BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / Geleneksel Cahiliyeden Ayrışma Zorunluluğu ve Islah Sorumluluğumuz

Geleneksel Cahiliyeden Ayrışma Zorunluluğu ve Islah Sorumluluğumuz

Müşriklerin ve Kitap Ehli’nin Oluşturduğu Cahiliyeden Ayrışma ve Islah Çabaları

Mekke ve Medine’de Resulullah’ın davetinin muhatabı olan cahiliye toplumunu oluşturan -hem inancın yaygınlığı ve hem de toplumsal etkinlik bakımından önde gelen- belli başlı kesimler müşrikler, Yahudiler ve Hıristiyanlardı. Tam anlamıyla homojen olmasalar da kendilerini genelde İbrahim’e (as) dayandıran birinci kesim, “atamız İbrahim’in dini” adı altında cahili inançlara saplanmışlardı. Bir yandan İbrahimî gelenekten devraldıkları hac, namaz ve kurban gibi kimi ibadetleri, içini boşaltarak ve şirke bulaştırarak sürdürmekte, diğer yandan başka dinlerden etkilenerek ya da heva ve zanna dayalı bir biçimde kendileri uydurarak yeni birtakım cahili anlayışları, bu anlamda birtakım helal-haram ve ibadetleri de bu dinin içine katmış bulunmaktaydılar. Böylece, ürettikleri geleneksel atalar dinini büyük bir taassupla sahiplenip savunarak, Resulullah’ın (s) tevhidi davetinin karşısına dikilmekteydiler. İşte Resulullah da, bir yandan bu cahiliye dininden beraatını ilan edip tam bir ayrışmayı ve uzlaşmazlığı ortaya koyuyor, diğer yandan muhatabı olan insanları vahyin mesajı ile arındırıp, iman, şahsiyet ve hayatlarını tevhidi istikamette yeniden inşa edecek bir toplumsal ıslah projesini uygulamaya koyuyordu.

Peygamber’in (s) tevhidi davetiyle, özü itibariyle vahye, tevhide aykırı ve şirke bulaşmış bütün geleneksel değerlerin ve bunlara dayalı olarak üretilmiş bütün ibadet ve davranış kalıplarının hem zihinlerden, hem de hayatın içinden sökülüp atılması sağlanmaktadır. Ayıklanıp atılan bu cahiliye unsurları, toplumsal hayatı, hukuk düzenini, ekonomik yapıyı ve ahlaki alanı kuşatan tüm sapmalardır. Putlar için kurban kesmek, kız çocuklarını diri diri gömmek, kız kardeşlerle evlilik; kumar; faiz; eşcinsellik; savaş esirlerini diri diri yakmak, kadınların karınlarını yarmak; kabile taassubunu pekiştiren cahiliye hamiyeti (taassubu), kavmiyetçilik, savaş kışkırtıcılığı; işkence; kadını miras olarak bir başkasına devretmek; şehir merkezlerinde organize fuhuş, namus satıcılığı; kadının dışlanıp aşağılanması; kan davası vb bütün cahiliye hüküm ve adetleri ortadan kaldırılmakta ve yerine vahyin adil ölçüleri, Allah’ın hükümleri uygulamaya konmaktadır. İşte bu bağlamda, İbrahimî gelenekten gelen kurban ibadetinin saptırılması suretiyle ortaya konan putlara kurban kesme ameli yasaklanmış, ancak Allah’a kurban geleneği, özü, muhtevası ve biçimi değişime uğratılarak tevhidi bir gelenek olarak sürdürülmüştür. Müşrikler, Allah’ın evi Kabe’yi çıplak vaziyette ve el çırpıp ıslık çalarak tavaf ederlerdi. İslam, müşriklerin tavaf şekillerini ikiye bölerek, tavafı devam ettirdi, ama çıplaklık, el çırpma ve ıslık çalmayı yasakladı. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere İslam, muhatap aldığı toplumun imanını, tasavvurunu, şahsiyetini ve hayatını yeniden inşa edip düzenlerken, toplumsal ıslah fonksiyonunu ifa ederken, bu toplumda yer etmiş, yaşanan tarihsel mirası, geleneği, örf ve adetleri, sosyal alışkanlıkları ve kültürel birikimi toptan reddedip dışlamamakta, vahye aykırı olmayanların ıslah edilerek sürdürülmesine fırsat verirken, aykırılıkların da kökten atılmasını sağlamaktadır.1 İşte İslam, cahiliye inancı ve uygulaması içinde olup da devam etme kabiliyetine ve meşru bir köke sahip olanları, ıslah etmek suretiyle koruyup devam ettirirken, meşru anlam ve amacından sapmış unsurları ise ayıklayıp atmaktadır. Bu suretle, beşeri hayat içindeki geçmişten gelen olumlulukların, sahih geleneğe ait değerlerin devamı sağlanarak tarihi köklerden tam bir kopuş ve yabancılaşma da engellenmiş olmaktadır. Bütün peygamberlerin ve onların yolunu izleyen muvahhidlerin nesilden nesile taşıdıkları fıtri ve vahyi doğruların, hikmet boyutlu ve maruf olan değerlerin olumlu gelenek olarak sürdürülmesi suretiyle tarihteki tevhidi geleneğin devamlılığına da vurgu yapılmış; böylece toplumsal dönüşümde olumlu ve önemli bir moral destek de sağlanmıştır.

Kitap Ehli de, peygamberlerinden sonra geçen tarihsel süreçte, kendilerine bırakılmış olan tevhidi geleneği tahrif ederek muharref cahili geleneğe dönüştürmüşlerdir. Bu yüzden Resulullah’a indirilen vahiy, onların sapmalarını ve cahili inançlarını da, köklerindeki tevhidi geleneğe döndürmeye yönelik bir ıslah projesi olarak uygulamaya konmuştur. Kitap Ehli’nin, inançlarını ve kitaplarını tahrif ederek ortaya koydukları yanlış Allah, peygamber ve kitap algıları sahih bilgiyle düzeltilmeye çalışılmıştır. Dinde yaptıkları büyük tahribat ve tahrifat açıkça kınanarak, köklerinde var olan ortak kelimeye (tevhide) çağrı yapılmıştır. İşte bu tevhidi davet ve Resul’ün (s) oluşturduğu ilk şahitlikle, tebliğe muhatap müşriklerden ve Kitap Ehli’nden oluşan, kendilerini bir peygambere ve kitaba nispet ettikleri halde dinlerini parçalayan, tahrif eden, şirke bulaşan ve cahiliye dinini üreten toplum ıslah edilmeye ve cahiliyeden tam bir ayrışma ile arındırılıp yeniden inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu süreçte, onların hak dinde oldukları zannıyla tabi oldukları cahili inançları cepheden ve çok net bir üslupla eleştiriye tabi tutulup kınanmıştır.

Seyyid Kutub’un ilk Kur’an neslinin oluşumunda dikkat çektiği önemli bir özellik de işte budur. Cahiliyeden tam ve açık bir ayrışmanın gerçekleştirilmiş olmasıdır. Yoldaki İşaretler kitabında yer alan bu tespite göre; “O zaman İslam’a giren kişi, giriş kapısının eşiğinde, cahiliye dönemindeki geçmişinin tümünden sıyrılmanın şuuru içinde olurdu.” “Müslümanın cahiliye dönemindeki geçmişi ile İslam’a girdikten sonraki hayatı arasında şuur alanında gerçekleşen kesin bir kopukluk vardı.” Önce zihni planda yaşanan bu hicret ve kopuş, hemen hayata taşınıyor, İslam’a girenlerin hayatında da, ahlak ve davranışlar planında büyük bir inkılap yaşanıyordu. Cahiliyenin gelenek, kavram, alışkanlık ve ilişkilerinden sıyrılma hali kişileri kuşatıyordu. Tam bir yol ayrımı gerçekleşiyordu.2 Resul’ün şahitliği ve önderliğiyle, tıpkı bütün peygamberlerin pratiğinde görüldüğü gibi, toplumdaki yanlış din anlayışlarına en net eleştiriler açıkça yapılıyordu. Bir yandan, topluma egemen olan sisteme ve cahili yapıya siyasal ve sosyo-ekonomik eleştiriler, tavırlar geliştirilirken, diğer yandan yine ilk ayetlerden itibaren içinde yaşanılan toplumun, hem de hak din zannı ile tabi oldukları yanlış din anlayışları da açık, net eleştiri ve tavırlardan nasibini alıyordu. Cahiliye toplumunun “Allah’ın dini”, “İbrahim dini” (İslam) adı altında ya da Musa ve İsa (as)’ın getirdiği dine ve kitaplara tabi olduklarını iddia ederek de olsa, sahip oldukları hurafeler ve yanlış din anlayışları temelden eleştiriye tabi tutuluyor, tabiri caizse yerle bir edilip, küçümseniyor ve dışlanıyordu. Hatta bu eleştirilerde bugün bazılarının sık başvurdukları eleştiri amaçlı nitelemeyle, üslup zaman zaman sertleştiriliyordu. İnsanlar, ilahlaştırdıklarının hiçbir şeye gücü yetmeyen aciz varlıklar olduğu vurgulanarak, Allah’tan başka ilah ve rab tanımamaya çağrılıyorlardı. Heva ve zanna dayanarak ürettikleri boş inanç ve uygulamaların açık bir sapkınlık ve şeytanın yolu olduğu, Allah’tan gayri taptıklarının kendilerine hiçbir fayda ve zarar veremeyeceği vurgulanarak, insanlık onuruna, fıtri erdemlere ve selim akla da aykırı bu tür cahili inanç ve uygulamalar hakkında düşünmeye, tefekkür etmeye, akletmeye davet ediliyorlardı. Onları kazanmak, ürkütmemek adına da olsa, hak dinin ilke ve ölçülerinden asla taviz verilmiyor, onların cahili inanç ve uygulamalarına hiçbir maslahatla ve hiçbir sebeple meşruiyet kazandırma zaafı gösterilmiyordu.

İslam Ümmetinin Tekrar Cahiliye Dinine Dönüşünde Rol Oynayan Etkenler

Şirkten tevhide, uyduruk ilahlardan Allah’a doğru hicret edip vahiyle teçhiz olarak İslam ümmeti hüviyetini kazandıktan sonra, yüzyıllar boyunca yaşanan tahrifat ve dönüşümler sonucunda gelinen noktada, Müslüman halklar da, tevhidi netlikten uzaklaşmış ve İslam ümmeti olma vasfını yitirmişlerdir. Allah tarafından korunmuş olan muhteşem kitabımız elimizde olduğu halde, onu terk edilmiş bırakarak tekrar cahiliyeye doğru hicret etmiş, cahiliye hükmüne yönelmiş, heva ve zanna tabi olmuş İslam ümmetini, Resulullah’ın (s) Allah’a şikayet ederek şöyle diyeceği Kur’an’da beyan edilmiştir: “Rabbim, gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (mehcur) olarak bıraktı.”3

Maalesef Peygamberimizden sonra geçen uzun yüzyıllar boyunca, Kur’an’ın inzal olduğu cahiliye toplumunda var olan müşrik ve Kitap Ehli gibi, genel anlamda cahiliye inancını temsil eden kesimlerde var olan neredeyse bütün sapmaların İslam ümmeti tarafından da fazlasıyla yaşandığını ibretle ve üzüntüyle tespit ediyoruz. Üstelik, Allah’ın koruması altındaki Kur’an elimizde bulunduğu ve bu kitapta müşriklerin ve Kitap Ehli’nin sapmaları, cahiliye inancını oluşturmalarına dair serüvenleri uzun uzun anlatılıp, onlar gibi olmama uyarısı açıkça ifade edildiği halde, bu büyük yozlaşma fazlasıyla yaşanmış ve maalesef insanlık aynı delikten bir daha ısırılmıştır.

‘Kitab’dan ve Resul’ün güzel örnekliğinden kopuşla, akaidde ve ameli yaklaşımlarda mezhepçiliğin, dini parçalama ve hizipleşmenin gündeme geldiği ve daha sonra içtihat kapısının kapanmasıyla donukluğun yaşandığı, heva ve zanna dayalı batıni telakkilerle halk kültürünün (folk İslam’ın, geleneksel dinin) ed-Din’in yerine ikame edildiği ve zalim sultana itaatin akîdeleştirildiği bozulma süreci sonunda bugünkü “geleneksel İslam”, yani geleneksel cahiliye dini ortaya çıkmıştır. Sahih bir geleneğin olumlulukları, gelenekçiliğin ve giderek de muharref cahili bir geleneğin çürütücü tesiriyle kuşatılmıştır. Hint mistisizminin, Yunan felsefesinin ve Hıristiyan manastır kültürünün ürettiği pek çok hurafenin ve başka din, inanç ve kültürlerin tortularının İslam inanç ve düşüncesinin içine taşınması suretiyle, İslam dininin arılığını yok eden sapkın anlayışlara ulaşılmıştır. Böylece İslam coğrafyasındaki halkları koyun gibi gütmek kolaylaştı. Halkların sorgulama, itiraz ve direniş vasfı köreltildi. Akledebilen, düşünebilen, sorumluluklarının bilincinde olan halklar bu süreçte giderek sürüleştirildi. İslam ümmeti, vahiyden uzaklaşıp, ümmet olma vasıflarını yitirdikçe, zulme, sömürüye, adaletsizliğe karşı itiraz etme ve hesap sorma kabiliyetini kaybederek, bugünkü zillete sürüklendi.

Bu bozulma sürecinde, Din alanında kaynaktan beslenmeyen, önderlerden intikal eden yanlış bilgileri sorgulamadan taklit eden niteliksiz yığınlar ortaya çıktı. Özellikle, “içtihat kapısını kapatan” taassubun sonucunda, düşünmenin, akletmenin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek yeni fikir ve projelerin üretilmesinin önü iyice kesildi. Bunun neticesinde yüzyıllar sonrasının toplumlarının sorunlarına yüzyıllar öncesinin fetvaları ile cevap verilmeye kalkışılmasının doğurduğu çözümsüzlük ve bunalımlar da bu bozulma sürecini hızlandıran bir katkı sağladı.

Sonuç olarak, tarihten devralınan muhkem değerlerin ve tevhidi düşüncenin oluşturduğu sahih geleneğin yerini giderek, bozulmuş, vahiyle çelişen, tevhidi kökünden koparılmış değerlerin oluşturduğu muharref gelenek aldı. Bugün gelinen noktada, artık toplumun ve Müslümanım diyenlerin önemli bir kısmını içine almış bulunan “geleneksel İslâm”, “geleneksel cahiliye“; iyice bulanıklaşıp, tevhidi netliğini ve kitapla irtibatını kaybetmiş, geleneğin ürettiği pek çok bid’at ve hurafe ile malûl ve şirke bulaşmış, eklektik bir “İslâm” anlayışını ifade etmektedir. Sultanların, egemenlerin halkı uyutup kolayca yönetmek için kullandıkları, “afyon” rolü oynayan din de, işte bu tevhidi kökünden koparılmış din anlayışıdır. İşte bu sahih olmayan din anlayışının toplumu kuşatır hale gelmesiyle, Müslüman halklar, tevhid ve adalet toplumu olma özelliğini ve zindeliğini kaybederek, cahili toplumlar haline dönüşüp, bugünkü zelil konumlara sürüklenmişlerdir. Batı sömürgeciliğinin İslam coğrafyasını teslim alması, sömürgeleştirdiği ümmetin çocuklarını “ulus–toplum”lar halinde bölüp istediği gibi yönetmesi gibi musibetler, hep bu cahilleşme sürecinin yol açtığı sonuçlardır.

Sömürgeci emperyalistler, İslam coğrafyasına istedikleri gibi tahakküm ederken, kendi elimizle tahrif ettiğimiz dinimizi bile, kendi “sağ” ya da “sol” ideolojilerine payanda olarak kullandılar. Bu süreçte, İslam coğrafyasının değişik yerlerinde, Müslümanlar kendilerini “sağcı” ya da “solcu” olarak tanımlamaya yöneldiler. 19. ve 20. yüzyıldan itibaren, bazı Müslümanların ana kaynağa yönelerek, geleneksel ve modern cahiliyeyi reddedip sahih bir İslam anlayışına ve tevhidi bilince ulaşmaları ile başlayan, yanlış din anlayışlarını ve emperyalist ideolojileri sorgulama süreci, egemen küresel emperyalistleri ve yerli işbirlikçilerini korkutup, yeni tedbirler almaya sevk etti. Küresel korsanlar ve yerli işbirlikçileri, sömürü ve zulme dayalı sistemlerinin sonunu getirecek tevhidi bir uyanışın önünü kesmek ve adeta İslam’ı alternatif olmaya zorlayan tarihi sürecin yönünü değiştirip, dünya insanlığının tek kurtuluş umudu olan İslâm’ı alternatif olmaktan çıkarmak üzere çok yönlü tedbirler almaya yöneldiler. Bir yandan, ümmet içindeki tevhidi uyanış ve direniş öbeklerini “terörist” diye damgalayıp şiddete dayalı terörist politikalarla yok etmek, diğer yandan da -gerek yerli ilahiyatçı akademisyen ve entelektüelleri kullanarak, gerekse kendi yetiştirdikleri müsteşrikleri seferber ederek- İslam dini adına egemen sistemle ve Batı medeniyeti ile uyumlu yeni bir İslam anlayışı, bir “modern İslam” üretmek istemektedirler. Bu yolla pek çok modern bid’at ve hurafe İslam içine taşınarak, asırlardır zalim egemenlere itaati sağlamada önemli katkıları olan “geleneksel İslam”ın artık yetersiz kalmasının doğurduğu zaaf, “modern İslam”la aşılmaya çalışılmaktadır. Bir yandan geleneksel cahiliye desteklenip, tevhidi uyanışın önü kesilmeye çalışılırken, diğer yandan da “ılımlı İslam” “seküler İslam” adı altında tevhidi uyanışın yönünü saptırmaya, İslam’ı reforme ederek küresel sistemle uyumlu hale getirmeye, Protestanlaştırmaya yönelik projeler yürürlüğe konmaktadır.

İşte başlangıçta kendi yanlış tercihlerimizle, kaynaktan koparak yol açtığımız muharref din anlayışı; İslam ümmetini, Kur’an’ın ve sahih din anlayışının hükmettiği izzetli günlerden giderek uzaklaştırdı. Sürecin sonunda kolayca güdülebilen ve yönlendirilebilen, daha kolay sömürülen, sorgulama, itiraz ve direniş özelliklerini yitirmiş bir toplum ortaya çıktı. Ümmet düşünce üretiminin dumura uğradığı, tevhid ve adalet toplumu olma niteliğini ve zindeliğini kaybederek cahili toplumlar haline dönüştüğü bugünkü zelil durumlara sürüklendi. Bu süreç sonucunda, tüm Müslüman halklar, ümmetin yaşadığı bu cahilleştirici süreci yaşayarak, Kur’an’dan ve Resul’ün (s) güzel örnekliğinden uzaklaşmış, böyle olunca da yapılan ibadetler, çoğunlukla içi boşalmış, anlamını ve istikametini yitirmiş ameller haline dönüşmüştür. Kur’an’a uygun olmayan ve Resul’ün güzel örnekliği ile mutabakatını kaybetmiş “geleneksel İslam”; tevarüsen atalardan alınıp yaşanan bir “atalar dini” hüviyetini kazanmış bulunmaktadır. Tıpkı İbrahim’den (as) yüzyıllar sonra, Mekke cahiliye toplumunun, İbrahim’den (as) tevarüsen intikal eden, hacc, kurban, namaz vb ibadetlerin, içini boşaltarak, dejenere ederek oluşturdukları şirk dinini, “atamız İbrahim’in dini” diye nitelendirmeleri gibi, bugün de İslam adına yaşanan “geleneksel din”; Kur’an’dan ve Resul’ün güzel örnekliğinden uzaklaştırılarak, bozulmuş, bağlamından koparılıp içi boşaltılmış bazı ibadet ve İslami motiflere ilaveten, tarihsel süreçte üretilip dinleştirilen bid’at ve hurafelerden oluşmaktadır.

Tüm İslam coğrafyasında yaşanan bu serüvene ilaveten, Türkiye’de cumhuriyet döneminde ise, jakoben Batıcı bir kadro eliyle, şiddet de kullanılarak, halkın İslami kimlik ve değerlerini tamamen yok etmeye yönelik bir medeniyet değiştirme projesi dayatılmış, tabiri caizse halkın İslami kimlik ve kültürüne karşı topyekûn bir savaş açılmıştır. Seksen yıldır sürdürülen bu zulüm projesine rağmen, toplumun yeniden köklerini, kimliğini aramasının önüne geçilememiş, ancak, sömürgecilerin bile yapmaya cesaret edemeyeceği “harf inkılabı”, “pozitivist eğitim” dayatması ve diğer sindirme, yıldırma politikaları ile yeniden kaynağa dönüşün önü kesilmeye, tehdit ve zulümlerle vahye dönüş engellenmeye çalışılmıştır. Sömürgeleştirilen ülkelerde bile yapılamayan bu baskıcı politikalarla, kimliği, kültürü ve değerleri iyice yok edilen halk, korkutulmuş, sindirilmiş, niteliksiz ve kimliksiz yığınlar haline getirilmiştir. Zaten muharref geleneğin etkisinde kaynaktan kopma, Kur’an’ı belirleyici olmaktan çıkarma sürecini yaşayarak, istikametini ve sahih din anlayışı ile mutabakatını büyük ölçüde yitirmiş olan geleneksel din anlayışı, modern despotizmden son darbeyi yiyerek tabiri caizse minder dışına atılmıştır. Böylece, Kur’an’dan uzak bir din anlayışı ve içi boş, şekilden ibaret yüzeysel ameller, anlam ve eksen kaybına uğramış ibadetler, atalardan gelen muharref din kültürü seviyesinde yaşanırken, kaçınılmaz bir şekilde, sistemin dayattığı modern kültüre, seküler düşünceye yenik düşülmüştür.

Kur’an, müşrikleri ve Kitap Ehli’ni, kendilerini Allah’ın dinine nispet etmelerine rağmen, şirke bulaşmaları, cahiliye dinini üretmeleri ve arzda fesad çıkarmaları sebebiyle açıkça kınayıp, kâfir olarak niteleyip azapla tehdit etmekte; en ağır uyarılarla, onları ve cahili inançlarını aşağılama olarak algılanabilecek açık ve net tespitler yapmaktadır. Bugün aynı yolu takip eden, üstelik Kitap Ehli’nin elinde olmayan imkâna, Allah tarafından korunmuş bir kitaba sahip oldukları halde, aynı sapmaları fazlasıyla gerçekleştiren, kendilerini İslam’a nispet ettikleri halde, Allah’ın dini adına cahili inançlar üreten kesimlere eleştiri yapmaktan, emr-i bil maruf nehy-i anil münker sorumluluğunu bile yerine getirmekten uzak durmak ne ile izah edilebilir?

Hakka aykırı arızi cahili bir tutum sergilemek, hata ve günah olup dinden çıkarmazken, böyle bir tutumda bile, ısrar etmeyip hemen tevbe edip düzeltmek ve af dilemek gerektiği peygamberler örnekliğinde ortaya konmuştur. Bu tür vahye ve hakka aykırı cahili tutumların, yanlışların ısrarla sürdürülüp gelenekselleştirilerek, inanç ve din haline getirilmesi ve taassupla bağlanılarak kör taklitle tabi olunması geleneksel cahiliye dinini oluşturur ki, bu küfürdür, şirktir ve en büyük zulümdür. Üstelik bu tür inanç ve amellerin, tıpkı Mekke müşrikleri ile Kitap Ehli gibi, Allah’ın dininin gereği olduğunu iddia etmek ise aynı zamanda Allah’a iftiradır. Ve bugün gelinen noktada, maalesef bu cahiliye anlayışları, tüm Müslüman halkları ve neredeyse bütün toplumsal alanları kuşatarak tam bir yozlaşmaya yol açmış durumdadır.

Bugünkü Toplumda Geleneksel Cahiliyeden Ayrışma ve Arınma Zorunluluğu

  1. Kutub’un da isabetle tespit ettiği gibi; “Biz de bugün, İslam’dan önceki cahiliyenin tıpkısı, hatta belki de daha koyusu içindeyiz. Çevremizdeki her şey cahiliye damgasını taşıyor. İnsanların bakış açıları ile inançları, alışkanlık ve gelenekleri, kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, yasa ve hukukları … hatta İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam düşüncesi ve İslam görüşü olarak saydığımız değerlerin çoğu bile cahiliye ürünüdür! Bu yüzden İslami değerler vicdanımızda tutunamıyor, kafalarımızda bir İslam bakış açısı belirmiyor, İslam’ın ilk döneminde yetişen o neslin bir benzeri gibi yeteri sayıda bir grup aramızda meydana çıkamıyor.” “Bu yolda atacağımız ilk adım, kendimizi bu cahiliye cemiyetinin, onun değer ve görüş açılarının üzerine çıkarmak, dışında tutmaktır. Yolumuz boyunca onunla buluşmak (uzlaşmak) gayesi ile değer hükümlerimizden ve bakış açılarımızdan, az ya da çok taviz vermemek, sapmamaktır. Biz ve onlar ayrı yolların yolcularıyız. Onlara bir adım bile uyduğumuz zaman metodumuzun tümünü ve yolumuzu kaybederiz.” “Bu uğurda sıkıntı ve meşakkatle karşılaşacağız. Bu (net, ilkeli, onurlu) tutum bize ağır fedakarlıklar yükleyecek. Fakat (…) Allah’ın desteğine mazhar olan o ilk neslin yolundan gitmek istiyorsak, başka bir alternatifimiz, tercih edeceğimiz başka bir yol yoktur.”4

Hakikaten de başka yollar tercih edenler, uzlaşmalar, orta yollar ve sentezler peşine düşenler, zamanla ilkelerini, şahsiyetlerini, onurlarını ve yollarını zulumat içerisinde kaybetmiş, tanınmaz hale gelmişlerdir. Halbuki, yeni bir Kur’an nesli inşa edebilmek için, yeni bir peygamber ve yeni bir kitap beklenemeyeceğine göre, korunmuş son kitap olan Kur’an’ı ve son Peygamber’in güzel örnekliğini esas alarak, vahyin şahitliğini yapmak ve tavizsiz bir netlikle topluma taşımak zorunluluğumuz vardır. Peygamber’den (s) sonraki süreçte oluşmuş geleneksel cahiliyeden arınmak da ve ümmeti tevhidi istikamette yeniden inşa etmek de, ancak Peygamber örnekliğinde ortaya konduğu gibi tavizsiz ve uzlaşmasız bir davetin topluma ulaştırılmasıyla mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Kur’an’da beyan edilen ve mü’minin andı mahiyetindeki; “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir.”5 hükmünü özümseyerek hayata hakim kılmayı başarmak, tevhidi davet, eğitim ve adaleti ikame yolunda, Allah rızası için ilkeli ve tavizsiz bir örneklik oluşturarak direnmek mecburiyetinde olduğumuzu hatırdan çıkarmamalıyız.

Sapmanın, fesadın ve münkerin azgın ve yaygın olduğu bir toplumda dönüşüm de, gayet tabii, uzun ve zorlu bir davet ve mücadele sürecini gerektirmektedir. Bütün peygamberlerin kıssalarından ve mücadele örnekliğinden de biliyoruz ki, toplumsal dönüşüm zor, sancılı ve uzun bir uğraştır. Çünkü insanlardan her yönüyle köklü bir değişim geçirmeleri, tevhidi bir kimliğe inkılab etmeleri talep edilmekte ve bu gerçekleşmeden de toplumsal dönüşüm sağlanamamaktadır. Toplumu dönüştürmenin bu zorluğunu ve uzun soluk isteyen zorlu sürecini görenler, toplumu dönüştürme iddialarından vazgeçerek, onun cahili değerlerine doğru, pragmatik, popülist düşünce ve söylemlere kayabilmektedirler. Sonuçta bunlar, toplumu dönüştürmeye yönelik davet projelerini bırakıp, toplumun cahili halini veri kabul eden projeler üreterek, insanları bunlara çağırmaya yönelebilmektedirler. Çünkü toplumu yanlış değerlendirerek onu “iyi ve %99’u Müslüman bir toplum” olarak niteleyenlerin yanlış yöntemlere, toplumu dönüştürmeye yönelik davet ve ıslah çabalarını bırakıp, iktidarı ve yönetimleri değiştirmeye yönelik projelere doğru savrulmaları kaçınılmaz bir sonuçtur.

Tabii ki, toplum içindeki farklı kategoriler mücadele sürecinde gözetilmeli, ama yanlış din anlayışlarına meşruiyet kazandıracak, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker mükellefiyetimizi ve ıslah görevimizi ihmal ettirecek bir noktaya sürüklenmekten de ısrarla kaçınılmalıdır. Toplumlar homojen olmamakla, farklı inanç kategorilerini barındırmakla beraber, hakim sistemin o toplumu değerlendirmede belirleyici olduğu da Allah’ın ayetinin gereğidir. Cahili toplum cahili sistemi şu ya da bu şekilde besleyen, yaşatan bir toplumdur. Toplumu toptan Müslüman sayan ve toplumu toptan tekfir eden genellemeci yanlış değerlendirmeler yerine, içinde -Müslümanlar da dahil- farklı kategorilerin bulunduğu, ancak insanlarının genel olarak kör bir taklidi sürdürdüğü, geleneksel atalar dinini izlediği, tevhid dini hakkında cahil, bilgisiz ve fakat çoğunun iyi niyetli olduğu cahili toplum değerlendirmesi daha isabetli bir yaklaşım olarak durmaktadır. Bu tespiti ve değerlendirmeyi yapan mü’minler olarak, çoğunun iyi niyetli olduğunu gördüğümüz, fakat hakikatin bilgisinden uzak kalmış bu topluma, merhametle tevhidi daveti götürmek, merhamet ve adaletle herkesin cennete gitmesine vesile olacak, evrensel ölçü ve değerleri tebliğ etmek önemli bir sorumluluğumuz olarak önümüzde durmaktadır. Ancak böyle adil ve merhametli bir davetin sonunda toplum özündekini, hiçbir baskı altında kalmadan kendi özgür iradesiyle tevhidi istikamette değiştirirse, işte o zaman, bu sosyal değişimin bir sonucu olarak Allah da o toplumun durumunu değiştirecek ve adalet yönetimini, vahye dayalı adil hukuk sistemini takdir edecektir. İslami toplum ve düzen de darbeci, tepeden inmeci, baskı, zorlama ve şiddeti esas alan yöntemlerle değil, ancak böyle toplumsal bir dönüşüm sonucunda kurulabilecektir.

Muharref Geleneği Dinleştiren, Bid’atçı, Hurafeci Kesimlere Karşı Islah Sorumluluğumuz

Toplumumuzun çok büyük ekseriyetini, kendisini İslam’a nispet eden, İslam’ın kimi bireysel ibadetlerini şeklen de olsa yerine getirmeye çalışan, ancak Kur’an ve sahih sünnete aykırılıklarla dolu muharref bir din anlayışına sahip insanlar oluşturmaktadır. Bu insanların çok büyük kısmı, özellikle mustaz’af ve edilgen kesimler son derece iyi niyetli, fakat doğru dinin bilgisinden uzak kalmış olanlardır. Bu insanlar, bizim ana, baba, akraba ve komşularımızdır, iyi niyetli ama bilmeyen halkımızdır. O halde yapılacak şey; “tekfir” edip dışlamak ve düşman cephe haline getirmek değil, tam tersine akrabalık, arkadaşlık ve komşuluk ilişkilerimizi en iyi düzeye çıkarıp, onlara adaletle ve iyilikle davranarak güzel örneklik teşkil etmek ve devam eden bu ilişkiler sürecinde de her fırsatı, sahih din anlayışını anlatmanın vesilesi kılmaktır. Bu anlamda merhameti, hikmeti ve güzel üslubu esas almaktır. Onlarla zaman zaman zulme karşı ortak meselelerde (İslam’a yapılan saldırılara, başörtüsü yasağı gibi zulümlere, haksızlık, sömürü ve her türlü adaletsizliğe karşı) ortak mücadele hatları da oluşturmak ve bu zeminlerde bile sahih din anlayışına yönelmelerine, kalplerinin ısınmasına vesileler hazırlamaktır.

Toplumdan soyutlanmadan, aile, akrabalık, komşuluk ilişkileri, ekonomik ve sosyal alanlardaki ilişki ve etkinlikler içinde vb bütün toplumsal alanlarda yer alıp, vahyin şahidliğini yapacak doğru ve nitelikli bir temsil ortaya koyarak, toplumsal istikametin düzelmesine ve seviyenin yükselmesine katkıda bulunulmalıdır. Toplumdan gizlenerek, soyutlanarak ve ilişkiyi keserek topluma bir katkıda bulunmak ve ıslahına vesile olmak mümkün değildir. Toplumla ilişkide iki yanlış uçtan kaçınılmalıdır. Birisi toplumdan tamamen kopmak, uzaklaşmak, diğeri ise toplumu meşruiyetin kaynağı gibi algılayarak ona ve onun cahili değerlerine doğru savrulmaktır.

Zaman zaman tevhidi mücadelede yaşanan tıkanmaları ya da bireysel, grupsal bunalımları aşmak amacıyla yapılan sorgulamalarda aşırı gidip, “yanlış yaptık” söylemiyle geçmişi toptan mahkum ederek, pragmatik genellemeler yapmak büyük savrulmalara yol açtı. Bu sebeple geçmişin olumluluklarını bir çırpıda silip, bu moral bozukluğuyla ilkesiz bir biçimde tam bir geri dönüşü yaşayanlar, vahyin ölçüleriyle doğru bir toplum ve tarih değerlendirmesi yapıp hali dengeli bir sorgulamaya tabi tutmak yerine, geçmişte reddettikleri toplumun cahili değerlerini yeniden keşfetmeye ve savunmaya yöneldiler. Bu sebeple de, topluma örneklik teşkil edecek, emin, güvenilir, adil ve istikrarlı şahsiyetler olmaktan çıktılar. Unutulmamalıdır ki, temel ilkeler ve İslami kimliğin vazgeçilmez gerekleri alanında, her şart altında ısrarcı olmak, istikrarlı, güvenilir bir çizgiyi korumak, bir toplumu dönüştürme iddiası taşıyan dava adamları açısından asla ihmal edilmemesi gereken bir özelliktir.

Evet içinde yaşadığımız toplumla kurulacak ilişki süreçlerinde asla ihmal edilmemesi ve son derece titizlikle korunması gereken husus, İslami kimliğin temel ve vazgeçilmez ilkelerini ibraz etmekten hiçbir sebeple vazgeçmemek ve ertelememektir. Dikkat edilecek husus, toplumun yanlış din anlayışlarına meşruiyet kazandıracak pragmatik ilişkilere girmemek, onları dönüştürelim derken onlara doğru savrulmamaktır. Onların düzenledikleri, bid’at ve hurafeleri gündemleştiren toplantılara, atalar dininin ritüellerine iştirak etmemek, bir şekilde böyle ortamlara yakalanılmış ise, yapılacak şey, ya hakkı ifade etmek ya da orayı terk etmektir. Aksi takdirde onların Allah’ın dinine kattıkları bu hurafelere, bid’atlara karşı sessizce orada oturmaya devam etmek, bu yanlışa meşruiyet kazandırmaya sebep olabilir ki, bu durum bizi sorumlu kılar.

İbrahim’in (as) yaptığı gibi, bu durumda olanlar ve tercihleri vahyin bilgisi ile sorgulanmalı, güzel bir üslupla tercih ettikleri yolun “dalalet” olduğu açıkça ortaya konarak düşünmeye davet edilmelidirler. Hem Allah’ın dininin arılığını muhafaza etmek ve Kur’an’ın mesajını bulandırma gayretlerini engellemek, hem de çoğu iyi niyetli olan, ancak bilmeyen insanların da akledip hakikati bulmalarına, kurtuluşlarına merhametle vesile olmak amacıyla, bu tevhidi davetler ve Kur’anî uyarılar Allah rızası için, bıkmadan, yorulmadan ve ısrarlı bir biçimde sürdürülmelidir.

Geleneksel din anlayışı, yüzyıllardır tarihin taşıdığı birikimde yer alan yanlışları, bidât ve hurafeleri de dinin aslından saymış ve tarihin (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Kur’an-ı Kerim’e dayalı sahih din anlayışının ve onun örnek uygulaması olan sahih sünnetin yerine muharref geleneği dinleştiren insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ederek hepsine birden “İslam”(!) demeye başlamışlardır. Tıpkı Mekke halkının bir sürü putları da Allah’a eş koşmalarına rağmen, kedilerini ısrarla “İbrahim’in dini”ne, Kitap Ehli’nin de, peygamberlerini ve ruhbanlarını ilah edinmelerine rağmen kendilerini İsa ve Musa’ya (as) ve onlara indirilen kitaplara nispet etmeleri gibi.

Üstelik, Mekke müşriklerinin Allah inancı, bazı yönlerden bugün ‘Müslümanım’ deyip de beş vakit namaz kıldığı halde efendilerini, önderlerini ilahlaştıranların Allah inancına nazaran daha güçlü ifadeler taşıyabiliyor. Kur’an’ın ifadesiyle, Mekke müşrikleri en azından darda kaldıklarında Allah’a sığınıyor ve dini Allah’a halis kılarak, sadece O’na yalvarıyor, sadece O’ndan yardım diliyorlardı. Bugünküler ise dar zamanda bile “Medet ya şeyh!”, “Medet ya Abdulkadir Geylani!” diyerek Allah’tan gayrisinin kendilerine yardım yapabileceğine inanıyor ve türbelerden bile medet umabiliyorlar. Bu hal akîde planında yaşanan çok büyük bir sapmanın ifadesidir.

“İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık (zulüm) bulaştırmayanlar (giydirmeyenler) var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”6 İnananlar ve kendilerini bütünüyle Allah’a adayanlar, gerek kulluk, gerek boyun eğme ve gerekse yöneliş noktasında bu inançlarına şirki bulaştırmayanlar… İşte güvencede olma bunların hakkıdır, doğru yolda olanlar da bunlardır. İşte bu özellik sadece Allah’a tam manasıyla iman eden, şirkin her çeşidinden uzak duran, büyük günahları işlemeyen ve ibadetleri tam anlamıyla yerine getiren kimselerde bulunur.

İman edenlerden bile pek çoğunun yüreğine, -şu ya da bu biçimde- şirk sızabilmektedir. Dolayısıyla saf ve katışıksız imanın, her şeyden önce tüm şeytani sızmaları ve yeryüzü kökenli anlayışları kalpten uzak tutabilmek için sürekli uyanık durmaya ihtiyacı vardır. Her hareketin, her davranışın Allah için olması, sadece ve sadece O’na özgü kılınması gerekir. Saf ve katışıksız imanın, kalp, davranış ve hareketler üzerindeki otoritenin kime tanınacağı noktasında kesinkes ve bütüncül bir tavra ihtiyacı vardır. Kalp, sadece ve sadece Allah’a boyun eğmelidir. Hayatta, tek ve kâdiri mutlak olan Allah dışında, hiç kimseye kulluğa yer verilmemelidir. Ama insanların ne kadarı bunu başarabilmektedir? “Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.”7 tespiti Rabbimize aittir. Bu tespit üzerimize düşen “ıslah” sorumluluğumuzun önemini ve büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

“Islahat” kelimesi; zaman zaman ‘hasenat’ veya ‘reform’ kelimeleriyle aynileştirilmektedir. Islahat, günümüz kullanımıyla devrimci bir eylemdir; bozulmuş ve sapmış olanı düzeltme ve vahyi hakikatleri yeniden egemen kılma çabasıdır. Islahatçı; insan ve toplumların düşünce ve eylemlerinde vahyi doğrular istikametinde köklü bir değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlar ve bu işin sünnetine uygun bir mücadele içinde olmaya çalışır. Hasenat ise genelde fıtri bir iyiliği, insanlara hizmeti ifade eder. Ancak ıslahat çabaları doğrultusunda yapılan hasenatların anlamlı ve kalıcı olan değerinden bahsedilebilir.8 Islahat; kesin ve muhkem olan vahyi ölçüye dayanarak cahili bütün tutum ve davranışları, ifsad edilmiş bütün kurumları tepeden tırnağa değiştirmeyi amaçlayan devrimci, inkılapçı bir tavırdır. Islahatçı (muslihun); ilahlık taslayan egemen şirk güçlerine karşı gösterdiği tavır kadar, şirk güçlerinin saldırısı karşısında ümmet bünyesinin mukavemetini yıkan, onu hastalıklı kılan iç bozulmaya karşı da mücadele vermek zorundadır. Islahatçı, kendi ümmetinin, dış güçlerin saldırısından önce kendi halini bozması, olumsuz olarak değiştirmesi sonucunda gerilediğini ve Allah’ın verdiği nimetleri elinden kaçırdığını bilir.9 Islahatçı; Allah’ın düşmanlarıyla mücadele etmek kadar, düşmanla mücadele edecek sağlıklı bir bünyeye sahip olma çabasının da taşıyıcısıdır. O, bozulma ve zilletin nedenlerini, şeytani güçlerin asli görevi olan saldırılarından önce, çözülmeye ve hastalanmaya müsait hale gelmiş olan kendi ümmetinin itikadi ve ameli tutumlarında arar. Islahatçı, kurtuluşa kişisel ve mevzii iyiliklerle ulaşılamayacağını bildiği gibi, ıslah çabalarında kendi nefsini de unutmaz. Ve o yine bilir ki, inanıp salih amel işleyenler, insanların en hayırlılarındandır.10

İşte ıslahatçıların vahyin ölçüleriyle düzeltmeleri gereken bu tür sapmalar ve yanlış din anlayışları zamanla toplumu kuşattığı için, Rabbimiz Kur’an’ın birçok ayetinde; “iman eden kullarını” imanlarını gözden geçirmeye, imanlarına sadakat göstermeye, iman-amel bütünlüğü içinde yalnız kendisine ibadet üzere kurulu bir hayatı yaşamaya ve günahın, kötülüklerin kendilerini kuşatmasına fırsat vermemeye, imanlarına zulüm bulaştırmamaya, iman ettikten sonra inkâra dönmemeye, imanda sebat etmeye davet etmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberi’ne, Peygamberi’ne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaplara iman ediniz…”11

Bu tür ayetlerin bize mesajı şudur: Eğer gerçek mü’minler iseniz, hevaya değil iman ettiğiniz değerlere ve Kitab’a uyun. Hayatınızı iman ettiğiniz Kitab’ın ölçülerine, Allah’ın hükümlerine, Peygamber’in (s) güzel örnekliğine uygun bir biçimde düzenleyin. Çünkü Allah’a, peygamberlerine ve kitaplarına iman etmenin en temel ve bağlayıcı gereği budur. Eğer gerçek mü’minlerseniz, tıpkı peygamberler gibi, vahyin şahitleri olun, imanınıza sadakatinizi, yaşantınızla ve onun uğrunda yapacağınız fedakârlıklarla ispat edin. İmanınız uğrunda tıpkı örneğiniz peygamberler gibi bedel ödemeyi göze alın ve onu dünyanın süsleriyle değişmeyin. Esen konjonktürel rüzgarlar sizi kolayca yamultamasın. Gerçek mü’minlerseniz eğer, dünyevileşmeye karşı direnin. Dünyanın süslerine ve hevaya kapılmayın. Korkular, çıkarlar, dünyevi hesaplar, ikbal, iktidar ve ihaleler, makam, mevki ve zenginleşmeler, çürütücü pragmatizm sizi imanınıza uygun yaşamaktan, vahye şahitlikten, şehitlikten alıkoyamasın. Eğer gerçek mü’minlerseniz, Allah’ın dininin tahrif edilmesine karşı durun, yanlış din anlayışlarına müsamaha ile bakmayın, emr-i bil maruf nehy-i anil münker sorumluluğunuzu ibadet bilinciyle lâyıkı vechile yerine getirmekten uzak durmayın. Eğer gerçek mü’minlerseniz, yaşantı ve tercihlerinizle, iman ve küfür arasında gidip gelen bir pratikten ve amellerden uzak durun. Tarihsel süreçte, İslam adına üretilen geleneksel cahiliye dininin Allah, peygamber ve kitap algı ve anlayışının, tıpkı Kitap Ehli gibi, Kur’an’da zikredilenle alakasız büyük sapmaları içerdiği bilinmektedir. İşte bu ayet, iman ettiğini iddia edenlerin imanlarını vahyin ölçülerine uygun hale getirmelerini istemektedir. Bu davet, Allah’ı, Resulü’nü ve Kitab’ı, Allah’ın istediği ölçüler içinde kabul edip, hakkıyla ve gereği gibi takdir edip ve öyle de iman etmek çağrısıdır.

Yapılacak şey, bu tür inançlara sahip geniş kesimleri Kur’an’la ve Resulün sahih sünnetiyle muhatap kılmak ve sahip oldukları din anlayışlarını bu çerçevedeki sahih bilgiyle sorgulamalarına zemin hazırlamaktır. Kitap Ehli de aynı şekilde savrularak, kitaplarını tahrif ederek, peygamberlerini ve alimlerini, rahiplerini ilah ve rab edinerek şirke bulaşmışlar ve tabi oldukları din, artık tevhid dini olma özelliğini de yitirerek bir nevi “atalar dini” haline gelmiştir.

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.”12

Kitap Ehli’nin, alimlerini, rahiplerini ilah edinmeleri; onların din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak vererek ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden, doğru ve dinden kabul edip körü kürüne taklit etmeleri sebebiyledir. Bu konum, bugün İslam adına birtakım önderlerin, şeyhlerin, üstatların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan, sorgulanmadan, ayıklanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle çok benzeşmektedir.

Dinlerini, kitaplarını tahrif ederek, Allah’tan başkalarını ilahlar, rabler edinerek şirke bulaşan Kitap Ehli’ne Kur’an, menşelerinde, köklerinde var olan tevhide dönme, Allah’ı bırakıp da bazı insanları ilah edinme ve onlara ibadet etme yanlışından dönerek, “ortak kelime” olan tevhide rücu etme çağrısı yapmaktadır.

(Resûlüm!) De ki: Ey Ehli Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın (rabler edinmesin). Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız!’ deyiniz.”13

Bu ayet, muharref cahili gelenekte ısrar edenlere, bu cahili inanç ve uygulamaları terk ederek, iman ettiklerini iddia ettikleri peygamberler ve kitaplar da dahil, bütün peygamberlerin ve kitapların çağırdığı tevhidi geleneğe daveti gündeme getirir. Bütün peygamberlerin yolu olan tevhid yoluna çağırır. Yaklaşık olarak Ehli Kitap’la benzer bir serüveni yaşayarak, önder, üstat ve şeyhlerinin ürettikleri bid’at ve hurafeleri vahiyle denetlemeden, Kur’an’a uygunluğunu, Resul’ün sahih sünnetine mutabakatını araştırmadan, olduğu gibi dinden sayarak iman eden ve din olarak uygulayan ve kendini İslam’a nispet eden kesimlere de bu ayetin muhtevasında olduğu gibi bir daveti yapmalıyız. Demeliyiz ki: “Ey kendini İslam’a ve Kur’an’a nispet eden, iyi niyetli insanlar, gelin aramızdaki ortak kelime olan tevhid kelimesinde buluşalım, İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Kur’an’ı belirleyici kılalım. Allah’a hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmayalım (rabler edinmeyelim).”

Kendini İslam’a nispet eden tüm iyi niyetli insanlarla “tevhid” ortak paydasında buluşmaya, tarihsel süreçte üretilen ipleri bırakıp, indirilmiş Allah’ın ipine/Kur’an’a topluca sarılmaya yönelmeli, ısrarla bu hususu gündemde tutmalıyız. Çünkü hepimizi kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, izzet ve onur kazandıracak ve kurtarıcı tevhid potasında mü’min kardeşler kılacak olan sadece bu yoldur. Bu kurtarıcı yol, Allah’ın yolu sırat-ı müstakimdir, bu yol Kur’an ve tevhid yoludur.

Bu arındırıcı ve kurtarıcı daveti yaygınlaştırırken, tabii ki, üslup konusunda yumuşak, güzel ve hikmetli olmaya azami dikkat gösterilmeli, ancak içerikteki netlikten, açıklıktan ve anlaşılır olmaktan asla taviz verilmemelidir. Tıpkı İbrahim’in (as) “Babacığım!” diye başladığı hitabında, babası ve kavminin dalalette olduğu, Allah’tan başka taptıkları şeylerin ise hiçbir işe yaramaz aciz varlıklar olduğu tespitini açıkça ifade etmesi gibi. Ya da Resulullah’ın (s) “Amcacığım!” “Akrabalarım!” gibi hitaplardan sonra, onların “atamız İbrahim’in dini” diye tabi oldukları dinin aslında “şirk dini” olduğunu açıkça ifade edip, onları tevhide çağırdığı gibi. Bu sebeple tebliğde, vahyin mesajı açıkça ve tavizsiz bir netlikle ortaya konacak, ancak üslup ayarlanacaktır. Ayrılırken de, tekrar görüşme imkanını ortadan kaldırmayan güzel bir ayrılışla ayrılınacaktır.14

Bugün Müslüman olduklarını iddia edip de imanına zulüm bulaştırmış ve cahiliyeye savrulmuş olanlara, tıpkı Resulullah’ın (s); İbrahim, Musa ve İsa (as)’ın dininde olduklarını iddia edip de, şirke bulaşarak, cahiliye dinini üretmiş müşrikler ile Kitap Ehli’ni, bütün bu peygamberlerin müntesibi oldukları doğru dine, tevhid dinine çağırmış olduğu gibi tevhidi bir daveti götürmeliyiz. Peygamberimizin, müşriklerin ve Kitap Ehli’nin, önceki tevhidi gelenekten gelen fakat içini boşaltıp forma indirgedikleri ve hurafelere bulaştırdıkları ibadetleri hakiki konumuna, vahyi temellere oturtup, heva ve zanna dayalı olan cahiliye adetlerini de ayıklayıp attığı gibi ıslah edici bir çabayı gündemleştirmeliyiz. Kendisini Müslüman olarak nitelendirenlerin cahiliyeden, bid’at ve hurafelerden arınmalarına, atalar dini çerçevesinde sürdürülen kimi ibadetlerin de Kur’an ve Resul’ün sahih sünnetiyle bağını kurup, yeniden vahyi temellere oturtulmasına, arındırıcı ve inşa edici işlevlerini yerine getirecek bir muhteva ve bütünlüğe kavuşturulmasına vesile olmalıyız.

Sonuç

Bugün insanlarımız, geleneksel cahiliye ile modern cahiliye arasında sıkışıp kalmış, iki karanlıktan birini tercih ederek bir zindandan diğerine savrulup durmaktadır. Bu durum, Kur’an’ın aydınlatıcı mesajıyla buluşmuş, zihni, ruhu, aklı, imanı ve şahsiyeti, vahiyle inşa olmuş mü’minlerin, Kur’an’ın rehberliğinde, Peygamber’in (s) örnekliğinde, bu iki cahiliyeye karşı, büyük bir sorumlulukla vahyin şahitliğini yapmalarını gerektirmektedir. İnsanların, cahiliyenin bütün türlerinden arınmalarını sağlayacak, karanlıkların bütün versiyonlarından kurtulup aydınlığa çıkışına vesile olacak, açık, net ve tavizsiz bir tevhidi davet ve şahitliği gerçekleştirmek mü’minlerin en büyük toplumsal sorumluluğudur. Kur’an bütünlüğünde pek çok ayette, “hakkı tavsiye etmemiz”, “kalkıp açıkça uyarmamız”, “hikmetle ve güzel bir biçimde tebliğ etmemiz”, “Peygamber’in bize şahit bizim de diğer insanlara şahit kılınmamız”, “emr-i bil mâruf ve nehy-i anil münker yapmamız” emredilmektedir. İşte bu büyük sorumluluğumuzu, tam bir adanmışlık bilinciyle yerine getirmek üzere hemen harekete geçip, ölüme kadar sürecek samimi ve fedakâr bir mücadeleyi sürdürmeliyiz.

Kendini İslam’a nispet eden sosyal yapılarda, büyük ölçüde “üretilmiş” din olan “folk İslam”ın hakim olduğu, ilmi araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçekliktir. Folk İslam’ın bizatihi uyuşukluk, cahillik, hurafecilik ve gayri medenilik şartlarını taşıdığı ve bu şartlardan arınmadan, tevhidi diriliğimizi kazanamayacağımız, saf ve diri olan vahye tanıklığı sosyalleştiremeyeceğimiz, yeni bir Kur’an neslini de, vahye dayalı bir ümmet bilincini de inşa edemeyeceğimiz bilinmelidir. İşte bu geleneksel cahiliyeden arınma, arındırma ve ıslah çabası gösterecek “muslihun”un, mü’minlerin, öncü Kur’an neslinin öncelikle ‘Kitab’ merkezli ıslah düşüncesi ve donanımına sahip olmaları gerekliliği asla ihmal edilmemelidir.

Allah’a dayanan ve O’nun, vahyinin aydınlattığı doğru yolunda yürüyenlerin, peygamberlerin ve onların izinden giden muslihunun, muvahhidlerin, ihya ve ıslah çabası gösterenlerin oluşturduğu tevhidi geleneğe karşı, İblis’e (şeytana) dayanan ve onun süslü gösterdiği heva ve zanna dayalı şeytani yolda ısrar eden, samiri (bel’am), mele, mütref, ruhban, saray ulemasının oluşturduğu cahili muharref geleneğin mücadelesinin sürekliliği unutulmalıdır. Bu, ilme karşı ilimsizliğin, tevhide karşı cahiliyenin, vahye dayalı sahih bilgiye karşı heva, zan ve tahmine dayalı yanlış bilginin, tevhid dinine karşı şirk dininin mücadelesidir. Peygamberlerden başlayarak, ümmetin yaşayan gücünü, tevhidi sahih geleneğini oluşturan, tarih boyu zaman zaman zayıflasa da, asla kopmayan bir zincir olarak bugüne ulaşan ihya ve ıslah çabalarının örnekliğinde ve onlarla da bağ kurularak bugün de aynı sorumluluk yerine getirilmelidir.

 

Dipnotlar:

1- Ali Bulaç, Tarih, Toplum ve Gelenek, İz Yayıncılık, Sh. 233-271, İstanbul 1996

2- Mehmet Pamak, Kur’an Neslini İnşa Sorumluluğu, Özgür-Der Yayınları, Sh. 74, İstanbul 2001

3- Furkan, 25/30

4- Prof. Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Sh. 11–13.

5- En’am, 6/162

6- En’am, 6/82

7- Yusuf, 12/106

8- Kehf, 18/30

9- Enfal, 8/53

10- Beyine, 98/7 (Bkz. Haksöz Dergisi, Sayı: 4-5 Temmuz-Ağustos 1991)

11- Nisa, 4/136

12- Tevbe, 9/31

13- Al-i İmran, 3/64

14- Müzemmil, 73/10

İlginizi çekebilir

Türkiye Ulus Devletinde, Eski ve Yeni Statükoların Din Algısı ve Müslümanlar

Cumhuriyet Döneminde, Önce Hiçbir Yorumuyla İslam’a Razı Olunmamış, Sonra “Resmi Din” ve Teşkilatı Oluşturulmuştur Saltanat ...