleri doğuran geri ve despot sistemler tamamen Batının ürünüdür ve Batı tarafından kurulup, bugüne kadar da onlar tarafından yaşatılmıştır.

Emperyalist Batı medeniyeti adına İngiltere ve Fransa öncülüğünde 20. yy başlarından itibaren İslam coğrafyasını işgal eden Batılı güçler ve bunlara daha sonra katılan ABD hep birlikte, 20. yüzyıl Ortadoğu’sunu kendi emperyalist çıkarları istikametinde oluşturdular. Müslüman halkların, tevhid ekseninde, vahye dayalı paradigmaları üzerinde, yani öz yörüngelerinde gelişmelerini engelleyici her türlü tedbirleri aldılar. İşbirlikçi despot yönetimleri destekleyerek özgürlük ortamının gelişmesine fırsat vermediler ve kaynaklarını talan ederek bölge insanını sefalete mahkum ettiler. Batı destekli despot yönetimlerin, kaynakları talan etmesi, halkına zulmetmesi, özgürlükleri yok etmesi ile oluşan olumsuzluklar, ıslah amaçlı İslami uyanış öbeklerini şiddete yönelterek öz yörüngesinde gelişmesini engellediler. Batı destekli despot yönetimler böylece, Müslümanları şiddet sarmalına mahkum ederek, hem hedeflenen yeniden inşa ve ıslah çabalarında yoğunlaşmalarını, bu samimi yönelişin doğal seyrinde olgunlaşıp kendini bulmasını engellediler, hem de dayatılan bu kaotik ortamda kaçınılmaz bazı yanlışlara yönelterek, İslam imajının bozulmasına katkıda bulunacak zemini hazırladılar. Dolayısıyla bugün Batının şikâyetçi olduğu şiddetin sebebi de yine Batının bizzat kendisinin oluşturduğu zulüm ve sömürü bataklığıdır. Buna rağmen bugün Batının muhatap olduğu şiddet, kendisinin ve işbirlikçilerinin bölge halklarına yaklaşık bir asırdır uygulaya geldiği şiddete nazaran çok daha masum ve mazurdur.

Müslümanlar ve Bölge, ABD-İsrail Çıkarlarına Göre Yeniden Dizayn Edilmek İsteniyor

Kendini tanımlamak ve yeniden üreterek ayakta tutabilmek için mutlaka bir düşmana ihtiyaç duyan Batı medeniyeti ve öncüsü ABD, komünizmin çöküşünden sonra yeni bir düşmana ihtiyaç duymuştur. İşte bu “yeni öteki”nin İslam olduğu çok kısa süre sonra ilan edilmiştir. Çok geçmeden de bu “yeni düşman”a karşı top yekun bir saldırıya geçilmiş, küresel bir kuşatma ve dönüştürme harekatına başlanmıştır. Üstelik bu saldırıya meşruiyet kazandırmak amacıyla, asimetrik büyük silah gücüne dayalı ve tek yanlı işgal ve istila hareketi “medeniyetler arası çatışma” diye saptırılarak, iki taraflı bir savaş olarak takdim edilmeye çalışılmaktadır. Onları İslam’a karşı bu alçakça saldırıya sevk eden saik şüphesiz çok iyi bildikleri acı bir gerçekti. Batıyı aceleyle, ölçüsüz ve haksız saldırılara yönlendiren bu gerçek şuydu; soğuk savaş sürecinde çöken sadece komünizm değildi, aslında kapitalizmi de üreten modern paradigma, Batının top yekun seküler paradigması çökmüştü. İşte bu sebeple, ABD ve Batı, medeniyetler arası barış içinde ve eşit şartlarda yarışa takati kalmamış, tükenmiş, çürümüş Batı medeniyetinin hegemonyasını, ancak İslam alternatifini silah zoruyla ortadan kaldırarak sürdürebileceklerine inanmış bulunmaktadırlar.

Tartışılan son projeler çerçevesinde gerçekleştirilen İslam coğrafyasına yönelik küresel kuşatma ile, aslında, küresel korsanlar ve yerli işbirlikçileri, sömürü ve zulme dayalı sistemlerinin sonunu getirecek tevhidi bir uyanışın önünü kesmek ve dünya insanlığının tek kurtuluş umudu olan İslâm’ı, alternatif olmaktan çıkarmak üzere çok yönlü tedbirler almaya çalışıyorlar. Bir yandan, İslam coğrafyasındaki tevhidi uyanış ve direniş öbeklerini, “terörist” diye damgalayıp şiddete dayalı terörist politikalarla yok etmek, diğer yandan da –gerek yerli ilahiyatçı akademisyen ve entellektüelleri kullanarak, gerekse kendi yetiştirdikleri müsteşrikleri seferber ederek– İslam dini adına batı medeniyeti ve emperyalizmin çıkarlarına uyumlu “protestanlaştırılmış”, sekülerleştirilmiş yeni bir İslam anlayışı, bir “modern İslam” üretmek istiyorlar. Böylece, bu sömürü sistemine itirazlar yükseltip sahici alternatif olabilecek İslam pasifize edilmek, emperyalist Batı hegemonyası açısından “zararsız” hale getirilmek isteniyor. Tayyip Erdoğan’ın, işbirlikçiliğini yaptığı emperyalizme itiraz edip direnenleri “marjinal”likle suçlayıp, bu tür itirazların anlamsızlığına ve sonuç vermeyeceğine vurgu yapması da, aynı amaca yönelik pasifleştirme, ABD ve NATO’ya zararsız edilgen toplumlar oluşturma çabalarının bir parçası olarak görülmelidir. Sonuçta, modernleştirilip sekülerleştirilmek istenen Müslüman halklar, direnme azim ve inancını yitirmiş, zalimleriyle uzlaşmayı esas almış, kapitalist emperyalizmin piyasa sistemine eklemlenmiş, küresel sömürüye açık bir pazar haline dönüştürülmek isteniyor.

Projenin uygulama safhasında, başarıyı getirecek en önemli faktörler arasında, küresel emperyalizmin değerleriyle uyumlu ‘muhafazakar/dindar’ aydın çevreler gösteriliyor. Bu “dindar/muhafazakâr” kesimlerin ‘özel’ bir görev üstlendikleri anlaşılıyor. Bu çevrelerin, gönüllü sivil toplum kuruluşlarının ABD desteğinde kimi toplantılar yapmaya başladıkları biliniyor. Projenin temel ideolojik hedefleri arasında yer alan “demokrasi-İslam”, “laiklik-İslam” uzlaşmasına yönelik öteden beri sürdürülen çalışmaların, uzlaşma ve “hoşgörü” toplantılarının sonuncusu Washington’da Amerikan yönetiminin emperyalist politikalarına yön veren kimi stratejistlerin ev sahipliği ve katılımıyla gerçekleştirilmişti.

İşte bu işbirlikçilerin ve yerel Batıcı yönetimlerin de desteği ile söz konusu proje çerçevesinde, bölge halkları dönüştürülmeye ve bölge ABD ve İsrail’in çıkarlarına göre yeniden dizayn edilmeye çalışılırken, bunun yanında bölgenin enerji ve su kaynakları, enerji nakil yolları da ele geçirilmek isteniyor. Siyonist yönlendirmeli ve sapkın din anlayışı eksenli Haçlı seferleri ile İslam coğrafyası esir edilip, kaynakları talan edilerek, ABD-İsrail dünya imparatorluğu kurulmaya çalışılıyor. Bu hegemonya mücadelesinde ABD’ye rakip olabilecek AB, Rusya ve Çin gibi diğer güçler de, dünyanın enerji haritasına hakimiyetin ve enerji nakil yollarını kontrol altına almanın sağladığı güçle baskı ve denetim altında tutulmak, terbiye edilmek isteniyor. Başta AB olmak üzere bu güçlerin de ABD’ye karşı ciddi bir tepkileri söz konusu olmuyor. Her biri bu pastadan alacağı payın hesabıyla ya suskun kalıyorlar, ya da ikircikli cılız tepkilerin arkasında ciddi paylaşım pazarlıkları yapıyorlar.

Batı’nın Projeleri İnsani Amaçlı Değil!

BOP ve benzeri projelerin gösterilmek istendiği gibi insani amaçlı ve iyi niyetli projeler olarak algılanabilmesi için, şüphesiz öncelikle; bölgedeki askeri saldırılar durdurulmalı, işgal, işkence, tecavüz ve katliamlara son verilmeli, İsrail’in azgınlığına müdahale edilmeli, işgal ve katliamları engellenmeliydi. Yerli masum halklardan bu güne kadar yapılanlar sebebiyle özür dilenmeli, gasp edilmiş tüm hak ve özgürlükleri hemen iade edilmeliydi. Ayrıca işbirlikçi despot yönetimlere bir asırdır devam ede gelen Batı ve ABD desteği hemen kesilmeli ve bölge halklarının kendi kaderlerini özgürce belirlemelerinin önündeki Batı kaynaklı tüm engeller kaldırılmalıydı.

Ancak bütün bunlar yapılmadığı gibi, işgal, katliam, sömürü alabildiğine sürdürülmekte, adalet ve özgürlük mücadelesi veren onurlu direnişçiler utanmazca “terörist” olarak nitelenip “proje”nin hedefi ilan edilerek yok edilmeye çalışılmaktadır.

Bölge halkları sosyal ve kültürel anlamda “modernleştirilmek”, siyasal anlamda felsefi içerikle ve hayat tarzı boyutunda “demokratikleştirilmek”, ekonomik olarak da “liberalize” edilerek kapitalist küresel pazara uyumlu hale getirilmek istenmektedir.

Bütün bunlara rağmen bu projeleri bölge halklarına adalet ve özgürlük getirecek projeler olarak görüp destekleyenler, üstelik bunlara itiraz edip direnenleri “terörist” ya da “marjinal” olarak nitelendirenler, ya bu çarpıcı gerçekleri göremeyecek derecede ahmaktırlar, ya da iktidar ve çıkar hırsıyla emperyalizme eklemlenmiş işbirlikçidirler.

Eski NATO’ya Yeni Konsept

Kapitalist emperyalizmin kanlı eli NATO da, konsept değişikliği yapılarak ve yeni düşmana göre yeniden tanımlanıp tahkim edilerek, bölgenin işbirlikçi devletleriyle de takviye edilerek bölgemize taşınmaya çalışılıyor. Bölgeye yönelik her türlü güç kullanımı Afganistan’da yapıldığı gibi NATO aracılığı ile BM’de kullanılarak sözüm ona uluslararası hukuk açısından meşrulaştırılmak isteniyor. Böylece zaten yeni konseptinde İslam’ı öncelikli düşman ilan etmiş olan “Yeni NATO” İslam dünyasını kuşatma ve denetim altında tutan ve bu durumdan sorumlu olan bir konuma oturtulmak isteniyor. İstanbul Zirvesi’nde tüm bu amaçlara yönelik ciddi adımlar atılmış, İslam’ı düşman ilan eden NATO tehdidi Türkiye Devleti’nin yardım ve yataklığı ile İslam coğrafyasının bağrına saplanmış bulunuyor.

1949 yılında, soğuk savaşın başlamasıyla kurulan Kuzey Atlantik İttifakı’nın resmi amacı Batı Avrupa ülkelerini olası bir SSCB saldırısına karşı korumaktı. Türkiye’nin de kısa zamanda dahil olduğu bu askeri ittifaka giren ülkeler, savunma sistemlerini ABD ordusuna endekslediler. Böylece NATO ülkeleri üzerinde ABD’nin stratejik ve siyasal ağırlığı kabul edildi. Hatta ABD çıkarlarının savunulması için bu ülkelerin içinde özel önlemler alınması, bu amaçla “Gladyo” tipi örgütler kurulması yoluna gidildi. NATO ve ABD aleyhtarı hareketler bu örgütlerin hedefi yapıldı. Bu gün ise, ne ‘Kuzey Atlantik’ olarak tanımlanabilecek ‘anlamlı’ bir bölge kaldı, ne de “Bolşevik tehlikesi”… Ama ABD, NATO’yu, yeni bir cepheye, yeni bir mecraya sürüklüyor. Çerçevesini “neo-con”ların (Hıristiyan-Siyonistlerin) çizdiği bir proje etrafında yeniden yapılandırmaya çalışıyor. “NATO, gerekçesini yitirdiği için dağılmalı” diyecek cesareti, korku ve çıkar hesabıyla hiçbir üye kendinde bulamıyor. Durum bu olunca, ABD, NATO’ya, yeni bir konsept çizerek, İslam’a yönelik küresel kuşatmanın jandarmalığını NATO’ya yükleme noktasında kolay sonuçlar alıyor. ABD, küresel işgal ve saldırılardaki kendi riskini azaltmak amacıyla, NATO’yu yeni emperyal projelerinin maşası olarak kullanma hedefine doğru önemli ve tehlikeli adımlar atmayı sürdürüyor.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesinin yol açacağı itirazları ve direnişleri bastıracak bir uluslararası jandarma gücü misyonunu yerine getirmesi amacına yönelik olarak NATO yeniden yapılandırılıyor. Bu konudaki görüşlerini, ABD yönetimine yakınlığıyla tanınan Thomas Friedman, bugün ortaya çıkan sonuçları öngörmüşçesine, daha 2003 yılında yazdığı bir yazısında ifade etmişti. 26 Ekim 2003 tarihli New York Times’taki yazısında Friedman, Irak, Mısır ve İsrail’in NATO’ya üye olmalarının bu sebeple gerekli olduğunu söylemişti. Ve bugün bu istikamette bölge için son derece tehlikeli adımlar atılıyor. Nitekim İsrail, “Akdeniz İşbirliği” adı altında doğrudan NATO şemsiyesi altına alınmış bulunuyor. En azından teorik anlamda, İslam ülkelerine yapılacak bir askeri operasyona İsrail’in de doğrudan iştirak etmesine imkan hazırlayan düzenlemeler yapılmış bulunuyor.

NATO, yeni konsepti ve İstanbul zirvesinde yeniden yapılandırılmış haliyle, artık Amerikan-İsrail emperyal politikalarının bir aracı olmaktan başka bir şey değildir. Bu şartlarda NATO üyeliğini sürdürmek de, ABD ve İsrail çıkarlarının bekçiliğini ve tetikçiliğini yapmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Türkiye ise, ABD tarafından ısrarla öne çıkarılmaya çalışılan “İslam aidiyetiyle” ve hükümeti teşkil edenlerin kendilerini İslam’a nispet ediyor olmalarıyla, İslam coğrafyasına yönelik emperyalist ve İslam düşmanı Haçlı saldırılarını meşrulaştırıcı bir işlev görmek ve bu İslam karşıtı savaşın İslam’a değil de “terörizme” karşı yapıldığı imajı oluşturmak üzere kullanılmaktadır. ABD’nin uluslar arası jandarmalığına soyunan bir örgütün üyesi olmak Türkiye’nin, hem kendi halkına, halkının kimliğine, dinine ve halkının çıkarlarına, hem de İslâm dünyası içindeki kendi konumuna zarar verecek derecede bölge halklarına düşmanlık anlamına gelmektedir.

Zirve Sonuçları, ABD ve İsrail’i Rahatlattı

Basında yer alan haberlere göre: “NATO İstanbul zirvesinde alınan en önemli kararlardan biri “İstanbul İşbirliği Girişimi” adı altında harekete geçirilen proje oldu. Akdeniz ülkeleriyle diyalogu geliştiren İttifak, başta Körfez ülkeleri olmak üzere Ortadoğu’ya “diyalog çağrısını” somutlaştırdı. Formüller ve telaffuz şekilleri farklı olsa da ABD ve İngiltere öncülüğünde gündeme taşınan Büyük Ortadoğu Projesinin “savunma ayağı” İstanbul’da oluşturulmaya başlandı. Kitle imha silahları ve uyguladığı devlet terörü bakımından bölgenin en büyük teröristi olan İsrail aleyhinde tek kelime edilmeyen sonuç bildirilerinde, “Terörizme ve kitle imha silahlarının yayılmasına karşı” ortak mücadeleyi öne çıkaran NATO’nun, bu çerçevede, İstanbul’da aldığı bazı ”teknik” kararlar da büyük önem taşıyor. NATO bünyesindeki “istihbarat teşkilatı”nın günün koşullarına uyarlanması, “yüksek teknoloji” kullanımı, müttefikler arası istihbarat alışverişi, “terör eylemleri” karşısında dayanışmanın somutlaştırılması, Akdeniz’deki NATO denetleme operasyonunun (Aktif Gayret-Active Endeavour) kapsamının ve yetenek gücünün genişletilmesi gibi konularda yeni ve ciddi adımlar atıldı. İttifakın siyasi kanadı, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle diyalogu geliştirmek yönünde de yeni adımlar attılar ve “ilgi yoğunlaştırdıkları” bu bölgelere özel temsilciler atadılar. “Yeni tehditlere karşı koyabilmek, savunma alanının küresel boyuta taşınmasının gereklerini yerine getirebilmek” amacıyla İttifakın askeri yeteneklerini geliştirmek konusunda mutabık kalan liderler, askeri kanada talimat verdiler ve çeşitli alanlarda yapılacak “kendini yenileme” çalışmalarına yeşil ışık yaktılar.” Böyle bir dönüşüm sonucunda NATO, artık ABD ve Avrupa ülkelerinin (tabii ki bunlardan ayrılamayacak olan İsrail’in) güvenliklerini ve uluslar arası çıkarlarını koruyan bir güvenlik örgütü olma yoluna hızla girmiş bulunuyor. “Medeniyetler çatışması projesi” tek yanlı küresel bir saldırganlıkla İslam’ı yok etme azmiyle adım adım yürürlüğe konuyor. Bu amaçla, İstanbul zirvesinde, “Batı dünyasının değerlerini tehdit eden her gelişme” NATO’nun görev kapsamına alınmış bulunuyor.

Türkiye hem bir NATO üyesi, hem AB üye adayı, hem de ABD ve İsrail’in stratejik ortağı olarak, çok yönlü kullanılmak üzere, özellikle İslam düşmanlığı üzerine bina edilen tüm bu emperyalist ilişki ağının merkezine doğru çekiliyor. ABD ve NATO’nun askeri üsleri Türkiye’de toplanıyor, mevcut üslere ilaveten yeni üsler talep ediliyor. Bir gün kendisini de vuracak bu emperyal projelere mutlaka karşı çıkması gereken Türkiye’nin siyasi yöneticileri ise, siyasi çıkarlarını, iktidar olma hırslarını, ahlaki ilkelerinin önüne alınca, kaçınılmaz olarak, uluslar arası güçlerin desteğini almak suretiyle hem iç dengeler bakımından hem de uluslar arası platformlarda meşruluklarını pekiştirme kaygısı ile, uzun vadede Amerika’nın NATO eliyle İslam coğrafyasına hakimiyet kurup çıkarları istikametinde dönüştürme projelerine payandalığa doğru kaymaktadırlar.

NATO’nun hem etkinlik alanının hem de misyonunun genişlemesi, ittifakın ağırlıklı söz sahibi ABD için çok önemliydi ve alınan karlar muvacehesinde ittifakın etki ve ilgi alanı, Amerikan’ın, İmparatorluk hegemonya alanı olarak yakından ilgilenip üsler oluşturduğu Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu ve hatta Orta Asya’ya kadar yaygınlaştırıldı. Böylece ABD’nin doğrudan veya dolaylı bir biçimde içinde bulunduğu bütün kriz ve savaş bölgeleri Amerika’yı rahatlatacak şekilde NATO projeksiyonu içine alındı. Büyük Ortadoğu projesine paralel ifadelere ve bu anlamda Ortadoğu’ya yönelik diyalog çağrılarına NATO kararları içinde yer verilerek Amerika’nın bölgeye dair emperyal projelerine destek sağlanmış oldu. Bütün bunlar, Ortadoğu-Kafkaslar-Orta Asya hattında uygulamak istediği emperyal hegemonya projeleri açısından Amerika’yı büyük ölçüde rahatlatmış olmasının yanında, ayrıca krizin tarafı olan ülkeler üzerinde psikolojik baskı yaratarak ABD’nin konumunu ve yaptırım gücünü kuvvetlendirici bir etki de meydana getirmiştir.

“NATO artık Doğu-Batı çatışmasının değil, Kuzey-Güney çatışmasının aktörü olma yolunda ilerliyor. Her ne kadar Rusya tehlikesini gündeminden düşürmese ve Kafkaslar üzerinden Orta Asya’da yayılmayı ihmal etmese de, giderek “terör/şer güçleri” merkezli bir yapılanmaya yöneliyor”. Ve “terörist / düşman” konumuna da emperyalizme teslim olmayan, itiraz edip direnen, tevhid, adalet, özgürlük eksenli bağımsızlık savaşı veren onurlu Müslümanları oturtuyor. Müslümanların 21.yüzyılı da, tıpkı 20. yüzyıl gibi çalınarak, “küresel terör/İslamcı terör” saçmalıkları öne çıkarılarak, “demokratikleştirme” ve “kitle imha silahları tehditlerini önleme” benzeri kamuflaj malzemeleri kullanılarak İslam coğrafyası ele geçirilmeye ve köleleştirilmeye çalışılıyor. Müslüman ülkeleri silahsızlandırıp savunmasız bırakmayı hedefleyen çalışmalar sonucu, aynı konuda engellenmek yerine teşvik gören İsrail bölgede korkunç bir nükleer güç haline getiriliyor. Dünya, İslam’a ve onurlu Müslüman halklara karşı küresel bir savaşa kışkırtılıyor. Bizzat kendilerinden çalınan kaynaklarla oluşturulan büyük silah gücüyle Müslüman halklara kan kusturulurken, dünya imparatorluğu hayalleri kuruluyor.

Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar bütün İslam coğrafyasına yönelik bu büyük tehdit oluşturulup, işgal, dönüştürme ve talan operasyonlarına hazırlanılırken, yani emperyal amaçlı bütün bu kararlar alınırken, AB ve diğer NATO ülkeleri, ciddi hiçbir tepki ve itiraz ortaya koyamıyorlar. Sadece paylaşımdan alacakları payı yükseltmeye çalışarak, son derece çirkin ve zelil tutumlar sergiliyorlar. Bunun önemli iki sebebi var. Birincisi hepsinin de aynı emperyalist kültürün ve insani erdemlere yabancılaşarak hayvandan aşağı düşmüş saldırgan bir medeniyetin müntesipleri olmaları ve bu sebeple de “insanlık onuru” ve “insan hakları” kavramlarını, çıkarlarının kamuflaj malzemesi konumuna indirgeyen bir çürümüşlüğü yaşamalarıdır. Bundan dolayı da, emperyal amaçların ve çıkarların politika belirlemede tek unsur olarak öne çıkmasıdır. İkinci sebep ise, işgal, saldırı ve sömürülerine muhatap olanların Müslüman halklar olması ve hepsinin de İslam’ı ortak düşman ilan etmiş bulunmalarıdır. Nitekim söz konusu olan İslam ve Müslümanlar ise, “küfür tek millettir” sözünün hep doğrulandığı, İslam’a ve Müslümanlara karşı hep “Haçlı ruhu” ile birlikte hareket etmeyi bir biçimde mutlaka temin ettikleri görülmektedir. Seküler batı kültürüne müntesip sol kesimin ve Kürt ulusalcıların davalarında hep TC devleti aleyhinde kararlar veren AİHM’in (ki bu kesimlerin haklarının korunması bakımından biz de bu kararları olumlu bulmaktayız) İslami içerikli davalarda, Müslümanlara yönelik en acımasız insan hakları ihlalleri hakkında bile hep Müslümanlar aleyhine ve TC devleti lehinde kararlar vermesi de işte hep bu önyargı ve İslam’ı tehdit olarak algılayan düşmanlık sebebiyledir.

Başbakan Erdoğan, NATO Zirvesi Kararlarını Neden Bu Kadar Yüceltiyor?

Tüm katılımcı ve uluslararası gözlemcilerin, genişleyen NATO’nun doğuya ve güneye uzattığı ortaklık elinin, (bu elin bölgeyi esir alıp dönüştürmek isteyen emperyalistlerin kanlı eli olduğunu artık herkes biliyor – MP) İstanbul’da daha özel bir anlam ve derinlik kazandığını ifade ettiğini belirten Başbakan Erdoğan, ”İslam kültürüyle demokrasi kültürünün, geleneksellikle modernitenin, tarih ile geleceğin başarılı bir sentezini temsil eden Türkiye’nin, bu özellikleriyle, medeniyetler ve kültürler arası diyalog için kuvvetli bir umut ışığı oluşturduğu bu toplantı vesilesiyle, bir kere daha, açıkça görülmüştür” dedi. (Emperyalizme ve onun seküler kültürüne teslimiyetle yaşanan büyük dejenerasyonun kuvvetli bir umut ışığı olarak takdim edilişi ibret verici bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir – MP). ”İstanbul zirvesinin, NATO’nun transformasyon sürecinde kritik bir noktaya işaret ettiğine” dikkati çeken Başbakan Erdoğan, (İslam coğrafyasını kan ve gözyaşına boğacak, bölge halklarını köklerinden, dininden, akidesinden, kültüründen, kimliğinden kopararak seküler dönüşüme zorlayacak proje ve kararlar için) ”Alınan kararlar gelecek için, dünya barışı ve istikrar için tarihi bir dönüm noktası olacak” diyebilmiş, ”Gerçek anlamda alan-dışı ilk operasyon niteliği taşıyan Afganistan’daki NATO harekatının, merkezi hükümetin talebi doğrultusunda, Kabil dışına genişletilmesine” karar verilmesini de son derece olumlu bir gelişme olarak nitelendirebilmiştir.

Yine Başbakan’ın olumlayarak ve yücelterek bahsettiği NATO zirvesi kararlarında, kendisinin ifadesiyle; “Terörizmle mücadele alanında çeşitli tedbirler içeren istihbarat paylaşımının güçlendirilmesi, olası nükleer, kimyasal ve biyolojik saldırıların önlenmesi için yeteneklerin geliştirilmesi gibi yeni bir önlemler paketi kabul edilmiştir. Yeni tehditlerle mücadele için gerekli olduğu tespit edilen yeteneklerin temini; özellikle üye ülkelerin NATO operasyonlarına katılımını kısıtlayan lojistik ve mali güçlüklerin giderilmesi yönünde çalışmaların başlatılması kararlaştırılmıştır.” “G-8 toplantısında ve ABD-AB Zirvelerinde ortaya konan yaklaşımlarla uyumlu şekilde bölge ülkeleriyle tam bir ortaklık ve istişare halinde yürütülmesi kararlaştırılan ”İstanbul İşbirliği Girişimi” hayata geçirilmiştir. Ayrıca mevcut Akdeniz Diyalogu’nun kendi özgün kimliğini koruyarak İstanbul İşbirliği Girişimi’ne paralel olarak geliştirilmesi benimsenmiştir. 1546 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı uyarınca ve Irak geçici hükümetinin talebi doğrultusunda, Irak güvenlik güçlerinin eğitiminde NATO’nun rol üstlenmesi ve bunun dışında atılabilecek ilave adımlara ilişkin bir iç çalışma başlatılması kararlaştırılmıştır.” Bu kararların alındığı süreçte, ABD emperyalizmine bir başka destek de Bakanlar Kurulu kararı ile verilmiştir. Türkiye’nin limanlarının ve üslerinin, Irak’taki işkenceci, katil işgal güçlerine lojistik destek vermesini sağlayan Bakanlar Kurulu Kararı NATO zirvesi sürecinde bir yıl daha uzatılmıştır.

Bu NATO kararları çerçevesinde, öncelikle İslam düşmanı NATO’nun bölgeye taşınması, İslam coğrafyasını tehdit ve denetim altına alması temin edilmiş, bunun yanında Türkiye’nin de, ABD ve Batının katil askerleriyle birlikte haçlı ordusu saflarında Müslüman bağımsızlık savaşçılarına karşı savaşmak üzere, hem Afganistan’a asker göndermesi, hem de emperyalizmin maşalığını yapacak Irak ordusunun eğitiminde rol alması kabul edilmiş bulunmaktadır. Hem Afganistan’a gönderilecek TC askerlerinin, hem de TC’nin eğiteceği işbirlikçi Irak ordusunun hedefinde düşman konumunda, TC hükümetinin de imzaladığı NATO kararlarında ve Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarında “terörist” olarak nitelendirilen, aslında tevhid, adalet, özgürlük yolunda vatanlarının kurtuluşu için savaşan Müslüman direnişçiler yer alacaktır. Irak ve Afganistan’da onurlu direnişler karşısında sıkışan ABD’nin imdadına NATO ve Türkiye yetişmiştir. Bu iki ülkeye ABD tarafından atanan CIA ajanlarından oluşturulmuş kukla hükümetleri tanıyan, resmi ilişkiye geçen, birisi için asker gönderme, diğeri için askerlerini eğitme kararı veren NATO ve Türkiye, Amerika’yı çok büyük ölçüde rahatlatmışlardır.

Başbakan Erdoğan’ın övgüyle bahsettiği bu NATO zirvesi kararları ile ilgili açıklaması şöyle devam etmektedir: ”Tüm bu kararlara bakıldığında, NATO’nun, yeni yetenekler, yeni ortaklık ilişkileri ve operasyonlar üzerine bina edilen dönüşüm sürecinin İstanbul’da yeni bir ufuk ve ivme kazandığını açıkça görebiliyoruz. İstanbul zirvesinin bu vizyoner niteliği esasen zirve sırasında kabul edilen Yeni Dönemde Güvenliğimiz başlıklı İstanbul Deklarasyonu’nda da ortaya konmuştur. İçeriğinin yanı sıra böyle bir vizyon bildirisinin Soğuk Savaş’ın bitiminden hemen sonra gerçekleştirilen 1990 Londra Zirvesi’nden bu yana ilk defa yayınlanmış olması İstanbul Zirvesi’nin önemini ayrıca teyit etmektedir.”

Hakikaten şok edici bir değişimle karşı karşıyayız. Bundan on yıl önce bütün bu kararları, doğru bir değerlendirmeyle, büyük bir vahşetin, işgal, sömürü ve katliamların habercisi olarak nitelendirebilecek bir şahsiyet, bugün İslam coğrafyasına yönelik küresel istila, işgal, sömürü, katliam ve işkenceleri gerçekleştirenlerin, İslam dinini ve Müslüman halkları zorla dönüştürmeye yönelik projelerini ve bölge halklarına yönelik tehditlerini, NATO’nun İslam coğrafyasına uzanan kanlı elini büyük bir olumluluk olarak değerlendirip, çok önemli ve geleceğin umut ışığı olacak kararlar alındığını söyleyebilmektedir. Hem de, bu kararların alınmasına, İslam düşmanı, emperyalizmin jandarması NATO’nun İslam coğrafyasına taşınmasına yardım ve yataklık yapmaktan da çekinmemektedir. Üstelik bu yaptıklarının doğruluğuna öylesine inanmaktadır ki, ülkeye büyük itibar kazandırdığına inandığı bu emperyalist zirveye karşı çıkıp itiraz edenleri de bu “marjinal” tavırlardan vazgeçmeye çağırabilmektedir. Yani herkesin de kendisi gibi büyük ve köklü bir değişim geçirmesini ve temel ilkelerini geçmişe terk etmesini talep edebilmektedir.

Bu proje ve uygulamalara muhatap kılınan, bölgenin mazlum Müslüman halkları, bir yandan silahlı saldırı ve işgallerle sopa” politikaları uygulanarak ezilmekte, katledilmekte ve NATO’nun kanlı eli bölgeye uzatılarak tehdit edilmekte, diğer yandan da, BOP benzeri “havuç” projeler gündemleştirilerek, emperyalizme ve seküler değerlerine gönüllü teslim olmaya çağrılmaktadırlar. Sonuçta sopayla ya da havuçla, küresel emperyalizme, ABD-Batı ve İsrail’e teslim olmaya, akide, değer, ilke ve kimliklerini değiştirmeye, kaynaklarını küresel korsanlara peşkeş çekmeye çağırılmaktadırlar. Yani bu sopa ve havuç” politikaları ile Batının seküler değerlerine göre “terbiye” edilmek istenen Müslüman halklar, “kırk katırla kırk satır” arasında tercihe zorlanmaktadırlar.

Türkiye Neden “Model Ülke”?

Bir yandan NATO üyesi tek bölge ülkesi olması ve geçmişte komünizme karşı cephe ülkesi olarak başarıyla kullanılması, diğer yandan bölgede uygulanmak istenen sekülerleştirme, batılılaştırma ve kapitalist pazara eklemleme projelerini daha önce Batı desteğinde başarılı bir biçimde ve gönüllü olarak uygulamış bulunması Türkiye’nin örnek olarak gösterilmesinin gerçek sebebini oluşturuyor.

İslam’ı vicdanlara hapsetmeyi, hayata, toplumsal yaşama ve siyasete müdahale iddialarını terk etmiş, modern, resmi bir din oluşturmayı ve şiddet kullanarak, jakoben materyalist eğitim programları uygulayarak halkını sekülerleştirmeyi başarmış olan Türkiye’nin bu tecrübesinden yararlanılmak isteniyor. Aslında bölgeye yönelik demokratikleştirme” projesiyle amaçlanan da sadece, Batının çıkarına ve kültürüne dayalı yeni Türkiye’ler oluşturmaktan ibarettir. “Demokratikleştirme”den kasıt şüphesiz ki, halkın özgür iradesi ile kaderini tayin etmesi ve yöneticilerini özgürce seçmesi değildir. Çünkü bunun öncelikle emperyalistleri ürkütecek sonuçlara yol açacağı çok iyi bilinmektedir. Arzu edilen Türkiye örnekliğinde de olduğu gibi, göstermelik bir seçimle yetinip, ipleri yine Batı işbirlikçisi oligarşilere bırakmaktır. Halkın hiçbir isteğinin kanunlaşamadığı, egemen oligarşilerin ve efendileri emperyalist batının ise her istediğinin süratle kanunlaşabildiği ve batı çıkarlarının daha güçlü ve daha rafine yöntemlerle korunduğu Türkiye misali sistemler kurma projesi “Demokratikleştirme” kamuflajı altında ortaya atılmaktadır. “Demokratikleşme”den kastettikleri ve bölgeye hakim kılmak istedikleri şey, seküler bir hayat tarzı, modern bir dünya görüşü ve Batının yaşam felsefesidir. Bu sebeple, yöntem olarak “demokrasi” olarak nitelendirilebilecek, halkın genel ve serbest seçimlerle yöneticilerini seçebildiği İran’ın da “demokratikleştirilmesi” gerektiği ileri sürülebilmektedir.

Keza, Cezayir, Mısır ve Tunus gibi ülkelerde, büyük gelişme kaydederek güçlenen muhalefet ve halkın iradesi ile yöneticilerin belirlenmesi, uzun zamandan beri ve bugün ABD ve Batı tarafından engellenmektedir. Batı desteğinde oluşturulmuş bütün baskılara, çok boyutlu tüm olumsuz şartlara rağmen, halkın güçlü iradesinin yerli işbirlikçileri mağlubiyete sürüklemesi söz konusu olduğunda da, Batının bizzat müdahalesi ve yardımıyla, halka karşı konuşlandırılmış işbirlikçi ordulara darbeler yaptırılmış, halk iradeleri çok kanlı ve vahşi bir biçimde bastırılmıştır.

İşte bu ikiyüzlü ve ahlaksız Batı ve ABD, bugün Türkiye’yi model olarak öne çıkarıp, bölgeyi “demokratikleştirmek” istediklerini iddia ediyorlar. Hazırlanan sahte özgürleştirme projeleri çerçevesinde Türkiye, yerel 28 Şubat” tecrübelerini “küresel 28 Şubat” projelerinin emrine vermeye hazırlanıyor. “Yerel 28 Şubat” süreçlerinde nasıl bu ülkenin mazlum Müslüman halkları 80 yıllık baskı ve zulümlerle zorla dininden, kültüründen, kimliğinden, köklerinden koparılıp sekülerleştirilerek Batı değerlerine adaptasyonla terbiye edilmiş, modern kültüre uyumlu hale getirilmişse, şimdi de “küresel 28 Şubat” projeleri ile tüm İslam coğrafyası, Türkiye örnekliği öne çıkarılarak ve bu konuda tecrübeli TC silahlı gücü de jandarma olarak kullanılarak, aynı dönüşüme zorlanmak isteniyor. Tarihin son derece sarsıcı gelişmelerine kısacık hayatımızda tanıklık yapmaktayız. Yerel 28 Şubat”ın mağdurlarının eliyle ve yardımıyla, tüm İslam coğrafyasına kan kusturacak “küresel 28 Şubat”ların inşa edildiğine, ülkemiz adına utanç duyarak tanıklık yapıyoruz. Ve üstelik bu büyük veballerin altına imza atanlar, bu yaptıklarını son derece olumlu görebilmekte, bu büyük zulme karşı onurlu bir itiraz ve duruş sergileyenleri ise, terk edilmesi gereken “marjinal” tavırlar takınmakla suçlayabilmektedirler.

Bu sebeple ülkemizi yönetenleri uyarıyoruz. Siyasi çıkarlarınız uğruna, mutlaka bir gün sizi de vuracak olan emperyal bir gücü bölgeye çekerek, zulüm projelerine yardım ve yataklık yaparak, kendi ülkenize ve bölge halkına ihanet etmeyin. Geriye dönüp baktığınızda utanarak hatırlayacağınız, tarih önünde ve Allah’ın huzurunda hesabını veremeyeceğiniz büyük yanlışların altına imza atmayın. Amerika’dan değil Allah’ın azabından korkun.

İlginizi çekebilir

Türkiye Ulus Devletinde, Eski ve Yeni Statükoların Din Algısı ve Müslümanlar

Cumhuriyet Döneminde, Önce Hiçbir Yorumuyla İslam’a Razı Olunmamış, Sonra “Resmi Din” ve Teşkilatı Oluşturulmuştur Saltanat ...